
Cari Açık, İlk 3 ayda 8 milyar 622 milyon dolara ulaştı. Döviz Rezervlerimiz Eriyor.Bakan Babacan'dan İnciler
Merkez Bankası, yılın ilk üç ayında cari açığın yüzde 39,2 artışla 8 milyar 622 miyon dolara ulaştığını açıkladı. Buna rağmen Bakan Babacan Ekonomimizi cilalanmış gösterge rakamlarla değerlendirdi.
Merkez Bankası'nın raporuna göre, cari açık Mart ayında, bir önceki yılın aynı dönemine oranla yüzde 24,1 artarak, 3 milyar 58 milyon dolara yükseldi.Makroekonomik göstergeleri tamamen düşük döviz kurundan dolayı cilalandırılmış rakamlarla değerlendiren zaman zaman kendisiyle de çelişen Bakan Babacan , ekonomiyi ciddi anlamda tehdit eden cari işlemler açığının yatırımlardan ve petrol fiyatlarındaki artışa bağladı, ancak düşük döviz kurundan dolayı ithal tüketim mallarındaki artışa ise hiç değinmedi. Ekonomik göstergelerde rekor rakamların açıklandığını ileri süren Babacan, “Bunca iyi gelişmeye ve arka arkaya rekor rakamlar açıklanırken, dünyanın her bir tarafından Türkiye'ye yatırım gelirken birileri ha bire kötü senaryo ortaya koyuyor” dedi. Babacan, bu senaryoların AKP'yi kötülemek için ortaya konulduğunu öne sürdü. Ekonomi yönetimine getirilen eleştirilere ise hiç değinmeyen Babacan, bastırılmış döviz kurundan dolayı üretimdeki sıkıntılara, ihracatçının ve ekonominin bel kemiği olan esnafın sorunlarını görmezlikten geldi.
Mart ayında dış ödemeler dengesi de geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 19,2 artışla 3 milyar 244 milyon dolar açık verdi.Aynı dönemde turizm gelirleri de yüzde 3,9'luk gerilemeyle 545 milyon dolara indi. Cari işlemler açığı, bu yılın Ocak-Mart döneminde de yüzde 39,2 artışla 8 milyar 622 milyon dolara ulaştı. Borç stoku değerlendirilirken milli gelirdeki artış görmezlikten geliniyor' şeklinde cevap veren Babacan, Brüt borç stokunun 2005 yılı için GSMH' ya oranının yüzde 68 olarak gerçekleştiğini bu rakamın 2004 yılında yüzde 73,8 olduğunu ifade etti. Toplam kamu borç stokunun GSMH'ya oranının ise yüzde 55,8'e düştüğünü ileri süren Babacan, düşük döviz kurunun borç yapısına etkisinin ise çok düşük olduğunu iddia etti. Döviz kurunun yüzde 10 artı-eksi duruma göre borç yapısına etkisinin yüzde 1.6 olarak gerçekleşeceğini öne süren Babacan'ın, Türkiye'nin hızla artan borcunu GSMH rakamı ile gizlemeye çalışması dikkat çekti.
Babacan, bankacılık sektöründeki yabancı payı ile ilgili olarak da yaptığı açıklamada, “Bankacılık sektöründe yerli-yabancı payı şu kadar olsun diye bir hedefimiz yok. Sermayenin yerlisi, yabancısı olmaz. Sağlam bir bankacılık sektörümüz var. Sektörün bu yapı içinde daha da büyümesi gerekiyor. Bu büyümeyi yerli sermaye sağlayamayabilir. Onun için yabancıya ihtiyacımız var” dedi. Yabancıların, para ve sermaye piyasalarında artan hakimiyetleri ve birçok piyasada faiz, vadeli, döviz ve hisse senedi piyasalarında piyasa belirleyicisi (market maker) olmaları göz ardı edildi. Yabancılar istedikleri anda sıkışan döviz kurlarını tetikleyici olarak kullanıp, büyük ekonomik krizleri başlatabilme hakimiyetinde olduklarına değinilmedi. Buradaki açık durumumuzun, kontrol edilmesi ilişkin hiçbir yapıcı tedbir alınmaması dikkat çekici ve bir kasıt unsurudur. Belli ki krizler patladıktan sonra AKP'nin ekonomi duayenleri, düğmeye kim bastı, sorumlu kim? Hangi bürokrat suçlu? Nasıl oldu? Diye ortalıkta kör kör demeçler vereceklerdir. Emine Aksoyer,10.05.2006
Türkiye'nin Özelleştirme Raporu
Özelleştirme'de ‘Türkiye 20 yılda yapamadığını 1 yılda yapması' bir başarı olarak kabul edilmemeli. Neden?
Ofer'in Galataport özelleştirmesi: Özelleştirilen alanın statüsü kesin olarak tanımlanmamıştır. Galata Limanı'nın gelecekte bir Bakanlar Kurulu kararı ile ''serbest bölge'' haline getirilmesi olasılığı var. Türk vergi kanunlarının uygulanmadığı gümrüksüz bir alan haline getirilmesi düşünülüyorsa, buraların işletmesine değer biçilebilir mi? Bu açıklar ihale şartnamesinde net olarak belirtilmemiştir. Bugünkü değeri sadece 200 bin Euro olan Galaport ihalesini 49 yıl için 3.538 bin Avro teklif eden Ofer-Kutman ortaklığı kazanmıştı.
Sadece yabancilara kolaylık sağlayacak koşulların oluşturulmaya çalışılması. Örneğin; Galataport'ta liman yapımı değil, limanın işletme hakkı vardır ve dolayısıyla liman işletmesi yap-işlet-devret kapsamına girmez.” Yap-işlet-devret modelinin ancak, KİT niteliğindeki kuruluşlarca uygulanabilir. TDİ'nin bir KİT değil, anonim şirket olduğu ve bu yüzden yap-işlet-devret yöntemiyle iş yapamayacağını belirtmek gerekir. ihalenin yap-işlet-devret kapsamına sokulmasının nedeninin, (yabancılar için)uluslararası tahkime gitmenin yolunu açmak olduğu ifade edildi.
Trabzon limanının özelleştirmesinde Trabzon milletvekillerinin olaya karışması (insider trading) , bazı özelleştirmelerde yanlış strateji izlenmesi (Tekel özelleştirilmesi). Stratejik açıdan önemli olan Türk Telekom'un yabancı ağırlıklı bir firmaya (Hariri'nin) satılması, Milli güvenlik ilkeleri gözetilmeden yapılan özelleştirmeler, mahkemelik olan çoklarca özelleştirme vakası, özelleştirmelerde Yahudilere öncelik verilmesi (Yahudi sami Ofer TÜPRAŞ hisselerinden altı ayda 800 milyon dolar kazanmıştır, kuşkusuz dünya rekoru olup, Türkiye''deki kolaylık, onları bile şaşırtmıştır…), Yahudi düşmanlığının sırası değil denilmesi , ülkenin her türlü varlığının babalar gibi satılmak istemesi, daha niceleri… özelleştirme gelirlerimizi azaltamayız diye çalışanlarına verilmeyen aynı zamanda alıcısı çıkmayan ve kapatılmak istenen küçük devlet işletmeleri.
Bütün bunlar özelleştirmelerde Türk milletin menfatinin maksimumda gözetilmediği durumunu ortaya çıkarıyor. Devletin malının, dolayısı ile Türk milletinin malının haraç mezat satılarak, borç kapatılmak istemesinin sonuçları üzücü olacaktır. Dolayısı ile faliyet alanını daraltmak isteyen yük azaltayım derken devletin güçsüzleşmesi, halkın yoksulluğunun artması anlamına gelir.
Özelleştirme Nasıl Yapılmalı? Atatürk'ün belirttiği özelleştirme modellerini doğru zamanlamalarla uygulayarak, Türk Milletine zarar verme görüşleri ve potansiyeli olan etnik grupları ihalelerden eleyerek, 3 yılı ödemesiz, 49 yıl sonunda ödeyeceği rakamın bugünkü değeri, orta ölçekli bir kobinin cebinden çıkarıp vereceği miktar kadar olmayacaği fiyatlara yabancıya satılarak ,Devletin sosyal devlet olmaktan tamamen çıkarmayarak, kapitalizmin ilkelerini halkı ezmek için kullanmayarak…..
Yılın 9 aylık bölümünde gerçekleştirilen özelleştirmelerin toplamı 20 milyar dolara yaklaştı. 1985 yılında Türkiye'nin gündemine giren özelleştirme, istikrarlı bir seyir izlemedi. Türk şirketlerinin 2000 ve 2001 krizinin etkisinde olması, hükümetlerin icraatıyla ‘nereden buldun' yasasının uygulanma endişesi ile yurt dışına kaçan Türk Sermayesi ile 2002 yılına kadar toplam 8 milyar dolarlık özelleştirme yapılabildi.
Ancak, makro ekonomik göstergelerdeki iyileşme, ekonominin istikrarlı bir yapıya kavuşması, Avrupa Birliği'nden müzakere tarihi alınması, Uluslararası Para Fonu IMF'nin ekonomik programına AKP iktidarının gösterdiği uyum, Özelleştirme ihale şartnamelerinde yabancılara sağlanan avantajlı durumlar yabancı sermayenin özelleştirmeye ilgisini arttırdı.
2005 özelleştirme yılı oldu. Türk şirketlerinin 2001 krizinde yeni çıkması ve yabancıların oldukça fazla teşvik edilmesi ile 2005 yılı özelleştirmelerin en çok sonuçlandırıldığı yıl oldu.Bu yılın 9 aylık bölümünde, 16 milyar dolarlık özelleştirme gerçekleştirildi.
6 milyar 550 milyon dolarlık Telekom, 4 milyar 140 milyon dolarlık Tüpraş, 2 milyar 770 milyon dolarlık Erdemir özelleştirmeleri yılın en büyük özelleştirmeleri oldu. Bunlara 3 milyar dolarlık Atatürk Hava Limanı ihalesi eklendiğinde bu yıl gerçekleştirilen özelleştirme tutarı 20 milyar dolara yaklaştı.
Özelleştirme gelirleri borçların azaltılmasında kullanılması Hazine'nin elini güçlendiriyor. Borçların azalması faiz oranlarının bir başka deyişle Türkiye'nin borçlanma maliyetinin düşmesi demek. Faiz oranlarındaki 1 puanlık düşüş Türkiye'ye yaklaşık 3 milyar dolar kazandırıyor. Evet doğrudur nezaman? ‘Özelleştirme gelirlerindeki artış Hazine'nin elini güçlendiriyor' uydurmacası ancak hazinenin elde ettiği avantajı doğru yerde kullanıp sattığı malı yerine koyacak kazanımları elde ettiği zaman iyi bir şeydir. Evin değerli eşyalarının sat , sat sonrada açıkta kal bizim gidişatımız buna benzemektedir. Stratejik açıdan olmayabilir ama ekonomik açıdan Satılan işletmelerden elde edilen geliri, istihdamı arttırıcı yönde kullanılmalıdır. Mülkiyeti tamamen devlette olamasa bile zenginlik arttırıcı yatırımlara girişmeli….
Emine Aksoyer, 05.10.2005
Türkiye'de Vergi Kaçağının Yükünü Bordro Mahkumları Çekiyor.
Her 100 liralık kazancın 60 lirasının vergiden kaçırıldığı Türkiye'de vergi yükünü işçi, memur gibi bordro mahkumları çekiyor.
Gelir vergisi beyanlarına göre, işadamları en düşük maaş alan memurdan daha az kazanıyor. Asgari ücretliler, diş hekimi, fırıncı, bakkal ve kuyumcudan fazla kazanıyor.
Gelir vergisi beyanlarına çeşitli meslek gruplarının kazançları ve ödedikleri vergiler aşağıdaki tabloda belirtilmiştir.
Meslek Grubu |
Ortalama Aylık Gelir YTL |
Doktorlar |
931 |
Elektirikli Ev Aleti İmal Eden Sanayici |
542 |
Asgari Ücretli |
488 |
Oteller |
478 |
Kuyumcu |
414 |
Diş Hekimi |
382 |
Fırıncı |
380 |
Seyahat ve Turizm Acentaları |
286 |
Bakkal ve Süpermarketler |
272 |
Ayakkabıcı |
264 |
Mobilyacı |
260 |
Lokantalar |
225 |
DEVLET MEMURLARI |
|
Avukat |
977 |
Polis Memuru |
882 |
Öğretmen (25 yıllık) |
836 |
Yeni Üniversite Mezunu Memur |
528 |
Odacı |
525 |
|
|
Meslek Grubu |
Ödediği Gelir Vergisi YTL |
Asgari Ücretli |
65 |
Laborant |
31 |
Deterjan Üreticisi |
40 |
Ayakkabı İmalatçısı |
64 |
Deri Mamul İmalatçısı |
44 |
Mobilyacı |
63 |
Kürk İmalatçısı |
50 |
Lokantacı |
55 |
SAmet Kılıç, 12.Haziran.2005
Bakü Tiflis Ceyhan petrol boru hattına (25.05.2005)törenle petrol pompalanacak.
Hazar petrollerini, Türkiye üzerinden dünya pazarlarına taşıyacak olan Bakü-Tiflis-Ceyhan Ana Ham İhraç Petrol Boru Hattı'nın Bakü'deki " başlangıç noktasına ilk petrolün gelişi " nedeniyle, bugün(25.05.2005) Bakü'de tören düzenlenecek.
Sengeçal terminalindeki törene Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in yanısıra Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev ve Gürcistan Cumhurbaşkanı Saakaşvili'i de katılıyor.
1774 kilometre uzunlu ğ undaki Bakü-Tiflis Ceyhan petrol boru hattı 3 milyar 200 bin dolara mal oldu. 2007'de tam kapasite ile çalı ş maya ba ş layacak boru hattı günde dünya petrol ihityacının 1/80 ni olan 1 milyon varil'i pompalayabiliyor. Tam kapasite çalı ş maya ba ş ladı ğ ında Bakü'den pompalanan petrol 2 gün sonra Ceyhan'a ula ş abilecek. Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının Türkiye ekonomisine yıllık katkısı 200-300 milyon dolar olacak .
Bugün(25.05.2005) boru hattına verilecek petrol, aşama aşama devreye girecek boru hattıyla 6 ay içinde Ceyhan'a ulaşacak.
Soley Akkaya
3 Yıllık Ekonomi Program Dönemi
Ekonomi yönetimi, İMF ile yapılan stand-by anlaşması sonrasında, AB tarafından belirlenen Maastrich ekonomik kriterlerine 3 yıl içinde uyum sağlamak amacıyla, 2006-2008 yıllarını kapsayacak 3 yıllık plan ve bütçe hazırlığına başladı.
Üç yıllık ekonomi programı bu ay sonunda açıklanacak olan Hükümetin program öncelikleri
şeklinde sıralandı. Maliye Bakanlığı da 3 üç yıllık bütçe hazırlığına başladı.
Bu ay sonunda yayınlanacak olan planın hemen ardından da Maliye Bakanlığı'nca Haziran ayı sonuna kadar 3 yıllık Bütçe Hazırlama Rehberi çıkarılacak.Bütçenin öncelikli hedefi de daha önce genel ve katma bütçe kapsamında olmayan çok sayıda kamu kuruluşunun, 2006 yılından itibaren genel bütçe içine girmesi olacak. Maliye Bakanlığı bütçe uzmanları, 67 kurum ve kuruluştan gelecek bilgileri tek tek değerlendirecek ve bu kuruluşların üç yıllık projeksiyonlarını belirleyecek. Bu projeksiyonlara göre kurum ve kuruluşların performansları da ölçülecek.
Oya Oybir
18.mayıs.2005
Türkiye 2004 yılında İthalat Artış Oranında Dünya Birincisi.
Dünya Ticaret Örgütü verilerine göre Türkiye 2004 yılında, bir önceki yıla ithalatını % 40 artırarak 97,2 milyar dolar ile 22. sırada , ithalatı en fazla artan ülke oldu. Türkiye'nin dünya ihracatından aldığı pay % 0,9'a, ithalatından aldığı pay ise % 1,4'e yükseldi. İhracatı küçük ancak dev bir ülkeyiz. Bunu diğer ülke verilerini inceleyerek görebiliriz.
İhracatta ilk 3 Ülke |
İthalatda ilk 3 Ülke |
||
| Almanya | 915 Milyar Dolar | ABD | 1.526 Milyar Dolar |
| ABD | 819 Milyar Dolar | AB Ülkeleri | 1.280 Milyar Dolar |
| Çin | 593 Milyar Dolar | Çin | 561 Milyar Dolar |
2004 yılında dünyadaki ihracatta ilk üç sıraya Almanya, Amerika Birleşik Devletleri ve Çin yerleşirken ithalatta ilk üç sırada yine aynı ülkeler farklı sıralama ile yerlerini almışlardır. Burada dikkat edilmesi gereken ABD'nin 707 milyar dolar dış ticaret açığı vermiş olduğudur. Çin 32 milyar dolar ihracat fazlası veriyor. İhracatla milli gelirini en çok artıran ülke Almanya.
Büyüme'de %8.8 ile dünya rekorunu kırarak Çin geçtik ama ithalatta da birinciliği bırakmadık. Bu dışa bağımlılığın bir göstergesidir. Hep başka ülkelerin mallarını alıyoruz, kendi ülkemizde mevcut olsa bile. Kur politikası yüzünden yurt dışından almak ticari açıdan karlı duruma geliyor, bir malın yurtiçi ikamesini düşünmüyoruz bile. Yurtdışındakiler size mal satmıyoruz dese, pek çok üründeki dışa bağımlılığımız yüzünden hem ihracat gelirimizden olacağız hemde yurtiçindeki en temel ihtiyaçlarımızı üretemeyeceğiz. Bunlar hep ekonomik kıyametimizin öncüleri.
Emine Aksoyer
18.Nisan.2005
Büyümede Dünya Rekoru Kırmak, Ekonomide Performans Ölçüsü Olmak İçin Tek Başına Yeterli Değildir.
Türkiye ekonomisinin olumlu ve olumsuz gelişmelerini yan yana koyalım hangi taraf daha ağır basıyor değerlendirelim. Devlet İstatistik enstitüsünün rakamları aşağıda verilmiştir.
Büyümenin kalıcı ve sürdürülebilir olması gereklidir. Ekonominin olumsuz yönde değer bulan parametrelerine baktırımızda istihdam, yatırım artış hızı ve borçluluk oranları büyümenin istikrarlı olabileceğini göstermiyor. 2004 yılında gerçekleşen büyüme Türk insanının kendi gayretiyle olmuştur. 2004 yılında özel sektöre dayalı bir büyüme gerçekleşmiştir. Hükümetin verdiği teşviklerin büyüme olarak ekonomiye döndüğüne ilişkin hiçbir işaret yoktur.
2005 yılı içinde İhracat gelirlerinin sürekli artışını kabul etmek için, şirket karlılıklarına bakmak gerekir. Şirket karlılıkları faizler azalmış olmasına rağmen dolayısı ile faiz giderleri düşmüş olmasına rağmen kurların düşük tutulması ve ithalatın artışı ile azalmaktadır. Bu analizi, İhracat rakamlarını Erzurum'da açıklayan Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı Oğuz Satıcı, ‘ bütün olumsuzluklara rağmen ihracatçı şirketlerin verimlilikleri artmış, ancak karlılık oranları düşmüştür' diyerek dile getirmiştir.
Kur aşağıda tutulup,ithalat cazip hale getirilmiştir.İthalat ve ihracat farkı, ithalat lehine artmıştır. Dolayısı ile %9.9'luk büyüme sanaldır, gerçek değildir. Borçlanma artarak devam etmektedir. Milli gelir artmıştır, ancak milli gelir dağılımı dengesizdir, adaletsizdir.
zenginin geliri artmıştır demek daha doğru olacaktır. Ekonomi iyiye gidiyor diyenlere asgari ücretle kaç kişiye iş ve aş sağlandı sormak gerekiyor. Genç nüfus, evlenemiyor, iş bulamıyor. Bekarların sayısında artış var, boşanmalar artıyor. Bizim yaptığımız hesaplama ile 13 milyon kişi işsiz. İş çevrelerinde protestolu senet sayısında, haciz ve icralık olayların sayısında artış var. Sağlık verilerimiz hiç iyi değil.
Büyümenin gerçek olması için borçların artmaması (bizde artıyor) ve işsizliğin azalması (bizde artıyor) gerekiyor. Ülkemizdeki büyüme bir tarafı eksik büyüme tek örneğide bizde var. Allahın izni ile gerçek büyümeye ulaşacağız inşallah.
Yrd.Doç.Dr.Emine Aksoyer
2.Nisan.2005
AB Mali Disiplin Kurallarını Gevşetiyor.
90'lı yıllarda Almanya'nın ortaya mali disiplin kurallarına göre geliştirilen Ab'nin İstikrar Paktı kuralları bugün geçerliliğini yitiriyor.
Kamu açıklarının, gayrı safi milli hasılanın %3'ünden fazla olmaması esasına dayanan İstikrar Paktı kuralları başta Almanya olmak üzere Fransa, İtalya ve Yunanistan'ın limitleri aşması yüzünden tekrar düzenleniyor.
AB Maliye Bakanları toplantısından sonra İstikrar Paktı kurallarının gevşetilmesi kararı alındı ve bu kuralların revize edilmiş halinin AB zirvesinde devlet ve hükümet başkanlarına sunulacağı bildirildi.
Yunanistan da verilen sınırların iki katına ulaşan kamu açıkları mevcutken, Türkiye'nin AB kapılarında bekletilmesi uygulanan çifte standatın en açık örneğini gösteriyor.
Emine Aksoyer
21.Mart.2005
Dış Ticaret Endeksleri 2005 Yılı Ocak Ayı Sonuçları
DİE, "Dış Ticaret Endeksleri 2005 Yılı Ocak Ayı Sonuçlarını" açıkladı.
Ocak ayında dış ticaret, geçen yılın aynı ayına göre ihracat miktar endeksi % 8.4, ithalat miktar endeksi ise % 3.1 oranında azaldı. Bu da ihracat miktarımızın azaldığını gösteriyor. İhracattaki azalma ithalattan fazla olmuş. Verilere göre Ocak ayında ihracat birim değer endeksi % 9.5, ithalat birim değer endeksi ise % 14.2 arttı. Kur düşmesine rağmen ithalatın değer artış oranının fazla olması yine üretimimizde ithal ikamesi yapmadığımızı, ithal malları almayı tercih ettiğimizi gösteriyor.
İhracat ve İthalat miktar artış oranlarının bir önceki yıla göre düşmüş olması ekonomimizin yavaşlamakta olduğuna işaret ediyor. Yurt içindeki döviz arzına bağlı olarak kurun düşmesi ithalatı cazip hale getiriyor cari açığın artmasına neden oluyor. Merkez Bankası tarafından Cari açık finanse edilebilecek boyutlarda diye kabul edilirse ve borç çevirmek için kurlara müdahale edilmezse 1 dolar eşittir 1 YTL olur. Buda İhracat gelirlerimizin azalmasına neden olur. Tüm sektörlerde ihracata zarar verir.
Yrd.Doç.Dr.Emine Aksoyer
Mart 2005
2002 kasımından bu yana hükümet, 2000 ve 2001 yıllarındaki krizlerin yaralarının sarıldığını söylüyor. Hükümet şimdiye kadar şanslıydı. Hem iç hemde dış konjonktör ekonominin iyi gitmesine yardım etti. 90'lı yıllarda biriktirdiğimiz sorunlar 2000 ve 2001 yılı krizlerine neden oldu. 2002 yılı geldiğinde ekonomi normale dönme dönemine gelmişti. Krizlerden sonra ekonomide yeni yapılanmalar yapıldı. Böylelikle ekonomide normale dönüş başladı. Dış konjonktörün her zamankinden olumlu olması ekonominin normale dönüşünü hızlandırdı. Nitekim YTL yeni geçilmesine rağmen dışarıdaki bankalar tahvil ihracına başlanmış ve rekor düzeyde satış gerçekleştirmişleridir.
2004 yılında enflasyon %10.70 ve milli gelir artışı %8.7 olarak gerçekleşmiştir. 2005 yılında enflasyon %8 ve büyüme %8.5 olarak hedeflenmektedir. Hükümet tarafından 2005 yılı içinde kötü süprizler beklenmemesi söylenirken, pek çok ekonomik yapısal reformu daha henüz gerçekleştirmediği görülmektedir. Şimdiye kadar enflasyon düşürülmesi, büyüme ve kamu borçlarının sürdürebilir olması sağlanmıştır. Ancak bunların devamının mümkün olması için mali disiplin sürdürülürken, yatırımlar ve istihdam artırılması, sosyal güvenlik reformunun gerçekleştirilmesi ve dış ticaret açığının azaltılması gerekmektedir.
Zira Ocak ayında 5 milyar dolarlık ihracat hedefi tuturulamadı. Buna göre , Türkiye Ocak ayında 4 milyar 624 milyon dolarlık ihracat, 6 milyar 959 milyon dolarlık da ithalat yaptı. Bu dönemde dış ticaret açığı % 38.7 artarak 2 milyar 335 milyon dolara yükselirken , ihracatın ithalatı karşılama oranı da % 73.2'den % 66.4'e düştü. Bunun nedeni sadece Ocak ayındaki Kurban bayramı tatili olamaz. Ekonomik reformlar gecikirse, sorunlar birikmeye başlar bu da beraberinde küçük sebeplerle başlayacak büyük krizleri getirir.
Yrd.Doç.Dr.Emine Aksoyer
Mart 2005
Yaklaşık 20 yıl önce çöplerin kaynağından ayrıştırmaya başlayan Almanya, Hollanda, İsveç, Danimarka gibi gelişmiş bir çok Avrupa ülkesinde çevre korunarak , ısınmadan elektrik üretimine kadar birçok alanda kullanılıyor.
Geri dönüştürülen atıkların enerji dönüştürülmesi ekonomiye kaynak tasarrufu sağlamaktadır. Geri dönüşebilen atıklar hammadde olarak ekonomiye kazandırılıyor. Kalan atıklardan ise gaz ve yakıt üretiliyor. Bu söylemde kulağa çok güzel geliyor. Bu neredeyse çöpte altın bulmaya denk bir şey. Fakat göz önüne alınması gereken Türkiye'nin gerçekleridir.
Evsel katı atıkları göz önüne alıp ifade edersek, çöp kalitemiz oldukça düşüktür. Bunu neye göre söylüyorum derseniz, çöplerin muhtevasını dikkate alıyorum derim. Bizim çöplerimiz ağırlıklı olarak sebze meyve kabuklarından oluşmaktadır. İşlenildiğinde enerji verecek şekle dönüşecek atıklar olan plastik, ahşap, petrol ürünlerinin atıkları , kağıt vs. çöp toplayıcıları tarafından toplanılmaktadır.
Dikkat edilirse, gelişmiş ülkelerde bizdeki kadar serbest çöp toplayıcısı yoktur. İşe yarar çöpler, hurdacılara satılmadan önce çöp işleme tesisinde, enerji verecek atıklara dönüştürülmektedir. Yani gelişmiş ülkeler, enerji veren çöpleri, patates ve soğan kabuklarından elde etmemektedirler.
Çöplerin yakılmasıyla kentlerin ısıtılması, elektrik enerjisi üretilmesi ve ortaya çıkan kül ise organik gübre olarak kullanılması için çöplerin kullanılır veya kullanılamaz olarak ayrılmasının dışında detaylı bir şekilde işlenilmesi gerekmektedir.
Şu anda İstanbul'daki bazı belediyeler ve İzmir belediyesinin bu konuda çalışmaları vardır. Ancak buradaki çöpün geri dönüşümü çöp toplayıcıların yaptığından farklı değildir. Çöpün içinde kullanılabilir olan kısmının hurdacılara satılmasından ibarettir. Bütün çöplerin fiziksel ve mekaniksel olarak işlenip enerji atıklarına dönüştürüldüğü bir durum söz konusu değildir. Türkiye'de şu anda evsel ve endüstriyel atığı enerjiye dönüştüren bir tesis yoktur. Sadece çöplerin yakılarak yok edildiği ve toprağa gömülerek muhafaza edildiği İzmit'teki tesis mevcuttur. Çöp işleyen bir fabrikanın kurulması çok ciddi devlet yatırımı veya teşvikli özel sektör yatırımı gerektirmektedir. Çöpü işleyecek tesislerin, IMF'den izin çıkmadan yapılması zordur, ama bu arada teşvik edilmiş çöp zenginlerinin ortaya çıkabileceğine dikkat etmek gerekir.
Çöplerin fabrikalardan ve belediyelerden çöpleri enerjiye dönüştürecek tesise düzenli olarak getirilmesi kanuni düzenlemeleri gerektirmektedir. Çünkü, küçük orta ve büyük işletmelerin kayda değer çoğunluğu atıklarını zehirli çamurlarını ve atıklarını tarlanın ortasına boşaltmaktadır. Bunun kontrolunu yapmak ve bir yaptırım uygulamak için gerekli hukuki alt yapı mevcut değildir.
Evsel katı atıkların, endüstriyel zehirli atıkların, tıbbı atıkların muhafaza edilmesi, geri kazanımı ve yok edilmesi konusu Türkiye'nin önemli alt yapı meselerindedir.
Çevre sağlımız, güzel ülkemiz için en basit dönüşümle yıllık 300 milyon dolar gelir getirebilecek olan çöp işleme işi, milyarlarca dolar borcu olan ülkemiz için dişin gediğini doldurabilecek midir? En azından çöp dağlarımız, metan gazından dolayı patladı diye haber olmaktan kurtulur, insan hayatını korumuş oluruz.
Emine Aksoyer
İstanbul, Mart 2005
1990'lı yıllarda, Özal, Demirel ve Tansu Çiller'in başbakanlıkları döneminde Türkiye şu iki temel çizgiyi izlemiştir.
1) Büyük sermayenin etkisi ile Türkiye, siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel alanlarda hızla gelişme kaydetmiştir. Büyük sermaye 1980 ve 1990 arasında büyük ölçüde kamu kaynaklarından desteklenmiştir. Bu şekilde büyük semaye 1990'lı yıllarda daha da güçlenmiştir.
Bu yıllarda sermayenin egemenliğini destekleyen Özalizm, mevzuatı olmamasına rağrem kaçak televizyon yayınlarına imkan sağlıyordu.
Sanat ve düşünce hayatında da büyük sermaye tekele doğru ilerleyen oligopol piyasanın oluşmasına imkan sağlıyordu.
Vakıf üniversiteleri ile büyük sermaye politikaları üniversite öğrenim hayatına sokuluyordu.
Yazılı ve görsel medya, üniversiteler, sanat dünyası, kamuoyunda etkili olabilecek sivil toplum kuruluşları doğrudan veya dolaylı olarak büyük sermayenin etkisine sokuluyordu. Peki bu durum neyin hazırlık aşamasıydı?
Büyük sermayenin kurum ve kuruluşlar üzerindeki bu etkisi, Türkiye- Avrupa Birliği ilişkilerini istenilen şekilde yönlendirmek için kullanılacaktı.
2) Büyük sermaye, 1990'lı yllarda iç politika ve sosyal hayatta etkisini artırdığı paralelde dış politikada da gücünü artırıyordu.
Yabancı devlet adamları, doğrudan Türkiye'nin iş dünyasının önde gelen isimleri görüşüp Türkiye dış politikasını belirliyorlerdı. Dış siyasi çevreler, Türk işadamları sayesinde Türkiye-Avrupa ilişkilerini doğrudan müdahale edip yönlendirmişlerdir.
Gümrük Birliği'nin imzalandığı 6 mart 1995'ten bir yıl öncesinde büyük sermaye çevreleri Türk halkını şu şekilde yanıltmışlardır.
Türkiye'yi AB'ye tek taraflı bağlayan ve başka örneği da bulunmayan bu belge, “Türkiye Avrupa Birliği'ne giriyor” ve “Atatürk'ün gösterdiği yoldur” şeklinde Türk kamuoyuna yansıtılmıştır. Halbuki bu belge ne batılaşma yoludur nede refah seviyemizi yükseltmek için bir yoldu.
Gümrük Birliği ile Türkiye, AB'nin himayesine girmektedir. Gümrük birliğine girerken Atatürk'ün modernleşme politikalarının bu anlaşmayı desteklediği her fırsatta vurgulanırken, gümrük birliğinden sonra büyük sermaye Atatürk'ün adını zikretmeyi durdurmuştur.
Bazı büyük sermaye çevreleri, İkinci Cumhuriyetçiler (Atatürk karşıtları), Ümmetçiler,kökü dışarıda bazı tarikatlar, bölücüler gümrük birliğini desteklemişlerdir. Peki ama neden? Bu birbirlerinden çok farklı çevrelerin, Türkiye'nin hiçbir ekonomik ve siyasi hiçbir menfaatini gözetmeksizin, AB'ye tek taraflı bağlanmaları konusunda örtülü bir birlik içinde olmalarının sebebi neydi? Ayrı ayrı gerekçeleri bulunmasına rağmen Türkiye'nin Avrupa himayesine girmesinin arkasında birleşmelerinin nedeni, gümrük birliğinin gerçekte Türkiye'nin ulusal çıkarları ile örtüşmemesi idi.
Örtülü Birliğinin gümrük birliğini desteklemesi meselesine, büyük sermaye cephesinden baktığımızda, büyük sermaye batı kapitalizminin sermayesi ile bütünleşmek istiyordu. Avrupa Birliği Türkiye'nin tam üyeliğini kabul etmediğine göre geriye tek bir yol kalıyordu. “Türkiye'yi AB'ye tek taraflı bağlamak ve Türkiye'yi AB'nin himayesine sokmak “
Büyük sermaye çevrelerini, 1920'de ingiliz veya Amerikan mandası olmayı isteyenlere benzetebiliriz. Açık bir şekilde manda olmayı isteyen büyük sermayenin bu anlamda dürüst davrandığını söyleyebiliriz. Halbuki, bugün bazı siyasiler ve bazı sermaye çevreleri kendilerini kurtarmak için doğruları söylemiyorlar.
Emine Aksoyer
Atakule, 22.02.2004
Diğer Haberler İçin www.suBRosa.com.tr Tıklayınız