HUNCULAR


Köşe Yazıları

    1. Avrupa Birliğinin Nesine Karşıyım
    2. Ey Türkler
    3. Gerçek Çizmelerini Giyene Kadar Yalan Dünyayı Kırk Kez Dolaşır
    4. Bor-Toryum-Neptünyum
    5. Papa Ayasofya'yı kutsayacak mı?
    6. Barış Manço'dan Fransız Spikere Ders
    7. Genetik Silah İle Vatanınız Dünya, Milletiniz Bütün İnsanlıktır
    8. Türkiye'deki Gen Yapısı
    9. Türban Gerdiriliyor
    10. Sn Aytunç Altındal İle Söyleşi
    11. Önerilen İmtiyazlı Ortaklık Nedir
    12. Öcalan Yenidan Yargılanırsa Ne Olur
    13. Yeni Vakıflar Yasa Tasarısının Takip Edilmesi Ulusal Güvenlik Meselesidir
    14. Ermeniler İddialarını Kanıtlayamıyor.
    15. Dünya İklimindeki Yaşamı Tehdit Eden Değişim
    16. ESKİ PAPA HAKKINDA BİLMEDİKLERİNİZ..
    17. ÇOK HAFİF OLURSAN ÇOK KUCAK GEZERSİN
    18. ULAN!..BU NE İŞTİR?..
    19. ÇEÇENİSTAN MİLLİ MARŞI VE ASLAN MASADOV'UN ÖLÜMÜ
    20. MÜSLÜMAN ÜLKELER TEHLİKEDE
    21. VATİKAN
    22. VATİKAN'A BAŞ PAPAZ SEÇİMİ
    23. SAYIN BÜLENT ARINÇ
    24. 17 ARALIK'TAKİ ZİRVEDE DEVLET SUÇU VAR. ADAMI İPE GÖTÜRÜR
    25. KÜRESEL İKLİM DEĞİŞİKLİKLERİ VE OLASI SONUÇLARI
    26. SARILIK VE ASTIM
    27. ASLINDA HIRİSTİYANLAR NEYE İNANIYORLAR?
    28. BİR UMUT OLMAK
    29. TOMOGRAFİ ÇEKTİRMEK TEHLİKELİ Mİ?
    30. FAY KIRILMASI
    31. TÜRKİYE'NİN KAYIP KUŞAKLARI
    32. SESİMİ DUYAN YOK MU?
    33. SAHTE TARİH SAHTE KİMLİK DEMEKTİR
    34. KIBRIS PLANI
    35. PROTESTAN SENDROMU VE ESKİ MİLLİ GÖRÜŞÇÜLER
    36. SENDE Mİ BRÜTÜS
    37. CHRISTENDOME KAVRAMI VE AVRUPA BİRLİĞİ
    38. AMERİKA IRAK'TA NE YAPMAK İSTEMİYOR

BIÇAK SIRTI
EROL MANİSALI
Avrupa Birliği'nin Nesine Karşıyım?


1) AB ile yapılan ve Türkiye'yi bir sömürge durumuna
düşüren, "iktisadi, siyasi, hukuki, tek yanlı anlaşmalar yüzünden"
AB'ye karşıyım. Çünkü bu anlaşmalar demokratik, uygar ve egemenliğin
millette olduğu bir devletin değil, "ancak bir sömürge toprağının
işbirlikçi yönetimlerinin yapabileceği anlaşmalardır".

2) AB ile kurulan tek yanlı düzenin, Türkiye'yi yıllardır sömürmekte
oluşuna karşıyım. Bu tek yanlı düzen yüzünden yerli sanayi çöküyor;
çiftçi bir uydu durumuna sokuluyor; bankalar, iletişim, ulaştırma,
doğal kaynaklar yabancı tekellerin eline geçiyor. Bu durumu yaratan
AB'ye karşıyım.

3) AB ile kurulan ilişkilerin, "Türkiye'nin tüm dünya ülkeleri ile
olan ticari ilişkilerini sınırladığı ve ipotek altına aldığı için"
AB'ye karşıyım.

4) AB'nin Türkiye'yi " sıfır maliyetle kendisine bağlayıp" , bekleme
odasında iğfal ettiği için ona karşıyım.

5) Türkiye'yi tam üye yapıyormuş gibi kandırarak, "adım adım özel
statüye doğru götürmesine karşıyım"

6) Kürdistan, Ermenistan ve Patrikhane projeleri ile Türkiye'yi
yavaş yavaş bölme politikalarını izlediği için AB'ye karşıyım. PKK
ve Öcalan 'a sistemli verdiği destek; hukuk skandalları ile
mahkemelerinin aldıkları kararlar, "Türkiye'yi adeta bir düşman gibi
ilan etmelerine yol açtı" . Bunun için AB'ye karşıyım.

7) İşçi haklarının, memura grev hakkının yerine sadece bölücü ve
bireyci haklara yöneldiği için AB'ye karşıyım.

8) İktisadi, hukuki, siyasi ve dini sorunlarda, "AB'nin sürekli
olarak çifte standart uygulamasına karşıyım" .

9) AB'nin Atatürk ve Atatürkçü düşünceye karşı olmasına karşıyım.

10) AB'nin içine kapanarak ,"onlar ve ben diye ayrım politikaları
izlemesine karşıyım" .

11) "Türkiye'de milletin egemenliği yerine, piyasanın egemenliğini
dayatmak istemesine ve sosyal devleti ortadan kaldırmasına"
karşıyım.

12) Türkiye'de, "emperyalizmin maşaları olan işbirlikçilere destek
vermesine" karşıyım.

13) AB'ye, işçilerimi işsiz bırakan bir sömürge düzeni yaratmaya
çalıştığı için karşıyım.

14) AB'nin "işbirlikçi İslamcı siyasilerle birlikte çalışarak"
Lozan'ı ve Atatürkçü değerleri yıkmak istemesine karşıyım.

15) "TSK'yi bir düşman gibi görerek, İslamcı ve diğer
işbirlikçilerle ona saldırmalarına karşıyım." (*)

Ben, AB ile ilişkilerimizde bütün bu anormalliklere karşıyım.

Sonuçta, AB'nin Türkiye'yi yeniden sömürgeleştirmek istemesine
karşıyım. Avrupa Parlamentosu'nun 1994'ten itibaren Türkiye'ye
ilişkin kararları alt alta konulup okunduğunda; 17 Aralık 2004 ve 6
Ekim 2005 belgelerinin yanına Gümrük Birliği yükümlülüğünü getiren 6
Mart 1995 belgesi konulduğunda; 6 Mart 1995'ten bugüne kadar geçen
sürede Türkiye-AB ilişkilerinin olumsuz sonuçları iktisadi, siyasi,
hukuki ve kültürel boyutlarıyla net olarak görülmüş olur. Bu gerçeği
aklı başında olan hiç kimse yadsıyamaz.

(Karşı)lar neden artıyor?
Ben AB'ye neden karşı olduğumu tek tek saydım. Bunları yıllardır
söyledim ve yazdım. Aıtık bıçak kemiğe dayandı; halk görüyor, kimi
iş çevreleri artık konuşuyor. Sağduyu sahibi yazarlar köşelerinde
yazıyor. Meclis'tekilerin söyleyemediklerini asker söylemek zorunda
kalıyor.

- İşçi, AB yüzünden işsiz kaldığını; köylü, Batı tekellerinin
dayatmalarının kendisini zora soktuğunu artık anladı.

- Tekstil, ilaç, demir-çelik, mobilya ve daha birçok
sektör "yaşadıkları haksız rekabete" isyan etmeye başladılar. AB ile
imzalanan tek yanlı anlaşmaların sonuçları ile yüzleşmeye
başladılar.

Soru şu; halkın büyük çoğunluğunun gördüğü ve yaşadığını Meclis,
hükümet ve siyasal partiler ne zaman görecek? Ne zaman kendi
milletinin Meclisi, hükümeti ve partisi olacaklar?

- Ya da ulus, "göstermenin yolunu ve yönetimi" öyle ya da böyle
bulacak...

(*) Avrupa'nın Askerle Kavgası, Truva Yay. 2006


 

Ey Türkler!...

Durmuş Hocaoğlu

Entellektüel, bir cemiyetin düşünen beyni ve kanayan vicdânıdır. Düşünen beynidir ve bu sebeple de, Kant'ın büyük bir isâbetle belirtmiş olduğu gibi - ki O, yaşadığı çağda henüz “entellektüel” ve “bilim adamı” kelimeleri îcad edilmediğinden, her iki mânâyı da tazammun eden “filozof” terimini kullanır - siyâsete girmemelidir; çünkü, der Kant, “iktidârın gücü, aklın muhâkeme kabiliyetini ifsâd eder”. Yâni filozof da siyâsete girince, her siyâsetçi gibi, siyâsetin mülevves çamuruna bulaşır ve “gerçeği” söyleme kabiliyetini kaybeder. Hâlbuki, entellektüel, yine Kant'a göre, “gerçeğe ihânet edemeyen kişi”dir; halbuki siyâset, umûmiyetle gerçeğin kaatili ve hâinidir. Ve yine bu sebeple, entellektüel, ancak siyâsette müşâvir, yâni danışman, hakkın ve hakîkatin yolunu gösteren ve fikirlerinin kaale alınmadığını görünce de tereddüt etmeden siyâsetçiyi terkeden şaşmaz prensip sâhibi er kişi olabilir; daha fazlası değil. Kezâ entellektüel vicdandır ve vicdan olduğu için de fizikî gücü yoktur, fizikî güç siyâsettedir, ancak onun da vicdânı yoktur; binâenaleyh, entellektüel ancak mânevî baskı gücüne sâhiptir ve onu kullanmalıdır, bu onun için bir tercîh mes'elesi değil, mecbûrî tek istikamettir. Ancak, bu da vicdânı olan bir cemiyette bir iş yapabilir.
İmdi, hayâtı boyunca, kirlenmemek ve aklını ve muhâkeme kabiliyetini fesâda vermemek için aktif siyâsetten uzak durmayı îmânının altıncı şartı mesâbesinde kesin bir prensip olarak kabûl eden, cemiyetinin kanayan vicdânı olan bu hüviyetimle sesleniyoum:
Ey Türkler! Vatanınıza ve devletinize sâhip çıkınız!
Çünkü, Ey Türkler; vatanınız ve devletiniz elinizden çıkma çizgisinde; ağır-ağır, usul-usul, yavaş-yavaş, ceste-ceste!
Ey Türkler! Vatanınızı ve devletinizi, bir yandan AB üyeliği safsatacılığı ile ülkenizin hâkimiyetini devretmek sûretiyle, bir milletler-üstü oluşumun sıradan ve parçalanmış bir eyâleti olarak ve diğer yandan da çoğu da sanal olarak îcad edilmiş alt-kimlikler yoluyla içten parçalanarak kaybetmek üzeresiniz.
Ey Türkler! Ben vicdânım; vazîfem ve vazîfem olduğu kadar da tek imkânım, îkaz ve ihtar etmektir; bunun için de durmadan, bıkıp usanmadan sizin vicdanlarınız üzerinizde baskı yapmak mecbûriyetindeyim ve bu vazîfe bilinciyle haykırıyorum:
Ey Türkler! Sizler ki, Asya'nın çocuklarısınız; Asya'nın, yâni bütün büyük dinlerin ana rahmi, hikmetin kaynağı ve ahlâkın menbâı, Güneş'in doğduğu bu azametli kıt'anın en muhteşem çocukları! Sizler ki Asya'dan kopup Küçük-Asya'ya geldiniz, burada bütün tarihin tanıdığı en muhteşem imparatorluğu kurdunuz ve burada kendi tarihinizin de zirvesine çıktınız; geniş ve kudretli kanatlarınızın altında dinleri, dilleri, ırkları, renkleri sulh ile idâre ettiniz, sonra küçüldünüz ve tekrar Küçük-Asya'nıza ric'at ettiniz; Edirne ile Ardahan arasına, bu gayri tabiî hudutlara sıkıştınız.
Ey Türkler! Ya İkinci Endülüs, ya da İkinci Ergenekon olma çizgisindesiniz.
Ey Türkler! Anadolu, Küçük-Asya, dikkatli olmazsanız sizi boğacak bir tuzağa, İkinci Endülüs'e dönüşmek üzeredir.
Çünkü Ey Türkler, millletlerin yükseldiği yerden düştüğünü unutmayınız! Sizler ki Asya'nın bağrından kopup gelerek tarihinizin zirvesine burada çıktınız, ammâ, burada düşmek üzeresiniz; burada “efendi” oldunuz, ammâ, burada “kul” olmak üzeresiniz.
Ey Türkler! Tarihte bir kazananlar vardır ve bir de kaybedenler ve dahi, tarih, kaybedenleri değil kazananları baş tâcı yapar. İmdi sizler, kaybedenleri oynuyorsunuz; ikbâl yıldızınız sönmek üzere.
Ey Türkler! Kezâ tarih, merhametsizdir; yere düşenlerin üstüne basarak ilerler. İmdi sizler, yere düşmek üzeresiniz. Yere düşmeyiniz! Aksi takdirde, tarih, ağır gövdesiyle sizi de ezer geçer ve çöplüğüne atar.
Ey Türkler! Gökleri ve yeri yaratan ve onları direksiz ayakta tutan Rabbim ki, âmennâ ve saddaknâ, her şeye gücü yeter, ammâ, kendisini değiştirmeyenleri kendisi değiştirmez; ol sebebe binâen kendinizi değiştiriniz, değiştiriniz de elinizi kolunuzu bağlayarak boş yere duâ etmeyiniz; burası duânın hükmünün bâtıl olduğu noktadır.
Ey Türkler! Ve dahi yine O, Hâlık-ı Zü'lcelâl, devirleri insanlar arasında döndürür, bâzan birini yükseltir, bâzan da diğerini; liyâkatini kaybeden, uyuşan kavimleri yere indirir, genç ve dinamik olanları tepeye çıkarır.
Onun için, vicdânınız olarak haykıryorum:
Ey Türkler! Liyâkatinizi kaybetmek ve uyuşmak üzeresiniz. Sakın ha!
Ey Türkler! Bu da geçer” demeyiniz! Sakın ha!
Aksi takdirde, elbet de geçer; lâkin unutmayınız ki, “geçer ammâ deler de geçer” ve ölüyü diriye, geceyi gündüze dönüştüren Rabbim, efendileri kula, kulları da efendiye dönüştürür; sizi indirir ve hattâ yere çakar, çakar da dün yönettiklerinizi başınıza geçirir.
Ey Türkler! Milletler yükseldiği yerden düşer; ammâ, düştüğü yerden de yükselir.
Ey Türkler! Sizlerde yükselecek güç var; sizde her şey var. Yeter ki gerçek ile sahteyi, gerçek aydın ile propagandistleri ve lobicileri, gerçek lider ile fareli köyün kavalcılarını ayırdedebilecek bir bilinç ve ferâsete kavuşunuz; gücünüzü keşfediniz ve irâdenizi hareket geçiriniz.
Ey Türkler!
Bu bir manifestodur.
Sizi, kanayan vicdânınız olarak, hiç rahat bırakmayacağım.

Durmuş Hocaoğlu


Türkiye''de Neler Oluyor, Türkiye''ye Neler Oluyor?

Durmuş Hocaoğlu

Üstüste, bilâ fâsıla tam yirmi bir yazıyı MHP''in "Onurlu Avrupa Birliği Üyeliği" tezinin kritiğine hasredince, gündemden ister istemez koptum. Gündemden koptum, fakat bu gerekli idi fikrimce - üstelik çok da gecikmiş olarak - ve doğrusu, bin tirajlı bir dergidense ellibeşbin tirajlı bir günlük gazetede yayınlanmasının daha müessîr olma ve biânenaleyh gayesine daha iyi hizmet edebilme imkânına sâhip olabileceğini düşündüğüm için böyle yaptım, tıpkı bundan önceki tefrika yazılarım gibi...
Şimdi artık gelecek cevapları bekliyorum.
Lâkin, bu arada, Türkiye''de neler oldu ve Türkiye''ye neler oldu, şöyle bir bakıverelim.
Yâni şimdi sorumuz şu: "Türkiye''de Neler Oluyor, Türkiye''ye Neler Oluyor?"
Bu başlıkta bir tecrübe-i kalemimi, bundan dörtbuçuk yıl kadar önce, haftalık "Gelecek" gazetesindeki köşemi kapatırken son yazım olarak kaleme almıştım [Gelecek., Sayı: 18., 15.06.2001]. Aradan geçen bu müddet zarfında, kendime tekrar aynı suâli sordurmaya zorlayan sebepler hemen-hemen, üç aşağı-beş yukarı aynı: Türkiye''nin vazıyeti, bir belirsizlik tablosu çizmektedir; tarih kadar eski bir felsefî kavram olmakla berâber, fizik ilmindeki gelişmelere bağlı ve paralel olarak, aynı zamanda bir ilmî kavrama da dönüşen "kaos" terimini kullanmanın tam sırası: Türkiye, bir kaos keyfiyetinde, bir kaotik manzara resmediyor.

Kaos''u kısaca hâtırlayalım: Bir sistemin girdileri - veya başlangıç şartları - ne kadar "iyi" ölçülürse ölçülsün, şâyet sonuç bu ölçüm değerlerine tam bir bağımlılık arzetmiyor ve önceden yapılan hesaplamalar tam bir kat''iyet arzetmeyen nihâî netîcelerle karşılaşıyorsa, bu sistem, kaos hâlinde olan bir sistem, bir kaotik "sistem"dir. Bu konuda fizikî dünyada en mümtaz misâl, hava tahminleridir; bugünden yapılan ölçmelerle yârına âit yapılan hava tahminleri ne kadar az tutarlı netîceler veriyorsa sistem o kadar kaotiktir ve hepimiz de pratikten biliriz ki, az ya da çok, gerçekleşen hava durumu, hesaplananla az ya da çok mutlaka bir fark arzeder, hele uzun zaman tahminleri, tam bir kaostur. Fakat ne var ki, yine de pratikten hepimizin bildiği gibi, bugünkü hesaplamalarımızla yârınki hava durumunu "tam" bilemesek bile, kıştan sonra bahârın, bahardan sonra da yazın geleceği, şüphe duyulmayacak bir bilgidir. İşte, bu, "kaos"un, yâni "karmaşa"nın, "kozmos"a, yâni "düzen"e tahvîlidir: Her kaos şu veya bu şekilde müşahhas, el ile tutulan bir sonuç verir, yeni bir "düzen" oluşur.

Tarihin mekanizması da, tıpkı atmosferinki gibi, kaotiktir; bugün eldeki veriler ne kadar iyi tâyin edilmiş olursa olursa olsun, yârına âit tahmin ve öngörmeler yerine, çok alâkasız, hattâ tamamiyle sürpriz niteliğinde sonuçlarla karşılaşabiliriz. Ancak, yine atmosferik fizikte olduğu gib bilinen birşey vardır ki, bunun sonucunda mutlaka bir yeni düzen oluşacaktır; ama problem de tam buradadır: Bu düzen, kıştan sonra bahârın, bahardan sonra da yazın gelmesindeki gücvenilirlik gibi bir güvenli sonuçla mı noktalanacaktır? Bu noktada, tarihin böyle bir sonuç vermekte zorlandığını biliyoruz. Biliyoruz, ammâ, yine de, bu yeni düzen hakkında bâzı şeyler söyleyebiliriz: Meselâ, her canlının muhakkak ölmesi gibi her devlet de - er ya geç - muhakkak ölür ve yine meselâ, hürriyet ve istiklâline, ülkesine ve devletine sâhip çıkamayan cemiyetler bu değerlerini muhakkak ve mutlaka kaybeder.

Sözü getirmek istediğim nokta burası: Türkiye bir kaos hâli yaşıyor ve bu kaosun nasıl bir kozmosa, nasıl bir yeni düzene tahvîl olacağı da Türklerin hürriyet ve istiklâllerine, vatanlarına ve devletlerine sâhip çıkmakta gösterecekleri ferâset, basîret, idrâk, şuur, irâde ve kararlıkla orantılıdır.

Şu hâlde, mes''eleyi daha da açık ve net bir hale getirecek olursak, "Türkiye''de Neler Oluyor; Türkiye''ye Neler Oluyor?" suâlinin cevâbının, burada düğümlendiğini de teslîm etmekliğimiz îcap etmektedir: Türkler, hürriyet ve istiklâllerine, vatanlarına ve devletlerine sâhip çıkmakta ne derece ve mertebede ferâset, basîret, idrâk, şuur, irâde ve kararlıkla mücehhezdirler?

Can sıkıcı bir suâl olduğu hemen belli oluyor; çünkü Türklerin, hürriyet ve istiklâllerine, vatanlarına ve devletlerine sâhip çıkmak gibi âcil bir mecbûriyetle yüz-yüze bulunduklarını îmâ etmektedir; ama hayır daha fazlası: Bu suâli soran çahıs, sâdece îmâ ile iktifâ etmiyor ve herkesin anlayacağı ap-açık bir lisan ile, Türklerin, hürriyet ve istiklâllerine, vatanlarına ve devletlerine sâhip çıkmak gibi âcil bir mecbûriyetle yüz-yüze bulundukları çok kritik bir süreç yaşamakta olduklarını söylüyor; ama daha daha da fazlası, söylemiyor, kendi cemiyetinin kanayan vicdânı olarak, haykırıyor.
Haykırıyor ve diyor ki: "EyTürkler!.... Durmuş Hocaoğlu

Sayfa Başı


GERÇEK Çizmelerini Giyene Kadar, YALAN Dünyayı Kırk Kez Dolaşır

 

Binlerce yıldır tarihin içinden hep egemenlik içinde olarak gelen Yüce Türk Milletinin "İstikbâlin büyük milleti" olması kaçınılmazdır! Her ne olursa olsun, Tarihin Sonu''nun efendisi olmak bizim kaderimizdir.

 

Edinburg Belediye sarayında bugün yapılan ‘soykırımı tanıma' toplantısı takdir topladı. İngiliz-Türk Dernekleri Federasyonundan verilen bilgiye göre; sözde Ermeni soykırımını tanıyan tasarı Edinburg Belediyesinde yapılan bu sabahki oturumda 29'a karşı 16 oyla kabul edildi. Bugün Edinburg Meclis toplantısında tarihi gerçekler ortaya konsa da ne kadar belge ile karşılarına çıkılsada bir takım insanları kasten dini ırkçılık yaptığı anlatıldı. Diğer üyelerin ise Türk tezi karşısında yumuşadığı ve samimiyetle Türklere destek verdikleri gözlemlendi.İngiliz-Türk Dernekleri Federasyonu, İngiltere'nin sözde Ermeni soykırımı tasarına yaklaşımını değerlendirirken İskoç ve Galler Milli Meclisinde ve daha önemlisi İngiliz Parlementosunda tasarının oylanması halinde sözde Ermeni soykırımı konusunda pek çok muharebe ile karşılaşacağını ifade etti. Bu mücadelelerde yurt dışındaki Türk derneklerinin Ankara'da organize edilmesi gerektiği, maddi ve manevi desteklerin artırılması vurgulandı. Ankara- Avrupa Sivil Toplum Kuruluşları ve Hükümet arasında ittifakın oluşturulması halinde kaybettiğimiz muharebelere rağmen harbi kazanabileceğimiz ifade edildi.

 

Şimdi Ermeni sınır kapısının açılmasına Türk Milletinin HAYIR deme zamanıdır. Şimdi hükümetin ve sivil örgütlerin dışişleri bakanlığı nezninde, Edinburg belediyesi gibi bir yerel idarenin üzerine vazife olmayan işlere karışıp ne olduğunu bilmediği bir tasarıda oylama yapmasının soruşturulması zamanıdır. Tabii bu arada hükümetin Türkiye sınırları içindeki Şemdinli'deki olayları bile soruşturmaktan aciz olduğunu düşünürsek, yurt dışındaki bir kuruluşun, haddine düşmeyen bir konuda Türk Milletini oylamasının soruşturulması gerçek bir hayal olur.

 

Ancak ne varki; Gerçek çizmelerini giyene kadar, Yalan dünyayı kırk kez dolaşır. Hak yerini sonunda bulur. Bizim Millet olarak alnımız ak. Bu arada dostumuzu düşmanımızı doğru ayırt etmekte yarar var. İngiliz-Türk Dernekleri Federasyonu, Edinburg belediye sarayında bugün yapılan ‘Soykırımı Tanıma' oylamasında, yalanın gemisine binen yazarların – Orhan Pamuk, H.Bertay, T.Akçam- takdir topladığını ifade etti.

 

Binlerce yıldır tarihin içinden hep egemenlik içinde olarak gelen Yüce Türk Milletinin "İstikbâlin büyük milleti" olması kaçınılmazdır! Her ne olursa olsun, Tarihin Sonu''nun efendisi olmak bizim kaderimizdir.

 

Emine Aksoyer,18.11.2005


 

İşte Bütün Mesele Bunlar

BOR-TORYUM- NEPTÜNYUM

Türkler Uyanmadan Gelecek Yüzyılın Enerji Kaynakları

BOR-TORYUM- NEPTÜNYUM

Ele Geçirilmek İsteniyor. Uluslar arası Güçler Derler ki;

BOR-TORYUM- NEPTÜNYUM ve

Türkiye Türklere Bırakılmayacak Kadar Zengin Bir Ülkedir'

 

Hiçbir zaman zenginliklerimizin tam farkında olamadık. Türkiye'nin stratejik önemini kavramak ve neden Türkiye'nin dünyadaki süper güçlerin odak noktası olduğunu anlamak için ve neden Türkiye ile ilgili bu kadar çok komplo teorisini olduğunu çözmek için bizim bilmediğimiz ancak dış mihrapların çok iyi bildiği zenginliklerimizin ne olduğunu anlamamız gerekiyor, vakit çok geç olmadan.

 

Gelecek 50 yıl içinde dünya petrol rezervleri dibe vurduğunda, dünya, tarihinin en büyük sorunlarından biri ile karşılaşacak. Bu durum çözülemeyecek ekonomik ve sosyal bunalımları getirecek. Dünyayı yönlendiren üst tasarımlar bunu görmekteler mi evet kesinlikle evet. Peki ne yapmaktalar. Görünen yüzü ile alternatif enerji kaynaklarının bulunmasına ve bunlarla işleyecek araçların yapılması için araştırma ve geliştirme çalışmalarına her türlü desteği veriyorlar. Peki başarıya ulaşmışlarmıdır? Evet. Yeni alternatif enerji kaynağı olabilecek, petrolun yerini alabilecek, dünya üzerinde var olan BOR madenini keşfetmişlerdir. Bununla da kalmayıp işi pratiğe uygulayarak borla çalışan araba üretmişlerdir.Arabayı bor madeni ile çalıştıracak patentli 600 proje orta çıkmıştır. Amerikan Millenium Cell (MC) ve stratejik ortağı Daimler-Chrysler(DC),seri üretime bile geçti. Bu gelişmeler Türklerden, ülkemizdeki bor zenginliğine egemen olmak için gizli tutuluyor.

Dünya üzerindeki stratejik enerji kaynaklarına sahip bölgeler üzerinde güçlü bir devletle karşılaşmanız mümkün değildir. Bu bölgelerde emperyalizmin uluslar arası şirketlerini görürsünüz. Buralarda ABD'ye ve İsrail'e kafa tutacak tek bir devlet bulamazsınız. Bağımsız hareket edebilme özelliğine hiçbir zaman ulaşamayacak olan bu devletler, zenginliklerine rağmen sürekli ekonomik etnik ve sosyal çalkantılar içindedir.

 

Geçtiğimiz yüzyılın ve şu anın enerji kaynağı petrol kaynakları Osmanlı İmparatorluğu'nun

Yani Türk'lerin kontrolu altındaydı. Ne tesadüf ki gelecek yüzyılların enerji kaynağı olacak madenleri yine Türklerin kontrolunde.

 

Osmanlı İmparator'luğuna ne oldu. Bilindiği gibi entrika ve savaşlarla imparatorluk yıkılmıştır. Bu bölgeler güç merkezlerinin denetimine geçmiştir. Uluslar arası şirketlerle şekillenen sömürü sistemleri kurulmuştur. Uluslar arası petrol şirketleri aslan payını aldıktan sonra Araplara kalan ise emperyalist güçlerin herhangi bir sorun çıktığında el koyabilecekleri bankalarda yatırıma dönüştürülmektedir. Petrol zengini ülkelerden S.Arabistan, İran ve Irak petrol gelirlerini kendi savunma ve ağır sanayilerini kurmak için kullansalardı, İsrail, Ortadoğu'da bu Arap devletine karşı kafa tutabilirmiydi?

 

Türkiye'nin tek başına güçlü bir devlet olması üst tasarım güçlerinin aleynine bir durumdur. Türkiye'yi bölme ve bölünen parçalar üzerinde kendilerini egemen kılma gayreti içinde olacaklardır.

 

Türkiye ve Türk Milleti ile mücadeleleri şimdilik örtülü devam etmektedir. Çok yakın bir gelecekte bu örtülü savaş, aleni bir savaşın temelini oluşturacaktır. Onun için kesinlikle olacağı görünen bu savaş için Türk Milletinin inancı, vatan ve bayrak sevgisi ile galeyana gelme ve savaşma cesareti kırılmaya çalışılmaktadır. Toplum psikolojisini etkileyecek görebildiğimiz veya göremediğimiz her türlü yöntem kullanılmaktadır.

 

Gelecek Yüzyılda Enerji Kaynağı Olacak BOR-TORYUM- NEPTÜNYUM

 

BOR

Bilgisayardan silaha, nükleer teknolojiden akaryakıta kadar birçok alanda kullanılan bor, ister istemez, gelecek yüzyılda enerji kaynaklarını yönlendirmek isteyen ve hatta ele geçirmek isteyen emperyalist güçlerin ilgi odağı

Dünya bor rezervinin yüzde 70`i Türkiye`de.Bizi yüzde 13`le ABD takip ediyor.Rezervlerini yıllar önce kullanmaya başlayan Amerika`nın, kendi topraklarından çıkarabileceği miktar gittikçe azalıyor. Bor zengini Türkiye ise bu potansiyelini ancak bor madenini ham satarak
değerlendirebiliyor. Mamul bor ürünleri üretebilmek için gerekli teknoloji
Türkiye`de mevcut değil. Çünkü bor teknolojisini geliştiren batılı ülkeler bu know-how ‘yu bize vermeyi şiddetle red ediyorlar. İşin özü, Bor madenimizi ham cevher olarak adeta sudan ve kumdan ucuza satıyoruz ve pahalı ithal ürünler olarak geri alıyoruz.

Bor bileşikleri ile elde edilen yakıtla Ford'un Explorer model arabası çalışabiliyor.
Sodyum bor hidritle çalışan otomobilin yakıtı yer işgal edecek şekilde depolamasına gerek olmadığı için menzili iki katına çıkabiliyor. Aynı zamanda patlama ihtimali olmadığı için güvenliği tam oluyor. Çevre kirliği vermeyen temiz ve atıksız bir bir yakıt, bor bileşenleri, bor elementi yakıt olarak kullanıldıktan sonrada değerlendirilebiliyor. Bor elementinin özellikleri ile her şey çok güzel. Sorun olan batılıların bor elementini kullanan teknolojilerle ilgili Türk yetkililere ve uzmanlara bilgi vermek istemeyişleri. Tamam, bor ile geliştirdiğiniz teknolojiyi ve Know-How ‘yu Türklere öğretmeyin, fakat Bor elementi rezerv zengini olan olan biziz. Ancak işler öyle olmuyor.

 

Teknoloji geliştiremeyen Türkiye'nin böyle ekstra özellikte, enerji zenginliğine sahip çıkmasıda zor oluyor. Nitekim, söz konusu güçler geliştirdikleri teknoloji de vermedikleri gibi, özelleştirme dalgasını arkalarına, her şeyi satmaya kararlı iktidarı da yanlarına alarak Türkiye'yi bor konusunda baskı altında tutmaları, bor madenini devletin verimli ve etkin kullanımını engelleyici şekilde davranmaları zor olmuyor. Bu nedenle Türkiye bor madenini hammadde olarak satıp, rezervlerini en ucuz şekilde kullandırtıyor.

 

TORYUM

Toryum radyoaktif bir element, nükleer enerji elde etmekte kullanılıyor. Toryum ile dünyanın en temiz enerjisini elde etmek mümkün. Yani en atıksız en katıksız enerji kaynağı olabilecek element TORYUM. Dünyada en çok Toryum rezervine sahip ülkeler şöyle sıralanıyor. 800.000 ton ile Türkiye birinci durumda. Bu miktardaki Toryum'un piyasa değeri 120 trilyon dolar. İkinci ülke ise Hindistan, toryum miktarı 300.000.ton. Türkiye'nin toplam borcu 220 milyar dolar civarında, görüldüğü gibi Toryum madenini hammadde olarak satsak hiç işlemesek hiçbir ara ürüne dönüştürmesek bile piyasa değeri ile tüm ülke 545 defa borçlarımızı ödeyebiliyoruz. Akıllı bir kullanımla, Türkiye Cumhuriyetinin ve gelecek nesillerimizin yaşamını ve refahını garanti altına alabiliyoruz.

NEPTÜNYUM

93 Atom Numaralı Neptünyum radyoaktif bir elementtir ve uranyum pillerinin üretiminde kullanılır. 1940'ta California Üniversitesi profesörlerinden Amerikalı Mc Millan ve Abelson tarafından keşfedilen bu radyoaktif element, son yıllarda alternatifleri içinde en ucuza mal ediliyor ve enerji üretiminde had safhada faydalanılıyor. Türkiye' de Neptünyum'un tahmin edilen rezervi 127.000 Ton… bu elementin bulunduğu ikinci ülke Bulgaristan. Onun rezervi 2.500 Ton. Sahip olduğumuz Neptünyum'un değeri 9 Trilyon $ civarında. Yine aynı şekilde Türkiye'nin toplam borcu 220 milyar $.Yani toplam borcumuzun 40 kat fazlası.
Kim İşletecek Bu Madenleri? Bu elementleri kullanılacak teknolojileri Türkiye olarak geliştirebilecek miyiz?

 

Ülkemizin zenginliklerini tam olarak bilemeyebiliriz. Yüce Türk Milleti gerekli bilgiyi aldığında gerekli bilinç seviyesine son derece hızlı ulaşıp, zenginliklerini ve vatanını kanının son damlasına kadar koruyacak bir millettir. Sorun olan, bilgilere sahip olup, insanımızın geleceğini karartacak kararlar alan, bu "Türkiye Türklere bırakılamayacak kadar zengin bir
ülkedir" diyen kimselerle dans edip hala ve hala doğru dürüst bir milli duruş sergilemeyen iktidardır. İktidarın açık bıraktığı kapıları kapatmak için gelecek nesillerimizin göbeği çatlayacak bu kesin.

 

Emine Aksoyer, 10.kasım.2005

Sayfa Başı


''Hz. Muhammed'in tükürüğü Ayasofya'yı koruyor'' devamı için tıklayınız

 

Papa Ayasofya'yı kutsayacak mı?

Araştırmacı yazar Aytunç Altındal uyarıyor: Papa 16. Benedictus Türkiye'ye geldiğinde Ayasofya'da dua ederse, orası yeniden kilise olur!

Kasım ayı içinde İstanbul'u ziyaret etmesi beklenen Papa 16. Benedictus, eğer Ayasofya'yı ziyaret eder ve bu mekânda bir de dua etmeye kalkarsa, büyük problem çıkacak. Zira Papa'nın dua ettiği mekânlar kutsal sıfatına haiz oluyor ve Hıristiyanlar tarafından da bir nevi hac yeri olarak kabul ediliyor. 1967'de Türkiye'yi ziyaret eden Papa 6. Paul de Ayasofya'da dua etmek istemiş, mekânın müze olma gerekçesi öne sürülerek dua etme izni verilmemişti. Ama o dönem Sovyet tehdidi vardı ve konu büyütülmemişti. Peki bugün 16. Benedictus Ayasofya'da dua etmeye kalkarsa ne olur?

Şimdi, Bartholemeos'un isteği üzerine Türkiye'nin bir numaralı düşmanı 16. Benedictus, muhtemelen İstanbul'daki kilisenin kurucusu Aziz Andre'nin doğum günü olan 30 Kasım'da gelecek ve bir oldu bittiyle burada dua etmek isteyecek. Türkler bu ikinci girişime de engel oldukları takdirde, Avrupa ‘Papa'ya kilisede dua ettirmediler' diye ayağa kalkacak. Bu yüzden Papa'ya önceden haber verilmeli ki, o da gitsin kendine dua edecek başka kilise bulsun.

Peki Papa'nın bir kez dua etmesi göz ardı edilemez mi? Altındal'a göre, ‘bir kereden bir şey olmaz' yollu söylemin en büyük destekçisi Fethullah Gülen ve çevresi olacak. Ancak bu, basit bir dua değil ve iki olası sonucu var. Birincisi ertesi gün, 100 bin Müslüman'ın kapıya dayanıp namaz kılmak istemesi. İkinci olarak. Papa'nın kutsadığı bu mekânın Hıristiyanlar için de otomatikman dua mekânı haline gelmesi.

www.aytuncaltindal.com


 

Türkler Tarih Boyunca Hangi Başarılara İmza Attı, Ne Yaptı
Sorusunu Soran Yabancılara Ders Olsun

BARIS MANCONUN CANLI YAYINDA KÜSTAH FRANSIZ SPIKERINE VERDIGI DERS

Barış Manço Fransa'da bir televizyon kanalının canlı yayınına konuktur...
Küstah bir spiker vardır ve Barış Manço ile dalga geçmektedir...
Sürekli, "İşte Türk, yani barbar, vahşi vs..." demektedir...
Barış Manço daha fazla dayanamaz ve spikere "yanınızda kâğıt para var mı?"
diye sorar!
Bu soruya spiker şaşırır ve "evet var ama n'olacak" der...
Barış Manço ısrar edince spiker cebindeki kâğıt paraları çıkartır...
Bu olaydan az önce Barış Manço canlı yayında "Anahtar" adlı şarkısını
söylemiştir...
Bu şarkının bir bölümü şöyledir:
"Beş Akif- bir Saat Kulesi, iki Kule-bir Fatih, beş Fatih-bir Mevlana, İki
Mevlana-bir Sinan"
(Barış Manço / Anahtar şarkısı / Darısı Başınıza Albümü / 1992)
Bu şarkı bir matematik sorusudur ve şarkıda adı geçen kişiler o dönemdeki
Türk parası olan banknotların arkasında fotoğrafı olan kişilerdir...
Barış Manço spikere sorar: "Bu paranızda fotoğrafı olan kişi kim?"
Spiker:
"General......." Barış Manço diğer paralardaki fotoğrafları olan
kişileri de sorar, spikerin verdiği cevaplar hep aynıdır,
"General.......", "Amiral...........", "Komutan............."
Spikerin bu "falanca General, falanca Amiral, falanca Komutan" cevabından
sonra,
bu sefer de Barış Manço cebinden Türk paralarını çıkarır... Spikere der ki:
"Bu parada fotoğrafı olan kişi Mehmet Akif Ersoy'dur. Şairdir...
Bu fotoğraftaki kişi Mevlana'dır. Düşünürdür...
Bu paradaki fotoğrafı olan kişi Fatih Sultan Mehmet'dir. Adaletin
sembolüdür...
Bu paradaki kişi ise Atatürk'tür. "Yurtta barış, dünyada barış" diyen
kişidir...
Bizim paralarımız bunlar. Biz Türkler ince ruhlu, kibar, medeni insanlar
olduğumuz için paralarımızın arkasına "şairlerimizin",
"düşünürlerimizin","bilim adamalarımızın" fotoğraflarını bastık...
Siz Fransızlar kendiniz barbar, vahşi olduğunuz için paralarınızın arkasına
hep savaş
Adamlarının fotoğraflarını basmışsınız!" der...
Barış Manço'nun bu müthiş cevabından sonra televizyon yöneticileri
Canlı yayını keserler ve spikeri oradan kovarlar, başka bir spiker yerine
gelir ve canlı yayın yeniden başlar, yeni spiker Barış Manço'dan ve
Türklerden özür diler, programa böylece devam edilir...

Ahmet Ağbaba,06.10.2005


Sayfa Başı

Genetik Silah İle Vatanınız Dünya, Milletiniz Bütün İnsanlıktır

Kendilerini seçilmiş insanlar olarak gören Amerikalı'lar, dünya egemeliğini ellerine geçirmek için Türkler gibi diğer ulusları da toptan yok etmeyi planlıyor. Bu amaçla başlatılan GENOM projesine gör önce toplumların milli değerleri ortadan kaldırılıp bölünmeleri sağlanacak,sonra tarihin sayfalarına gömülecek.
Genom, ABD'nin dünyadaki en büyük güç olma savaşının en büyük silahıdır. ABD' de tarihin kendisine sunduğu bu eşsiz tek güç olma fırsatını sürekli kılabilmek için elinden geleni yapmaktadır

Millet, milliyet, milliyetçilik, vatan vb. kavramların tahribinin ardından son aşama olarak Genom Projesi ile de "Türk diye bir soy yoktur" siz "kendinizi yanlış tanıyorsunuz, demeye getireceklerdir. Ardından da vatanınız dünya, milletiniz bütün insanlıktır denecek.

Dağa taşa ‘Önce Vatan' yazan bir milletin evlatlarıyız. Genom bu ve buna benzer değerlerin yok etmek isteyen bir proje. "Genom" milli değerleri yıkma sürecinin son aşamasıdır.Türklerin meşhur "Oğuz Kağan Destanı"ndan bugüne, nesillerin nesillere aktararak getirdikleri bir "vatan"ın kutsallığı algısı vardır. Bu kutsal değer, "Vatan seni seviyor mu?" ile yok edilmek istenmektedir.

Türkiye'de son zamanda milli olan her şeye şuursuzca saldıran sayısız yazar/gazeteci ve düşünür türemiştir. Bunlar Türkiye için değerli, kutsal, milli, etik bulunan her şeye saldırarak halkta moral bunalımına neden olmaktadırlar. Gerçekte yapılan psikolojik bir savaştır.

Türklük kavramını ortadan kaldırmak istiyorlar. "Türkiye'de Türk genlilerin sayısı az" gibi bir ön yargı ile yola çıkanlar Türkiye'nin Türklerin ülkesi olarak nitelendirilmesinin sona erdirilmesi amacını güttükleri söylenebilir.

16 Mayıs 2005 tarihli Milliyet Gazetesi'nin haberine göre dünyadaki ırkların genetik geçmişini aydınlatmak üzere "National Geographic" Derneği ve IBM şirketinin sponsorluğu ile "Genografi" adlı bir proje başlatılmıştır. Bu proje ile Genetik yapısı nispeten saf olan yerli topluluklardan en az yüz bin DNA örneği toplamayı hedeflemektedir. Bu projeye, dünyanın her yanından genetik geçmişini bilmek isteyenler de katılabileceklerdi. Bu noktada öteden beri Türkiye'de çeşitli isimler altında ortaya konulan birkaç somut olayı hatırlamak gerekir. Bunlardan en popüleri ünlü Dr.Babuna olayıdır. Kan kanseri olan ve ABD'de tedavi gören Dr.Babuna'ya uygun kemik iliğinin bulunması için Türkiye'nin belirli bir bölgesinden büyük bir "kan toplama" kampanyası düzenlenmiş ve analiz için binlerce kan örneği ABD'ye gönderilmişti. Dr.Osman Durmuş Sağlık Bakanı olur olmaz "Kanla genetik haritamızı çıkarmak istiyorlar" diyerek bu kampanyanın stratejik ve sinsi amaçların aracı olarak kullanılmasına dikkat çekmişti. Toplanarak ABD'ye gönderilmiş olan kanların geri getirilmesi için de olağanüstü gayretler ortaya koymuştu

Levent Genç, 21.08.2005

Türkiye'deki Gen Yapısı

Türkler'in, kendine özgü bir gen yapısına sahip olduğunu tespit ettik.

Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Üyesi Prof. Dr. Aslı Tolun, Türkiye'deki gen yapısının komşu ülkelerle benzer özellikler taşıdığını söyledi.

Tolun, Gaziantep Üniversitesi'nde düzenlenen, "Anadolu Toplumu Üzerine Genetik Çalışmalar" konulu konferansta yaptığı konuşmada, tarihe bakıldığında ilk insanın Afrika'dan Ortadoğu'ya geldiğini, burada yerleşerek çoğaldıklarını ve sonra da Avrupa'ya göç ettiklerinin belirlendiğini açıkladı.

Tolun: ‘ Türkiye'nin göç yolları üzerinde olması nedeniyle toplum genetiği yapısı çok farklıdır. Yapılan araştırmalarda, anneden geçen ana ata kromozom ile babadan geçen baba ata kromozomunun, Anadolulu özellikler taşımaktadır.Türkiye'deki gen yapısı komşu ülkelerle benzer özellikler taşıyor. Bulgarlar, Yunanlar, İranlılar ve Ermeniler'le Türkler arasında bazı farklıklar tabi ki var. Örneğin, onlar açık tenli ise Türkler biraz daha koyu tenli olabiliyor ancak benzer özellikler bulunuyor. Türkler'in, kendine özgü bir gen yapısına sahip olduğunu da tespit ettik. Anne ve babadan geçen kromozomlar Anadolulu çıktı. Bizim yaptığımız çalışmaya göre genetik benzerliklerimiz yok. Ancak komşularımızla ortak yanlarımız var. Bazı genetik hastalıklarda benzerlikler görüyoruz. Örneğin (Akdeniz Ateşi) hastalığı en çok Ermeniler'de görülüyor. Türkler'de ve Araplar'da da bu hastalık var. Bu sonuçta bir akrabalık olduğunu ortaya çıkarıyor. Yapılan araştırmalarda, Avrupalılar'ın da genetik sınırlarının devlet sınırları içinde kalmadığını görüyoruz. " dedi.

Samet Kılıç, 21.08.2005

Sayfa Başı

Türban Gerdiriliyor

Türkiye geniş bir mozaiktir. Yüzyıllardır farklı ırk ve dinden insanlar Anadolu toprakları üstünde yaşamaktadırlar. Dinimiz İslamın bize verdiği hoşgörü ve tolerans anlayışı dünyadaki mevcut demokrasilerin üzerinde bir demokrasi ile yaşamamızı, gül gibi geçinmemizi sağlamaktadır.

Emperyalist güçler ve onların Türkiye temsilcileri tarafından Türban'ı Türkiye'nin açmazı haline getiriyor. Farklı kültürler, farklı mezhepler bu topraklar üzerinde özgürce yaşamaktadır. İnsanların özgürlükleri, birbirlerine zarar vermedikleri ölçüde, istedikleri gibi yaşabilirler. Başörtüsü toplumun bir değeridir. Saygı gösterilmelidir. Ortada gergin bir atmosfer yokken, ortam gerdirilmektedir.

Irklar ve dinlere göre farklılıklar üzerine , ABD gibi ülkeler emperyal oyunlarını oynamaktadırlar. Toplumdaki farklılıkları kaşı, birbirine düşür, böl ve yönet işte bu emperyalizmin temel kuralıdır. ABD bölgedeki saldırgan ve sömürgeci politikalarını ancak böyle gerçekleştirebilir.Bu nedenle ülkemizdeki Amerika karşıtlığı, emperyalizmin karşıtlığı olarak ortaya çıkıyor.

ABD, Irak'ta, Kürtleri, Türkmenleri, Şiileri, Sünnileri birbirine düşürüp istediklerini elde etmektedir. Ülke bu karmaşa içinde kendi içinde hiçbir şekilde gelişememekte, bütün maddi ve manevi sömürülmesine izin vermektedir. Türban konusunda benzer emperyalist oyun oynanmaktadır.

Ekonomimiz kötüye gitmektedir. ABD nerede ise İncirlik üssünü kullanıp Suriye'ye saldırmak üzeredir. Gerekli tedbirleri alamayıp, tarımda en basit düzenlemeleri yapamayıp bir sineğe bakan yedirirken, ABD'nin gösterdiği AB havucunu her seferinde kanıp ABD'nin bize Büyük Ortadoğu Projesinde bize biçtiği rol için kullanmasına izin verirken oturup Türbanla uğraşmak yersizdir. Dinin gereği olanları yapan insanların inançları kendilerine bırakılmalıdır.

ABD'nin oyunu ile Laikliğimiz ve Demokrasimiz aşındırılmamalıdır. ABD, Irak'ı işgale yeltenmektedir; İran ve Suriye üzerinde saldırı planları yapmaktadır. Bu haberler karartılsada, Türk halkı olanları anlamakta ve bundan hoşlanmamaktadır.Türban'ı özel alanda tutup, siyasi anlamda etrafımızda olup bitenle ilgilenmeliyiz. Ülke geleceğini tartışılmalı, türban oyunlara alet edilmemelidir.

Emperyalist güçlerin hiç yoktan yarattığı Türban sorununun çözümü onlara bırakılmalıdır. Bir köşe sıkıştırılmış hükümetlerin bulacağı çözümden hayır gelmez. Türban dış güçlerce başımızı aşan sorun haline getirildiğinde, sorunun çözümü Halkımızda mevcut olacaktır. Çünkü biz farklı uygarlıkların kaynaştığı büyük bir milletin evlatlarıyız.

Emine Aksoyer

16.Haziran.2005

Sayın Aytunç Altındal İle Söyleşi

Ermeni soykırımının konuşulduğu bir ortamda Alman Başbakanın ‘‘Açık denizlerde ve parlamento da işimiz Allah'a kalmıştır'' Hakikaten işimiz Allah'a mı kaldı? Haklılık payı var mı acaba Schroder'in?

A.A.   Evet efendim önce bu sözün latincesi bu çok eski bir sözdür, bu sözün latincesi Suave mari magno yani açık denizde boğulmakta olanları kıyıdan seyretmek hoştur. O biraz kibarlık yapmış işimiz Allah'a kalmış demiş. Ama cümlenin aslı suavi mari magno yani açık çalkantılı denizde olanları kıyıda durup seyretmek hoştur.

 

Yani Türkiye açık denizlerde can veriyor boğuluyor ve batılı güçlerde Avrupa da kıyıdan seyrediyor.

 

A.A.   Boğulacak, boğulacak onlar da kıyıdan bakacaklar işin aslı bu, olay bu. Şimdi Suavi mari magno bu yani onun söylediği açık denizler meselesi bu.Şimdi efendim buradan baktığımız zaman Almanya'da Schroder zaten gelecek seçimlerde yok. Yerine gelecek seçimlerde Schroberg gelecek. Bu adam kim? Bu adam çok üst düzeyde bir Avrupa'nın kimliğine sahip çıkan grupların lideri durumunda. Merkel'le beraber ikisi bu işin içindeler.Merkel'in tavrı da zaten belli. Dolayısıyla ikisi gelecekler. Bu adam gidiyor yani. Gider. Bu adam gidiyor. Giderayak böyle laflar edilir. Hoş işte tabi biz bekliyoruz. Tabi biz destekliyoruz falan filan denir ama iş bitti. İşin aslı.Adamda bunu olabilecek en kibar en diplomatik dille söyledi. Tabi bizimkiler bunu bilmedikleri için bunu işiniz Allah'a kalmış şeklinde getirerek veriyorlar. Suave miri magno.

 

Ermeni Meselesi

 

Gelelim bu Ermeni meselesine, şimdi efendim meselenin yıllardır söylüyorum. T.B.M.M.'ne çağırdılar orada söyledim. Hatta Cumhurbaşkanımızın açıklama yaptığı gün, bu işi tarihçilere bırakalım dediği gün tesadüf bu ya ben de T.B.M.M.'de konuşma yapmaya davet edilen kişilerden biriydim. Dedim ki: bugün Cumhurbaşkanımız böyle dedi ama, bence bu olaya tarihçiler açısından değil bu olay siyasi. Bakın neden siyasi. Amerika'da senatolardan geçiyor. Dünyada hiçbir tarih kurumu kalkıpta efendim Türkiye'ye Türkler soykırım yapmıştır diyemiyor. Tarih kurumu yok ortada. Siyasi meclisler var parlamentolar işte. Meclisler var Amerika'daki eyalet meclisleri var vb..., şimdi Avrupa'dakiler de var başladı.

Dolayısıyla meclisler siyasi kurum. Tarihi kurum değil. Hala tarihçilere bırakın ya tabi ki tarihçi çalışsın, araştırsın, bulsun. Ama Ermeni Meselesi siyasi bir olay, ikincisi diplomatik, üçüncüsü kilise bağlantılı. Bu üçlü var ortada. Türkiye bütün gayretini bunlara yöneltmelidir dedik beş senedir ve Türkiye bu konuya ağırlık vermelidir. Bizim tarihçilerimiz ne getirirlerse getirsinler hanımefendi bu kabul edilmeyecek. Ben size söyleyeyim. Onlar hiçbir belge getirmeseler de dahi, bakın mesele nerede, burası işin özü çok önemli, bakın burası çok önemli. Bu olay ortaya getirilmeye Yahudi soykırımı meselesinden sonra hazırlanmaya başlandı ve dediler ki bakın İsrail kuruldu ve 60 senedir. Almanya'dan tazminat alıyor 60 senedir hala alıyor. Ha şimdi bize söylenen şu. Şimdi bunun da Fransızca bir tabiri var ama bu da diplomatik dilde yer aldığı için kullanıyorum. Kendim istediğim için kullanmıyorum.

 

‘‘Suzan ta....

 

Yani .....tan şunu söylemek istiyorum. Şurada üç milyonluk açlıktan ölen bir Ermenistan var. Şuna her sene 8-10 milyar dolar yardım edeceksiniz beyler. Yani bu 40 senede olabilir, 35 sene de olabilir, 50 sene de olabilir. O Ermenistan ayakta duruncaya kadar. İsrail nasıl 50 senedir Almanya'nın sırtından geçiniyor, Amerika'nın sırtından geçiniyor ise burada da siz bu 3 milyonluk Ermenistan'ı besleyeceksiniz. Bu adamlar aç.

Daha fazla bilgi için www.aytuncaltindal.com


 

Almanya ve Fransa'daki İktidar Değişiklikleri Türkiye'nin AB Üyeliğini Nasıl Etkiler?

Önerilen İmtiyazlı Ortaklık Ne demektir?

Türkiye'nin AB üyeliği Serüvenini Kısaca Özetleyelim.

- 6 Mart 1995'te imzaladığı Gümrük Birliği belgesi ile '' Türkiye diğer aday ülkelerden tamamen ayrıldı.'Türkiye'nin dış ticaret politikasını, egemenlik hakkından vazgeçerek' ' , tek yanlı bir biçimde AB'ye devretti. 17 Aralık 2004'te imzalanan belge ile ''Türkiye'yi müzakere süreci içinde imtiyazlı ortaklığa götürecek bütün koşullar'' , AKP hükümeti tarafından kabul edildi.

Türkiye zaten baştan beri imtiyazlı ortaklığa götürülmektedir.Fransa ‘imtiyazlı Ortaklık' önerip açıklık sergilemiştir. Almanya'da iktidara gelecek olan Hıristiyan demokratlar da ‘imtiyazlı ortaklık' demektedir. İki ülkenin ‘imtiyazlı ortaklığı' açıkça zikrekmesinin nedenleri farklıdır. Fransa'nın nedeni konuyu açıklığa kavuşturalım, ona göre konuşalımdır. Almanya'nın ki ise had bildirmedir.

İmtiyazlı Ortaklık ile Almanya'da iktidara gelecek olan Hıristiyan Demokratların Türkiye için tanımladığı AB ortaklığı, ‘ Birlik içerisinde yerinden kıpırdatılmayan, hiçbir konuda görüşü ve oyu istenilmeyen, etkisiz statü şeklindedir Birlik dışında ise yalnızlaştırılan ve Ortadoğu'da, Balkan'lar da ve İpek yolu Türki Cumhuriyetlerde yine etkisiz statü. Türkiye'den gelecek her talep ve istekde, istenecek imtiyazlar şeklindedir.

Acaba neden Fransa açık kart oynamak istemiştir. Acaba neden sadece göründüğü gibi işleri karıştırmamak adına tam üyelik oyununa bir son vermekmidir? Ne menfaati veya menfaatsizliği vardır.

Fransa 1990'da Körfez krizinden sonra kazık yedi. ABD ve İngiltere, Fransız şirketlerini bu bölgeden attılar.Yugoslavya'nın parçalanmasında ABD, İngiltere ve Almanya tarafından yürütüldü. Fransa devre dışı kaldı. Kıbrıs'ta da ABD, İngiltere ve Almanya öne çıktılar. Türkiye'de siyasette ve iş dünyasında ABD ve Almanya etkinli.

Fransa'nın imtiyazlı ortaklık deyip olayı yüzümüze vurmasının sebebi;Almanya, ABD ve İngiltere verdiğimiz imtiyazlardan yararlanırken kendisinin bir yarar sağlamıyor olmasıdır. Fransa bu yüzden Ortadoğu'da tuturabildiği hiçbir şey yok. ABD'ye yarar sağlayan Türkiye-İsrail İlişkileri, yine Fransa'ya bir fayda vermiyor. ABD'nin Fener Patrikhanesi aracılığı ile 250 milyon ortodoks'u yönetmesinden çekiniyor. Bu nedenle Chirac referandumu kullanarak Türkiye'nin hiçbir zaman tam üye olamayacağını gözümüze göstermek istiyor. Böylece Fransa'ya yar olmayan Türkiye'den diğerlerinin elde edeceği faydaları azaltmak istiyor.

Emine Aksoyer

24.Mayıs.2005

Sayfa Başı


 

AİHM Öcalan ile İlgili Kararı 12 Mayıs'ta Verecek

 

Öcalan Yeniden Yargılanırsa Ne Olur.

 

İkinci yargılama olsa bile sonuç değişmeyecektir. Yargı müebbet hapis kararı verecektir. Ancak önemli olan bu değildir. Önemli olan üzerinden ölüm korkusu kalkan ve birkez daha Avrupa desteğini alan

Öcalan'ın ne yapacağıdır. 2. Yargılanma ile Apo kendisini ‘BEBEK KATİLİ ve 30 BİN Kişinin KATİLİ olmaktan çıkarıp, Siyasi suçlu durumuna sokturacaktır. Bundan sonra engellemeler getirilsede her yaptığını siyasi şova dönüştürecektir.

 

Bu arada AB her zamanki çifte standart tavrını ile Apo'nun yargılanmasında sınırlamalar oldu diye bas bağırınıp, dünya kamuoyunun dikkatini buraya çekecektir.

 

PKK'da boş durmayacak, terörist başına destek verecek, yaz döneminde yasa dışı faliyetlerini artırarak, pek çok masum insanın canına kast edecektir. Yurt dışından yaptığı açıklamalarla yapılan son derece insanlık dışı olayları davaları için yaptıklarını beyan edecekler. AB'de kağıt üstünde kınamalarda bulunarak, desteklerini geri planda sürdürecektir.

 

Oya Oybir

11.Mayıs.2005

 


 

Yeni Vakıflar Yasa Tasarısının Takip Edilmesi Ulusal Güvenlik Meselesidir

 

Yeni hazırlanan vakıflar yasası mecliste henüz kabul edilmedi. Ama yasanın içeriğini gündemde takip edebilmek neredeyse imkansız. Zannediyorum ki kısa bir süre sonra gündemin ilk maddeleri arasına girecek olan vakıflar yasasının ulaşabildiğimiz detayları kısaca şöyle.

  1. Kiliselerin ve azınlık vakıflarının mülk edinebilmelerine imkan veriliyor.
  2. Kiliselerin ve bağlı kuruluşların dışarıdan para desteği almasına izin veriliyor.
  3. Kilise mallarının 3. şahıslara devredilmesine izin verilmiyor.
  4. Tapusu devlet hazinesine geçmiş olan azınlık vakıfları mülkleri sahiplerine devrediliyor.

Vakıflar yasasının maddelerinin etkilerini milletimiz için şöyle yorumlayabiliriz. Kiliseler zenginleşecek. Kiliselerin zenginleşmesi demek, paraya bağlı misyonerlik faliyetlerinin çok rahat yapılacağını gösteriyor. Gerçekten Müslüman olan insanın bundan korkmasına gerek yoktur.Hala çok yoğun olarak yürüttükleri misyonerlik faliyetleri ile birkaç denilebilecek azlıkta insan grubunu etkilemişlerdir. Önümüzdeki günlerde yoğunlaşacak misyonerlik faliyetlerinin en önemli hedefi ailesinden yeterli dini eğitimi alamayan iş ve aş bulamayan gençler olacaktır. Misyonerlik faliyetlerinin her ne şekilde olursa olsun ülkemizde konuçlanmasına izin vermek gelecek nesiller için gerçek bir tehlike oluşturmaktadır. Ohalde ne yapılmalıdır. Görünen o ki misyonerlerin parasal gücüne karşı para ile karşı duracak veya onları ülkemizi ele geçirecek kadar güçlenmelerini engelleyecek gücümüz yoksa bizde gençlerimizin her türlü zor koşulda maneviyatlarını koruyabilecek bir bilince getirmeliyiz. Her şey para demek değildir. En azından herkes yakın çevresini kontrol edebilir. Manevi güç muhafaza edildiği sürece, maddi güç umut ediyoruz kısaca zamanda el değiştirir.

 

Yeni vakıflar yasasını daha iyi yorumlayabilmeniz için www.aytuncaltindal.com sitesinde tv programları bölümünü tıklayın.

 

Oya Alpan

19.Nisan.2005


Sayfa Başı

Ermeniler İddialarını Kanıtlayamıyor.

 

Sözde ermeni soy kırımını ortaya çıkaran Ermeniler ve onların destekçileri 90 yıldır bu söylemlerini kanıtlayamıyor. Ortaya kanıt olacak bir belge çıkaramıyor. Türklere, bu konuda çamur at izi kalsın muamelesi yapıyorlar. Türkiye her zaman için tarihi ile yüzleşebilmiş bir devlettir. Bu sözde yalandan üzerine alınacak hiçbir şeyi yoktur. Türkiye'nin sözde soykırım iddiaları karşısında arşivlerini cesurca açması ortaya atılan iddiaların doğru olmadığının en önemli bir göstergesidir. Ancak ne yazıkki Ermeniler tarih arşivlerini açmayarak bu iddialarının arkasında duramayacağını göstermiştir.

 

Devlet Arşivleri Genel Müdürü Yusuf Sarınay
" Şimdi şunu sormak lazım, Mavi Kitap'taki belgeler o zaman gerçek idiyse niye Malta sürgünleri için kullanılamadı? Osmanlı devlet daireleri İngilizlerin işgali altındaydı, her tarafta arama yapmışlardır, mesela Osmanlı arşivlerinde İngilizler 3 yıl boyunca arama yapmışlardır Hürriyet-i İtiraf Fırkası ve Ermeniler vasıtasıyla hatta o dönemde bizzat İngiliz arşivlerine bizim arşivlerimizden belge kaçırdıklarını da biz biliyoruz ama Malta'da tutuklu bulunan insanları suçlayabilecek en küçük bir bilgi belge ortaya koyamamışlardır ". Şeklinde konuşmuştur. Bu sözde ermeni meselesinde İngilizlere ne oluyor demek lazım gelmektedir.Cevap tarihin içindedir. Başta İngilizler, Osmanlı'nın parçalanmasının önemli aktörlerinden olmuşlardır. Sözde ermeni soykırımı destekleyerek yaşadığımız zamanda da geçmiştekinden farklı davranmamaktadırlar.

 

 

İngiltere'de yayınlanan sözde ermeni soykırımının ortaya atıldığı ‘MAVİ KİTAP'ın varsayımlar asılsız çıksada, bu iddialar Türk-Ermeni ilişkilerini olumsuz etkilemektedir. MAVİ KİTAP'ın yazarı Arnold Toynbee tarafından kitaptaki iddialarının doğru olmadığı, kitabın mesnetsiz olduğu itiraf edilsede bu kamuoyuna açıklanmamaktadır.

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi, sözde ermeni soykırımı iddialarının anlatıldığı MAVİ KİTAP'ın propaganda amaçlı olduğunun kabul edilmesi için İngiliz Parlamentosu'na çağrıda bulundu.

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve CHP Genel Başkanı Deniz Baykal mektubu Genel Kurul'da imzaladı.

Mektupta, " Mavi kitabın tahripkar ve habis etkileri bugün hala devam etmekte ve Ermeni aktivistler tarafından uluslararası medyanın, siyaset adamlarının, fikir adamlarının, fikir önderlerinin ve bilim adamlarının aldatılarak Türkiye'ye karşı kin ve nefret duygularının yayılmasında etken olmaktadır ." Denildi.

6 Sayfalık mektupta, Büyük Britanya Avam Kamarası ve Lordlar Kamarası üyelerine hitaben şu çağrıda bulunuldu : " TBMM'nin tüm üyelerini oluşturan bizler, Büyük Britanya Parlamentosu ve Hükümeti tarafından, kamuoyuna, Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermenilere Uygulanan Muamele adlı kitabın, Birinci Dünya Savaşı'nda İngiliz Savaş Propaganda Bürosu tarafından hazırlanan bir propaganda malzemesi olduğunun ve sözkonusu kitapta (Mavi Kitap) yeralan Osmanlı Ermenileri'nin isyanı ile buna karşı Osmanlı Devletinin almış olduğu önlemlere ilişkin bilgilerin mesnetsiz ve güvenilir olmadığının açıklanmasını talep etmekteyiz ."

 

Evet eminizki, hükümetimizin bu çağrısına, İngiliz Parlomentosu hemen söz konusu kitabın foyasını ortaya çıkararak cevap verecektir. Bu sadece bir latifedir. Tarih boyunca yaşadığımız her olayda Türkleri suçlu ve yanlış ilan edenlerden şimdi bu konuda farklı davranmalarını beklemek saflık olur diye düşünüyorum.

Oya Alpan

14.Nisan.2005


Sayfa Başı

Dünya İklimindeki Yaşamı Tehdit Eden Değişim

 

Süper yanardağlar, robotların istilası yada terör hangisi 4 milyar yaşındaki dünya için en ciddi tehdit. önümüzdeki 70 içinde dünyanın ve insanoğlunu tehdit edebilecek 10 büyük felaket bilim adamları tarafından sayılıyor.

 

Dünyanın ve insan ırkını bekleyen felaketler zincirinin küresel ısınma ve buna bağlı oluşan iklim değişikliği. Dünyada sanayi devrimi ile ortaya çıkan hava kirliliği kavramı özellikle geçtiğimiz yüzyılda alınan birtakım önlemler ile durdurulmaya çalışıldı. İklim değişiklikleri ile mücadele alanında imzalanan en kapsamlı anlaşma olan Kyodo protokolu ABD ve Avustralya'nın katılımı olmaksızın imzalandı. 16.Şubat 2005 tarihinde yürürlülüğe giren Kyodo protokolu, sera etkisi yapan gazların yayılmalarını sınırlıyor. Ancak sera gazını en fazla kullanan ülkelerin anlaşmaya dahil olmamaları protokolun gerçekte sağlayabileceği yararları büyük ölçüde sınırlıyor.

 

Bilim adamları karbondioksit seviyesinin rekor düzeye ulaştığını sıksık açıklıyorlar son 40 yılda okyanusların sıcaklığı ortalama yarım derece arttı. Eğer sanayi alanında gelişmiş ülkelerin hükümetleri sorunla acil olarak ilgilenmezlerse atmosferdeki kirlilik artacak ve bilim adamlarına göre dünyanın sıcaklığı yüzyılın sonlarına doğru 2 santigrat derece yükselecek. Bunun sonucuna göre gıda stokları zarar görecek, sosyal sistemler çökecek, göçler başlayacak ve dünyanın pek çok yeri oturulamaz hale gelecek. Olasılığı çok yüksek olan bu senaryonun gerçekleşmesi halinde insanlığın %60'ı yok olacak.

 

Salgın Hastalıklar

 

Son yüzyılda AIDS ve SARS gibi salgın hastalıklarla mücadele eden insanlığın önünde daha da kötü hastalıkların sırada beklediği bildiriliyor. Bilim adamları Asyayı vuran kuş gribi virüsünün bütün dünyaya yayılmasını olası görüyorlar. Kuş gribi salgını ile 1918 yılında 20 milyon kişi yaşamını yitirmişti. Oysa 1.Dünya savaşında ölenlerin sayısı gripten ölenlerden daha azdı.Virüsün tekrar insandan insana yayılması durumunda dünyada insan nüfusunun %30'nun etkileneceği bildiriliyor. Bu senaryoda olasılığı yüksek olarak sınıflandırılıyor.

 

Terörizm

 

Öngörülen diğer bir tehlike ise terörizm. Güvenlik sistemlerinin terörist saldırılara eskiye göre daha açık olduğunu ifade eden bilim adamları teröristlerin toplu katliam yapmak için gerekli araç ve gereçe kolaylıkla sahip olabildiğini gösteriyor. Teröristlerin ençok şarbon ve çiçek virüsü gibi kimyasal ve biyolojik silahlarla bunu gerçekleştirmeye çalışacakları ifade ediliyor. Hızla gelişen iletişim ile bir ülkeye yapılacak terör saldırısının bir anda uluslar arası soruna dönüşebileceği kayıt ediliyor. Bilim adamlarına göre olasılığı çok yüksek olan terörizm felaketine nedeniyle insanoğlunun yüzde 20'sinin geleceği tehlike altında

 

Nükleer Savaş

 

Diğer savaşlarda olası felaketler listesindeki yerini koruyor. Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasında 1970 ve 1980 yılları arasında yaşanan soğuk savaşın ardından bu kez Ortadoğu ve Asya'da nükleer faliyetler görülmeye başlandı.Araları düzelen iki ülke imajı çizselerde Hindistan ve Pakistan peşpeşe yaptıkları balistik füze denemeleri ile karşılıklı olarak gövde gösterisi yapıyorlar.İran ve Kuzey Kore'de nükleer silah denemesi yapan ülkeler arasında uzmanlara göre özellikle Kuzey Kore her an tetikte bekliyen konvansiyonel ordusu ile yanlışlıklada olsa her nükleer bir savaş başlatabilir. Ancak getirilen sınırlamalarla nükleer silah kullanımının zorlaştırıldığı öngörüldüğünde, düşük bir olasılığa indirgenen nükleer savaş durumunda insanlığın % 80'ninin tehdit altında gireceği rakamların belirtiği gerçekler.

 

Meteor Çarpması

 

4.5 milyar yaşındaki dünyamıza her birkaç milyon yılda bir birkaç çapı km olan meteor veya astroid çarpıyor. Astronotların yaptığı hesaplamalara göre dünyanın yörüngesi ile kesişme ihtimali olan irili ufaklı milyonlarca göktaşı, yerküre için gerçek tehdit Uzmanlar insan ırkının yarısının yok olması kalanınında gerilemesi için 1.5 km uzunluğunda ve genişliğinde meteorun dünyaya çarpmasının yeterli olduğunu belirtiyorlar. Bunu orta seviyede bir olasılık olarak gören uzmanlar bunun gerçekleşmesi halinde dünyanın buzul çağını yeniden yaşayacağını ve insanoğlunun yarısının yok olacağını söylüyorlar.

 

Kozmik Işınlar

 

Buzul çağını geri getirebilecek tehlikelerden biriside süper nova yani yıldız patlamaları sonucu ortaya çıkan kozmik ışın patlaması. dünyamızın içinde yaşadığı Samanyolu galaksisinde her birkaç on yılda bir yaşanan büyük süper novalardan çıkan kozmik ışınlar uzayın değişik yerlerine dağılıyor. Dünyanın Samanyolu süper novalarının en yoğun görüldüğü sarmal kollarında yeraldığını belirten bilim adamları günün birinde kozmik ışınların dünyanın rotası ile kesişmesi durumunda buzul çağının yerküreye geri geleceğini belirtti. Düşük olarak gösterilen bu olasılığın gerçekleşmesi halinde insanlığın %40'nın yok olacağı tahmin ediliyor.

 

Robotlar-Yapay Zeka

 

İnsanoğlunun hayatını kolaylaştırmak için ürettiği robotların başına bela olabileceği de felaket senaryolarından biri. bilim adamları 2050 yılına kadar robotların insan gibi düşünebileceğini özetleme ve genelleme kabiliyetine sahip olacağını belirtiyorlar. Robotların insan aklının bir ürünü olduğunu belirten bilim adamları robotların tanı koyup hastalıkları tedavi edebilecek seviyeye gelebileceğini söylüyorlar. Bilim adamlarına göre insanoğlu ölümsüz olmak için kendisini bir robota yüklemek isteyecek .bu durum insan kavramını tehdit eden bir gelişme olarak gösteriliyor. Ayrıca insanoğlunun kendi ürettiği robotlar tarafından yönetilmesi ve hatta yok edilmesi ihtimal dahilinde.Olasılığı yüksek süper akıllı robotların istilası halinde insanoğlunun %80'ninin yok olacağı hesaplanıyor.

 

Evrim

 

Dünyayı bekleyen diğer bir tehlike ise evrim saatinin sonu. Uzmanlar doğadaki canlıların evrim saatini belirleyen teomer adlı DNA zincirinin kısalması ile kanser, alzeimer gibi yaşlılığa ait hastalıkların artabileceğini belirtiyorlar. Olasılık düşük ancak gerçekleşirse insanlığın %80'ini yok olur.

 

Volkanlar

 

Gezegenimizi şekillendiren dev yanardağlar ve mağmanın bu kez insanlığın yok olmasına neden olabileceği belirtiliyor. Her 50 bin yılda bir gerçekleşen süper volkan patlamaları meteor çarpmasının 12 katı büyüklüğünde bir etki yaratacak. Gerçekleşme olasılığı en yüksek olan bu felaketin insanoğlunun %70'nin ortadan kalkmasına neden olabilir.

 

Kara Delikler

 

Bilim adamlarına göre gerçekleşmesi en düşük felaket sonsuz boşluk yani karadelikler. Dünyanın karadelikler tarafından yutulabileceğini göz ardı etmeyen bilim adamları böyle bir durumda tüm dünyanın yok olacağını belirtiyorlar. Bir kara delikle karşılaşmak mutlak son anlamına geliyor.

Oya Alpan

24.Nisan.2005

 


 

YENİ PAPA KİM OLACAK?

ESKİ PAPA HAKKINDA BİLMEDİKLERİNİZ..

 

İlaç Şirketleri doğum kontrolüne ve kürtaja karşı çıkmayan bir Papa seçilmesi için kulis başlattı. Dünyada 1.1 milyar Katolik var. Eğer ilaç şirketlerinin istediği gibi bir Papa seçilirse bu günde 300 milyon hap üretilmesi ve yıllık 80 milyar dolarlık bir pazar anlamına geliyor. Kulis faaliyetleri, doğum kontrolüne karşı olan 2.Jean Paul'un hastalanmasının hemen ardından başladı. Doğum kontrolüne razı olan 6 kardinalin adı geçiyor. Milano Kardinali Tetramansi, Colombia Kardinali Hoyas ve Nijeryalı Kardinal Arinzi'nin seçilme ihtimali var. Eğer, doğum kontrolünü destekleyen bir Papa seçilirse 2000 yıllık gelenek bozulacak.

 

Bir önceki Papa 1.Jean Paul ancak 33 gün Papalık yaptı ve öldü. 1.Jean Paul bazı iddialara doğum kontrol haplarına sıcak baktı ve bu konuda çalışmlar yaptığı için öldürüldüğü o dönemde ortaya atıldı. Ancak Vatikan bunu doğrulamadı. 1.Jean Paul, öldüğü sırada elinde doğum kontrol haplarıyla ilgili bir dosya bulunmuş. Ancak bunun yok edildiği söyleniyor.

 

Yeni seçilen Papa “doğum kontrolüne doğrudan Katolik dini izin veriyor” demeyecek tabii. Bunu kara kaplı kitaba uyduracak. İlaç şirketleri kazanırken onlar da reform yapmış olacak. Katolik dini çağdaş bir din denilecek. Ayrıca feministlerde büyük zafer kazandıklarını belirterek, “Katolik Kilise'sini dize getirdik diyecekler. Vatikan doğum kontrolüne izin vermesi durumunda ilaç şirketleri Müslüman ülkelerde de Pazar kazanacaklar. Çünkü Papa 2.Jean Paul İran, Sudan, Yemen ve Suudi Arabistan ile 5'li takrir yapmıştı. Vatikan kullanınca, buralarda izin verecek. Böylece Pazar Katolik kadınlardan sonra Müslüman kadınları da içine katacak. Bazı kadın hakları savunucularına göre kürtaja, doğum kontrol haplarına ve prezervatife izin vermeyen Papa tarihe kadınları anlamayan biri olarak geçecek. Tarih, Papa'yı prezervatif kullanımına izin vermeyerek AIDS'in yayılmasına neden olduğu için yargılayacak Papa'nın ölümünden sonra 3 gün süreyle Vatikan içinde “susma yasağı” devreye girecek. Vatikan mensupları kesinlikle “Papa iyiydi”, “Papa kötüydü”, “Papa öldü” gibi hiçbir şey konuşamaz. Buna “susma orucu” denir. Bu gelenek Papa 2.Jean Paul için de uygulandı.

Sayfa Başı

www.aytuncaltindal.com

Aytunç Altındal

Nisan 2005


Çok Hafif Olursan Çok Kucak Gezersin

HUNCULAR.com sitesinde İngilizce yazı görmeyi hiç beklemediğinizi biliyoruz. Metini güzel dilimiz Türkçe'ye çevirme lüzumunu bile görmedik. Fakat bu metin AKAPA iktidarı için yazılmış en güzel yazılardan biri. Orjinali THE WALL STREET JOURNAL'da yayınlanan bu utanç ve ibret yazısı eğer hala akıl sahibi AKAPALI varsa onları gaflet uykusundan uyandırır inşallah.

 

Eski İstanbul belediye başkanı şimdiki başbakan Sn.Recep Tayip ERDOĞAN bildiğiniz gibi KEDİ şeklinde karikatürü çizildi diye bunu çizen hakkında tazminat davası açtırdı. Bunun üzerine bir grup çizer PENGUEN dergisinde TAYYİPLER ALEMİ diyerek bütün hayvanları Sn. Recep Tayip ERDOĞAN'a benzettiler. Bunun üzerine bu çizerlere de 40 milyarlık tazminat davası açıldı.

 

Şimdi biz diyoruz ki ‘'''''' Madem birkaç kara kalem darbesiyle yapılmış karikatürlerden alınıyorsunuz GURURLUYSANIZ, CESARETİNİZ VARSA KASIMPAŞALIYSANIZ Amerika gazetelerinde sizin oryantal kıyafetiyle çizilmiş KIVIRTAN DANSÖZ KIYAFETLİ karikatürleriniz baş sayfalarda günlerce verildi. Sn.Başbakanımız siz hepimizin başbakanısınız, size yapılan hakaret Türk milletine yapılmış hakaret sayılır. Biz istiyoruz ki Washington Post'daki karikatürünüzü çizen karikatüriste de dava açmanızdır.Bu karikatürünüz aynı zamanda Amerika ve Avrupa'da ve Arap dünyasındaki 785 dergi gazete ve afişlerde yer aldı .Lütfen avukatlarınız onlara da dava açsınlar. Çünkü buda aynı zamanda makamınıza yapılmış bir hakaret değil midir? Yoksa HOOOOOŞŞŞŞŞŞŞ mu görelim? Yoksa yoksa ecnebiler yapınca güzel mi yapıyor?????????''''''''''''

 

Sonra İnşallah danışmanlarınız ve avukatlarınız bu yazıyı okurlar da bu yazıyı yazan ROBERT L. POLLOCK adlı THE WALL STREET JOURNAL yazarı hakkında da dava açarlar.

 

TÜRK MİLLETİ UYUMA !!!!!!!!!!!!

 

 

Bu üstteki THE WALL STREET JOURNAL'daki yazının birtek tercümesi vardır.

 

‘''''''''''''''''''''ÇOK HAFİF OLURSAN ÇOK KUCAK GEZERSİN''''''''''''''''''

(Bosna Atasözü )

 

20 Mart 2005

Yonca BAYRAK

Bebek

 

THE WALL STREET JOURNAL

ONLINE

February 16, 2005-03-27

 

COMMENTARY

 

The Sick Man of Europe—Again

 

By Robert L. POLLOCK

February 16, 2005-03-27; Page A14

 

ANKARA, Turkey – Several years ago I attended an exihibition in İstanbul . The theme was local art from the era of the country's last military coup (1980). But the artist seemed a lot more concerned with the injusttices of global capitalism than the fate of Turkish democracy. In fact, to call the Works leftist caricatures—many featured fat capitalists with Uncle Sam hats and emaciated workers – would have been an understatement. As one astute local reviewer put it (I quote from memory ): ‘ This shows that Turkish artists were willing to abase themselves voluntarily in ways that Soviet artists refused even at the height of Stalin's oppression.'

 

That exhibition came to mind amid all the recent gnashing of teeth in the U.S. over the guestion of ‘ Who last Turkey?' Because it shows that a 50-year special relationship, between longtime NATO allies who fought Soviet expansionism together starting in Korea, has long had to weather the ideological hostility and intellectual decadence of much of Istanbul's elite. And at the 2002 election, the increasingly corrupt mainstrcam parties that had championed Turkish- American ties self- destructed, leaving a vacuum that was filled by the subtle yet insidious Islamism of the Jestica and Development (AK) Party. It's this combination of old leftism and new Islamism – much more than any mutual pique over Turkey's refusal tos ide with us in the Iraq war – that explains the collapse in relations.

 

And what a collapse it has been. On a brief visits to Ankara earlier this month with Undersecratry of Defense Dough Feith, I found a poisonous atmosphere – one in which just about every politician and media outlet ( secular and religious ) preaches an extreme combination of America- and Jew- hatred that ( like the Turkish artists ) voluntarily goes far futher than anything found in most of the Arab world's state- controlled pres. If I hesitate to call it Nazi-like, that's only because Goebbels would probably have rejected much of it as too crude.

 

Consider the Islamist newspaper Yeni Şafak, Prime Minister Recep Tayip Erdoğan's favorite.A Jan. 9 story claimed that U.S. forces were tossing so many Iraqi bodies into the euphretes that mullash there had issued a fatwa prohibiting residents from eating its fish. Yeni Şafak has also repeatedly claimed that U.S. forces used chemical weapons in Fallujah. One of its columnists has alleged that U.S. soldiers raped women amd children there and left their bodies in the streets to be eaten by dogs. Among the peper's ‘ scoops' have been the 1,000 Israeli soldiers deployed alongside U.S. forces in Iraq, and that U.S. forces have been harvesting the innards of dead Iraqis for sale on the U.s. ‘organ market.'

 

 

It' not much beter in the secular pres. The mainstream Hurriyet has accused Israeli hit squads of assassinating Turkish securaty personel in Mosul, and the U.S. of starting an occupation of Indonesia under the gıise of humanitarian assistance. At Sabah, a columnist last fall accused the U.S. ambassador to Turkey, Eric Edelman, of letting his ‘ethnic origins' – guess what, he's Jewish – determine his behavior. Mr. Edelman is indeed the all-too-rare foreeign-service officer who takesseriouslyhis pbligation to defend America's image and interests abroad. The intellectual climate in which he's operating has gone so mad that he actually felt compelled to organize a conference call with scientists from the U.S. Geological Survey to explain that secret U.S. nuclear testing did not cause the recent tsunami.

 

Never in an ostensibly friendly country have I had the impression of embassy staff so besieged. Mr. Erdoğan's Office recently forbade Turkish officials from attending a reception at the ambassador's residence in honor of the ‘Ecumanical' Patriarch of the Orthodox Church, who resides in İstanbul. Why? Because ‘ecumenical' means universal, which somehow makes it all part of a plot to carve up Turkey.

 

Perhaps the most bizerre anti-American story au courant in the Turkish capital is the ‘eight planet' theory, which holds not only that the U.S. knows of an impending asteroid strike, but that we know it's going to North America. Hence our desire to colonize the Middle East.

 

It all sounds loony, I know. But such stories are told in all seriousness at the most powerful diner tables in Ankara. The common thread is that almost everything the U.S. is doing in the world – even tsunami relief – has malevolent motivations, usually with the implication that we're acting as muscle fort he Jews.

 

In the face of such slanders Turkish politicians have been utterly silent. In fact, Turkish parliamentarians themselves have accused the U.S. of ‘genocide' in Iraq, while Mr. Erdoğan(who we once hoped would set fort he Muslim world an example of democracy) was among the few world leaders to question the legitimacy of the Iraqi elections. When confronted, Turkish pols claim they can't risk going against ‘public opinion.'

 

All of which makes Mr. Erdoğan a prize hypocrite for protesting to Condoleezza Rice the unflattering portrayal of Turkey in an episode of the fictional TV show ‘The West Wing.' The episode allegedly depicts Turkey as having been taken over by a retrograde populist government that threatens womens's rights.(Sounds about right to me.)

 

In the all days, Turkey would have had an opposition paty strong enough to bring such a government closer to sanity. But the only opposition now is a moribund Republican People's Party, or CHP, once the party of Ataturk. At a recent party congress, its leader accused his main Challenger of having been part of a CIA plot against him. That's not to say there aren't a few comparatively pro-U.S. officials left in the current government and the state bureaucracies. But they're afraid to say anything in public. In private, they whine endlessly about trivial things the U.S. ‘could have done differntly.'

 

Entirely forgotten is that President Bush was among the first world leaders to recognize Prime Minister Erdoğan, while Turkey,,'s own legal system was stil weighing whether he was secular enough fort he job. Forgotten have been decades of U.S. military assistance. Forgotten have been years of American efforts to secure a pipeline route for Caspian oil that terminates at the Turkish port of Ceyhan. Forgotten has been the fact that U.S. administrationscontinue to fight annual attempts in Congress to pass a resolution condernning modern Turkey for the long-ago Armenian genocide. Forgotten has been America's persistent lobbying for Turkish membership in the European Union.

 

  Forgotten, above all, has been America's help against the PKK. Its now-imprisoned leader, Abdullah Öcalan, was expelled from Syria in 1998 after the Turks theatened military action. He was then passed like a hot potato between European governments, who refused to extradite him to Turkey because—gasp!—he might face the death penalty. He was eventually caught—with the help of U.S. intelligence—sheltered in tthe Greek Embassy in Nairobi. ‘They gave us Öcalan . what could be bigger than that?' say sone of a handful of unapologetically pro-U.S. Turks I stil know.

 

  I know that Mr. Feith (another Jew, the Turkish pres didn't hesitate to note), and Ms. Rice after him, pressed Turkish leaders on the need to challengesome of the more dangerous rhetoric if they value the Turkey-U.S. relationship. There is no evidence yet that they got a satifactory answer. Turkish leaders should understand that the ‘public opinion' they cite is stil reversible. But after a few more years of riding the tiger , who knows? Much of Ataturk's legacy risks being lost, and there won't be any of the old Otoman granduer left, either. Turkey could easily become just another second-rate country: small-minded, paranoid, marginal and—how could it be otherwise?—friendless in America and unwelcome in Europe.

 

Mr. Pollock is a senior editorial page writer at the Journal.

HUNCULAR.com sitesinde İngilizce yazı görmeyi hiç beklemediğinizi biliyoruz. Metini güzel dilimiz Türkçe'ye çevirme lüzumunu bile görmedik. Fakat bu metin AKAPA iktidarı için yazılmış en güzel yazılardan biri. Orjinali THE WALL STREET JOURNAL'da yayınlanan bu utanç ve ibret yazısı eğer hala akıl sahibi AKAPALI varsa onları gaflet uykusundan uyandırır inşallah.

 

Eski İstanbul belediye başkanı şimdiki başbakan Sn.Recep Tayip ERDOĞAN bildiğiniz gibi KEDİ şeklinde karikatürü çizildi diye bunu çizen hakkında tazminat davası açtırdı. Bunun üzerine bir grup çizer PENGUEN dergisinde TAYYİPLER ALEMİ diyerek bütün hayvanları Sn. Recep Tayip ERDOĞAN'a benzettiler. Bunun üzerine bu çizerlere de 40 milyarlık tazminat davası açıldı.

 

Şimdi biz diyoruz ki ‘'''''' Madem birkaç kara kalem darbesiyle yapılmış karükatürlerden alınıyorsunuz GURURLUYSANIZ, CESARETİNİZ VARSA KASIMPAŞALIYSANIZ Amerika gazetelerinde sizin oryantal kıyafetiyle çizilmiş KIVIRTAN DANSÖZ KIYAFETLİ karikatürleriniz baş sayfalarda günlerce verildi. Sn.Başbakanımız siz hepimizin başbakanısınız, size yapılan hakaret Türk milletine yapılmış hakaret sayılır. Biz istiyoruz ki Washington Post'daki karikatürünüzü çizen karikatüriste de dava açmanızdır.Bu katikatürünüz aynı zamanda Amerika ve Avrupa'da ve Arap dünyasındaki 785 dergi gazete ve afişlerde yer aldı .Lütfen avukatlarınız onlara da dava açsınlar. Çünkü buda aynı zamanda makamınıza yapılmış bir hakaret değil midir? Yoksa HOOOOOŞŞŞŞŞŞŞ mu görelim? Yoksa yoksa ecnebiler yapınca güzel mi yapıyor?????????''''''''''''

 

Sonra İnşallah danışmanlarınız ve avukatlarınız bu yazıyı okurlar da bu yazıyı yazan ROBERT L. POLLOCK adlı THE WALL STREET JOURNAL yazarı hakkında da dava açarlar.

 

TÜRK MİLLETİ UYUMA !!!!!!!!!!!!

 

 

Bu üstteki THE WALL STREET JOURNAL'daki yazının birtek tercümesi vardır.

 

‘''''''''''''''''''''ÇOK HAFİF OLURSAN ÇOK KUCAK GEZERSİN''''''''''''''''''

(Bosna Atasözü )

 

Sayfa Başı

 

20 Mart 2005

Yonca BAYRAK

Bebek


 

Ulan!.. Bu Ne İştir?...

 

Bizim medyada dört gazete dinci bilinir: Yeni Şafak, Zaman, Milli Gazete, Vakit…. Milli Gazete, Saadet Partisi'nin yayın organıdır; AKP'yi tutsa da din iman adına eleştirir; Zaman, Fethullah,'ındır; Said-i Nursi'nin Nurculuk propagandasını yapar. Her sabah bütün gazetelere göz atmak elbette gereklidir… Fethullah Hoca, ‘naşir-i efkarı' Zaman'da, Ramazan ayının başlaması nedeniyle, uzun bir yazı yayımlamış dokunaklı mı dokunaklı, ağlamaklı mı ağlamaklı, acıklı mı acıklı… Önce –artık tanımayan kalmadı, ama- Fethullah Gülen'i bir kez daha tanımakta yarar var; Nurculuk cemaatinin Şeyhi Said-i Nursi'nin tarikatçılıkta izleyicisi Fethullah Gülen'in kim olduğunu öğrenmek kolay….Nasıl?.. Zahmete gerek yok, açarsanız yaygın ve güvenilir bir ansiklopediyi, ‘Nursi'nin maddesine bakarsınız…. ‘Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi' bu zat hakkında ne yazıyor: ‘ Risale-i Nur adını taşıyan yapıtlarıyla çağdaş uygarlığın, laikliğin karşısında yer aldı. Şeriata bağlı İslam birliğini savundu. Genelde Nakşibendilik'e dayanan ve Nurculuk diye anılan dinsel-siyasal hareketi geniş çevrelere yaydı.' ‘Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi' Said-i Nursi'yi böyle tanıtıyor…. ‘Meydan Larousse Büyük Lügat ve Ansiklopedisi' de diyor ki: ‘Said-i Nursi: Eserleri ve davranışlarıyla Nurculuk adı verilen sapkın din akımını başlatan yazar. Şeyh Sait Ayaklanması'nda sürgüne gönderildi.' Fethullah Gülen işte bu adamın müridi, fikirlerinin ‘muakkibi'… Fethullah Gülen'in mübarek Ramazan nedeniyle Zaman'da çıkan yazısını sayfalarına aktaran Vakit, büyük puntolarla başlığa şu satırları çıkarmış: ‘Amerika'da vatan hasreti çeken Fethullah Hoca, Ramazan münasebetiyle yazarken vicdanları kanatacak satırlar kaleme aldı.' Ne demiş Gülen Hoca : ‘Bulunduğum yerde benim bildiğim türden hiçbir mabet yok, muhit oldukça soğuk, uhrevilik yanları itibariyla da insanlar bir hayli donuk. Burada minarelerin o büyülü sesini duyamazsınız.(…) Bu itibarla da ben, kilometrelerce uzaklarda (…) gözlerimi kapayıp duygularımı dinliyor; kendimi ya bir Şadırvan başında, (…) ya bir kürsüde ya da bir mihrapta tahayyül ediyor ve paylaşmaya çalışıyorum orada olan bitenleri…' Hey Allah'ım sen büyüksün, bize sabır ver, çünkü insan bu gibi durumlarda ister istemez patlıyor: - Ulan..ulan.. ulan!..Bu ne iştir?.. 1.5 milyar Müslüman yaşıyor dünyada, Atlas Okyanusu'ndan Büyük Okyanus'a dek camiden, minareden, mihraptan, kürsüden, Şerefeden geçilmiyor… Sen kalk git, ne idüğü çok belli gerekçeyle Amerika'da yaşamayı canı gönülden ve de siyaseten yeğle, sonra da otur bu yazıyı kaleme alıp profesyonelce timsah gözyaşları dök!.. Gülen Hoca!.. Gel şu edebiyatı bırakalım da bana söyle bakayım, madem bu kadar Müslümansın, bu kadar hasret çekiyorsun, niçin bir İslam ülkesinde, sözgelimi İran, Suudi Arabistan, Sudan'da yaşamıyorsun da Hıristiyan Amerika'ya postu sermişsin?..

Sayfa Başı

16 Ekim 2004

İlhan SELÇUK

Cumhuriyet


ÇEÇENİSTAN MİLLİ MARŞI

Gece kurt yavrularken çıktık dünyaya biz

Sabah kükrerken aslan konuldu ismimiz

LAİLAHEİLLALLAH

 

Kartal yuvalarında emzirdi analarımız

At üstünde savaşmayı öğreti babalarımız

LAİLAHEİLLALLAH

 

Hak için, vatan için yetiştirdi analarımız

Onlara bir zarar geleceğizaman yiğit kesildik

LAİLAHEİLLALLAH

 

Biz dağların şahinleri zaferlerle yetiştik

Zorluğunve savaştan onursuz çıkmayız biz

LAİLAHEİLLALLAH

 

Tunçtan dağlar kurşun gibi erise

Hayattan ve savaştan onursuz çıkmayız biz

LAİLAHEİLLALLAH

 

Ey toprak her zerren baruttan ağlasa da

Hüzünlü bir şekilde sana dönmeyeceğiz

LAİLAHEİLLALLAH

 

Hiçbir zaman kimseye pes etmedik biz

Ecel veya zaferden biridir tercihimiz

LAİLAHEİLLALLAH

 

Yaraları ağıtlarla sararken bacılarımız

Değerli gözleri maharetle canlanır

LAİLAHEİLLALLAH

 

Kök yeriz, ot yeriz bizi açlık kıvrandırsa da

Otları sıkar içeriz suyunu susuzluk yandırsa da

LAİLAHEİLLALLAH

 

Gece kurt yavrularken çıktık dünyaya

Sadığız biz, sadık, Allah'a, halka ve vatana

LAİLAHEİLLALLAH

 

ALLAHUEKBER ALLAHUEKBER ALLAHUEKBER

 

Benim ASLAN kardeşim ASLAN MASADOV şehit oldu. Silah arkadaşları, dava arkadaşları şehitliğini teyit ettiler. ALLAH rahmet eylesin. Ne mutlu sana.

 

Bir namazlık saltanatı, musalla taşında sana çok gördüler. Aziz naşını, Rus köpekleri vermiyormuş, vermesinler. Sen iki metre kare toprağa sığacak adam değildin. Ağlamayacağım diye yemin ettin. Göz yaşı pınarlarım çok oldu kuruyalı. Seni tarihe gömsek sığmazsın. Sen bir milletin başkanıydın. Ağabeyinin CEVHER DUDOYEV'in yolundan gittin. O yol ne mutlu bir yol.

 

Takınyalı piyadeler, iki buçuk Kürtün önünde karı gibi kıvırtıyor ( Barzani, Talabani). Olmayan devletin, olmayan milletin ( Kürt ) lideriymiş gibi muamele ediyorlar Bilirsin HALİL TURGUT ÖZAL onlara kırmızı pasaport vermişti. Sana ve ağabeyine kuru bir desteyi bile dikili ağacı olmayanlar ( Özalcılar) ve işbirlikçiler ( iki buçuk kürte kırmızı halı serenler) çok görmüşlerdir.

 

Peygamber efendimiz (SAV) buyurdu, “ “ “ Küfür tek bir millettir”””

 

Rus köpeği ile Amerikan iti bir oldular. Tıpkı senaryo 11 Eylül gibi, Osetya'daki okul baskını da aynı senaristlerin işiydi.Her şeyi biliyor ve endişeleniyordu. Allah bana da senin gibi bir makam nasip etsin, ne diyeyim. Kelimeler bazen anlamsız kalıyor. Gün gelir, bunlarında hesabı sorulur. Her şey mahşere bırakılmaz.

 

Kim bilir, seni kimler kaça sattı. Bunun da hesabı sorulur.

 

 

TAKINYALI PİYADELERE VE HOOŞŞGÖRÜCÜLERE DUYURULUR.

 

Eğer ALLAH'ınız KİTABınız varsa eğer içinizde zerre kadar iman kalmışsa, eğer “RABBENA HEP BANA” diye diye işkembelerinizi doldurmanız bitti ise size teklifim şudur.

 

“Bu Aslanoğlu Aslanların çocukları, eşleri, gazilerinin ve yetimlerinin bir kısmı İstanbul'da işbirlikçiler onlara iki buçuk peşmergeye yaptıkları hürmeti göstermediler. Onları İstanbul, BEYKOZ ve İstanbul KADIKÖY Fenerbahçe stadı arkasında küçücük bir yere hapis eder gibi sıkıştırmışlar. Bu asil insanlara ve onların dul ve yetimlerine vicdanınız kaldıysa yardım ediniz. Korkmayın, çarpılmazsınız.

MÂÛN Suresi

Bismillahirrahmanirrahim

 

1. Dini tekzip edeni gördün mü? 2. Bu o kimsedir ki, yetimi şiddet ve zorla itip kakıyor. 3. Fakiri de doyurmaya teşvik etmez. 4. Vay haline! O namaz kılanların ki, 5.Onlar, namazlarından gafildirler . 6.Onlar riyakarlardır. 7. Ve zekatı da men'ederler.

 

Sayfa Başı

Oya Alpan

10.03.2005

Nahcivan


Müslüman Ülkeler Tehlikede

 

Allah'ın oğulları”grubunun yanı sıra benzeri gruplar da dünya egemenliğinin peşindedir. ABD Başkanı Bush'un çevresinde de bu tür grupların bulunmaktadır. “Günümüzde Evangelist gruplar kendilerini İsa Mesih'in yerine koyuyorlar. ABD Başkanı Bush ve çevresi, bütün Evangelist gruplar insanlığı kurtaracak olan kişiler olarak kendilerini görüyorlar. Kurtarıcılık misyonlarını öncelikle Müslüman ülkelere yönelttiler.

 

Evangelist grupların Türkiye'de de faliyette bulunmaktadır. Ama Türkiye'de beklemedikleri bir dirençle karşılaştılar. Sovyetler Birliği dağılınca o bölgede çok etkin oldular. Tıpkı Ruslar gibi Türkler'in de direncini çok çabuk kırabileceklerini düşündüler. Sovyetler çökünce 10 yılda nüfus içinde yüzde 15'e kadar yükseldiler. Ancak Türkiye'de bu oran yüzde 1'e bile ulaşamadı.

 

Kendilerini “ Allah'ın oğulları olarak adlandıran grubun Kore'yi ve Filipinleri resmen ele geçirmiştir. Kore'nin 25 yıl içinde Evangelist olmuştur. “ Dolayısıyla direnmek mecburiyetindeyiz. Hedef köleleştirmedir. Patrikhane, misyonerlik, azınlık meselesini ortaya atmaları bu oyunun bir parçasıdır. Burada amaçlanan, üniter devleti parçalayarak şehir devletçikleri haline getirmektir.

 

Sayfa Başı

Aytunç Altındal

10.03.2005


 

VATİKAN

AYTUNÇ ALTINDAL

 

Sayın Aytunç Altındal bir ‘oksidantalist' (batı bilimcisi) olarak bize önce Vatikan'ı anlatırmısınız? Nasıl yönetilir, dünyadaki gücünden bahsedebilir misiniz?

Aytunç Altındal: Vatikan için özetle şöyle bir tanımlama yapmak yanlış olmaz; İtalya'da 80 dönüm arazi üzerine kurulu dünyanın en küçük fakat en güçlü devleti. Vatikan'ın ve papalığın tarihi sayısız cinayet, entrika ve skandallarla doludur. Vatikan'da gece sapasağlam yatıp sabaha ceset olarak kaldırılmak su içmek kadar olağan bir durumdur. Vatikan şu anda dünyanın en zengin devletlerinden biridir. Vatikan uzmanı Peter Hebbletwaite'e göre ‘sosyalistçe' kurallarla yönetilmektedir. Bu bilim adamına göre, Vatikan yeryüzündeki tek ‘sosyalist tanrı-devleti'dir. Toplam bin kişiyi geçmeyen bir bürokrasiye sahip Vatikan, 2bin 500 işçisiyle, dünyadaki 900 milyon Hıristiyan'ı yönetmektedir. Topu topu 600 kişinin yönlendirdiği 900 milyon insan koşulsuz olarak Vatikan'a bağlıdır. Ve onun emirlerine tabidirler. Sadece bununla sınırlı kalmayıp bu nüfusun Vatikan'ı korumak ve zenginleştirmek gibi bir de yükümlülüğü var. Bu yükümlülüklerini yerine getirenlerin kazancı ise her Pazar günü Papa'nın onlar adına yaptığı şükran duasıdır.

Vatikan'ın servetinin tam olarak ne kadar olduğu hiçbir zaman açıklanmayan bir sırdır. Vatikan, ‘bezirgan' gibidir. Bilinen gelirleri bağışların yanı sıra her ülkedeki katolik kiliselerinden kesilen kilise vergisi, aidatlar, şirket gelirleri, hisse senedi-tahvil bono gelirleri, bankacılık ve faiz gelirleri, hediyelik eşya gelirleri ve basın yayından elde ettiği gelirler.

Basın yayın dedim, çünkü Vatikan'ın doğrudan veya dolaylı olarak sahibi olduğu yahut yönlendirdiği günlük, haftalık ve aylık olmak üzere 200'ün üzerinde gazete ve dergi, 154 radyo istasyonu ve emisyonu, 49 TV kanalı veya kablolu yayını bulunmaktadır. Bu basın yayın kuruluşlarından yapılan yayınlar 24 saat dünyayı bir ağ gibi sarmaktadır.Vatikan, Hıristiyanlığı temsil eden İsa, Meryem, azizler veya haç gibi sembolleri pazarlayarak önemli bir kazanç elde eder. Yani Vatikan'ın kendi tanrısını ve dinini en iyi pazarlayan holding olduğu apaçık ortadadır.

Gelirler konusu sadece bununla sınırlı değil. Dünyanın önde gelen birçok şirketinin hissedarıdırlar. Çeşitli ülkelerdeki gayrimenkullerin yanı sıra birçok bankanın ortağıdırlar. Tekstil, gıda,enerji,inşaat ve turizm gibi birçok sektörde kar getiren yatırımları vardır. AB içerisinde Vatikan'a bağlı olarak çalışan ‘Katolik Tekstil Sanayicileri Birliği' de onun çıkarlarının yöneticisi durumundadır.

Özetle 200 milyon nüfuslu ABD'de sadece Washington'da 250 bin devlet çalışanının bulunduğu düşünülürse, Vatikan mucizesi daha iyi algılanır. ‘Dualar ve Emirleri' ihraç eden bir devletin dünyanın en kalabalık nüfusunu yönetip, dünyanın en zengin devletlerinden biri olabilmesi başka nasıl tanımlanabilir.

Peki Vatikan yönetimi, Türkiye'ye karşı nasıl bir bakışa sahip?

Aytunç Altındal:1965 yılında tamamlanan 2.Vatikan Konsili'nde alınan kararlar çerçevesinde Vatikan, Türkiye başta olmak üzere Ortadoğu'da ve Türk Cumhuriyetlerindeki faaliyetlerine hız verdi. Kendi yayın organlarında ‘Müslüman Kürtleri' savunur pozlarında Türk Silahlı Kuvvetleri'ne ağır hakaretler yağdırmaya başladı.

Örneğin Papa'lığın resmi görüşlerini yansıtan yayın organı ‘The Catholic World Report' isimli dergide, 1995 yılından itibaren Türkiye'ye yönelik hakaret ve suçlamalar yer almaya başladı. 1995 yılında yayınlanan ilk haberde Türklerin, Kürtleri, Ermenileri ve Hıristiyanları öldürdükleri anlatılıyordu.

Aslında bu bakışı uzun uzun anlatmak gerekiyordu ama biz konuyu özetleyecek olursak daha doğrusu Vatikan'ın bir röntgenini çekecek olursak; Vatikan'ın arşivinde Osmanlı'nın yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti'ne ilişkin birçok belge ve sır vardır. Ancak bunlar açıklanmamaktadır. Bir çoğumuzun Celal Bayar olayından anımsadığı ve ‘Türk Dostu' olarak bilinen Papa 23.John, Türkiye'de bulunduğu yıllarda hiçbir zaman Türkleri sevmemiştir. Onun seviyorum dediği Türkler azınlık Türkleriydi. Müslüman Türkler değildi. Vatikan demokrisi ve insan hakları gibi içerikleri boşaltılmış sloganları kullanarak Türkiye'deki her türlü bölücülük akımını desteklemektedir. PKK ve Kürtçülere destek verirken Abdullah Öcalan'ın idam edilmemesi için yoğun çaba harcamıştır. Kısacası terörizme karşı olduğunu ifade eden Vatikan, Türkiye'ye karşı çifte standart uygulamaktadır. Özellikle Kürtlere yönelik bir Hıristiyanlaştırma programı vardır. Bu çerçevede 1992 yılından itibaren Kürtçe İncil basımı ve dinsel propaganda faaliyetlerine hız verilmiştir.

Türkiye, Ortadoğu ve Türki Cumhuriyetlerde sürdürmekte olduğu misyonerlik faaliyetlerine bazı İslamcı çevreleri de çekmeyi başarmıştır. Burada Vatikan'ın turizm ve inşaat sektörlerinde Türkiye'de ortaklarının olup olmadığı, İspanyol şirketlerinden başlamak kaydıyla incelenmeli.

Vatikan İstanbul Fener Patrikhanesi'nin ‘devlet içinde devlet olmak' arzusunu desteklemektedir. Ve Türkiye'nin AB'ye girmesine kesin karşıdır. Burada 2000 yılında Papa'nın yanına Ermeni Patriği 2. Kaekin'i alarak yaptığı '20.yüzyılda gerçekleşen tüm soykırımların sorumlusu Türklerdir' şeklindeki açıklamasını hatırlamakta fayda var.

Türkiye'de Fener Rum Patriği Bartolomeos'un gündeme getirdiği ‘ekümeniklik' iddiası ve ekümenizm hakkında neler düşünüyorsunuz?

Aytunç Altındal: Ekümenik kavramı Türkiye'de son birkaç yıldır, sizin de belirttiğiniz gibi Patrik I. Bartolomeos'un kendisini ‘Konstantinopolis Ecümenical Patriği' olarak lanse etmesiyle tartışılmaya başlandı. Her şeyden önce ‘Ekümenik' kavramı Hıristiyan aleminde belirleyici rol oynayan bir üst kavramdır. Hıristiyanlığın kuruluş dönemi sayılan ilk 3 yüz yılda kilise babaları, ekümenik kavramını, bugün kullanılan ama bambaşka bir anlam taşıyan ‘ekonomi' kavramıyla karşılıyorlardı.

Günümüzde de Katolik Kilisesi, her türlü resmi belgede ekonomi kavramını, iktisat anlamında değil de ‘Ekümene' yani ‘tasarruf alanı' anlamında kullanmayı sürdürmektedir. Yani günümüzde bir bilim dalı olan iktisat, Hıristiyanlığın temel kavramı olan Grekçe ‘Ekümene' kavramının dünyevileştirilmesi halidir.

İlk kez İsa'dan sonra 115 yılında öldürülen din adamı Antakyalı Ignatius tarafından kullanılan Economy-Ekümene kavramı, diğer din adamlarına göre de ‘ilahi iradenin evrensel tecellisi ve beratı; ev halkının yönetilmesi, Onların İsa'yla bütünleşerek ölümsüzleşmesi ve İmanın evrensel yönetimselliği gibi anlamlara geliyordu. Bu dönemde şekillenen ekümenenin İslamiyet'teki karşılığı ise Dar'ül İslam'dır. Zamanla da ekümene ‘Sürekli Yerleşim Planı' bir tür Hıristiyan Habitat'ı anlamında kullanılmaya başlandı.

Günümüzde hareketin merkezi İsviçre'dir ve Cenevre'de etkili olan Protestanlık'ın ‘kalvanist' kanadının yönlendiriciliğindedir. Almanya'da da Protestan kiliselerin yönlendiriciliğinde olan Ekümenik ‘Tanrısal Strateji' anlamında kullanılmaktadır. Bu stratejinin günümüz dünyasında etkiliolan 3 uluslar arası temsilcisi vardır. Avrupa İşbirliği için Ekümenik Komisyon (ECEC), Dünya Kiliseler Konseyi (WCC) ve Avrupa İşbirliği İçin Hıristiyan Sorumluluğu Komitesi (CCREC), ekümenik kavramını doğrudan doğruya bir ideoloji ve dünya görüşü olarak, benimsetilmek amacıyla kullanılmaktadır. Özetle Katolikler de dahil olmak üzere Ekümenik Hareket, Hıristiyanların kendi içlerindeki bütünleşmeyi öngörmektedir. Buna da ‘Ekümanikalizm' denir ve Fener Patrikhanesi de bu ideolojinin Ortodoks temsilcisidir.

Peki Ekümenizm'in hedefi nedir?

Aytunç Altındal: Tabi ki ilk hedef Hıristiyanlaştırmak. Hıristiyanlığa ve çağımızdaki güçlü Ekümenizm Hareketi'nin yönlendiricilerine göre, Yahudiler ve Müslümanlar ‘Doğru Yolda Yanlış Adımlar Atan' iman sahibi insanlardır. Bunları ‘Ekümeneye' kazanabilmek için Hıristiyanlaştırmak ilk hedeftir. Onlara göre Batı'nın istediği ölçülerde ve koyduğu normlar çerçevesinde ‘Laikleştirilmiş' ve böylelikle de ‘Nötralize' edilmiş olan bazı Müslüman ülkeler bu ‘Geçiş Dönemlerini' tamamlamak üzeredirler.

Bu ülkelere yapılacak yoğun misyonerlik faaliyetleri ve Evangelization günümüzde, ‘Ekümenik Hareket' in olmazsa olmaz ön koşuludur.Oysa Trinite'nin üstünlüğünü savunan Ekümenistler, Müslüman ülkelerinde bir direnişle karşılanmakta ve sadece yoksul kırsal alanların teröre maruz kalmış kesimlerinde yaşayan yurttaşların ve büyük kentlerin kökünden kopartılmış gençlerin arasında etkili olabilmektedir.

‘Gümrük Birliği' içine alınarak ehlileştirilmiş olan Türkiye'nin Müslüman Halkı Ekümenizm'in çeşitli kılıflar ve maskelerle ortaya çıkacak olan formlarından çok etkilenmeye adaydır. Türkiye'de yaşayan mütedeyyin Müslümanlar önümüzdeki yıllarda çok yoğun bir Hıristiyanlaştırma kampanyası ile karşı karşıya kalacaktır. Bu kampanya çok hızlı bir şekilde başlamış ve örneğin İstanbul ve İzmir'de onlarca ‘Ev Kilisesi' yasalara aykırı olmasına karşın açılmış ve binlerce Türk. Hıristiyan dininin çeşitli kiliselerine katılmıştır.

Son olarak ‘Diyalog' ve ‘Hoşgörü' yaklaşımıyla ilgili görüşlerinizi de alabilir miyiz?

Aytunç Altındal: Bu soruyu yanıtlamadan önce OPUS DEI (Tanrı'nın işleri) adlıgizli örgütü anlatmak gerekir. Bu örgüt 1928 yılında Madrid'de Papaz Jose Maria Escriva tarafından kuruldu. Escriva, bu örgütü Katolikliğe sadık , laik iş ve meslek sahiplerini bir araya getirerek Papa'ya Vatikan dışından destek olacak varlıklı ve eğitimli elit bir kadroyu oluşturmak amacıyla kurdu.

Kısa sürede başarılı da oldular. Doktorundan işadamına, gazetecisine, mimarına kadar birçok insan OPUS DEI için çalışmaya başladı ve çeşitli ülkelerdeki meslektaşlarıyla da ilişkiler kurdu. Bu ilişkileri sağlayabilmek için de biri ‘Diyalog' diğeri ‘Hoşgörü' olmak üzere iki anahtar kavram seçtiler. Nitekim kendisini uygar, barışsever ve eşitlikçi demokrat kabul eden hiçbir aydınının bunlardan sakınması mümkün değildi.

Bu gizli örgüt bu kavramları kullanarak birçok ülkede konferanslar seminerler ve toplantılar düzenledi ve doğal olarak dayanışma grupları oluştu. OPUS DEI'nin halen dünyada 428 üniversite ve sayısız okulu vardır. Bazı yabancı araştırmacılar ‘Tanrı'nın İşleri' isimli bu örgütü ‘ Ahtapotun İşleri' olarak isimlendirmektedir de.

OPUS DEI, gittiği her ülkede ilkin mesleğinde çabuk yükselmek isteyen hırslı, yerleşik ve ahlaki değerlere önem vermeyen şahışlarla , kendilerini çok önemseyen fakat nedense adlarını duyuramamış aydınları avladı. Özellikle basın ve TV'de bunları destekledi. Ve adlarının duyurulmasını sağladı. Sonra da bunları kullanarak ülkede her istediğini yaptırır hale geldi. Günümüzde bu gizli örgütün tuzağına düşmüş ‘Diyalog ve Hoşgörü'den yana birçok gazeteci ve aydın vardır. Bu şaşkın ördekler kiminle yatağa girmiş olduklarını iş işten geçtikten sonra anlayamayacak kadar bağımlı hale geldi.

Halen Vatikan'ın en önemli kurumlarından biri olan ‘Hıristiyanlık Dışı Dinler ve İnançsızlar Bakanlığı'nı elinde tutan örgüt, bu kurum aracılığıyla özellikle Müslüman ülkelerle ilişki kurmuştur. Türkiye'de de OPUS DEI ‘yle iş ve ticaret birleştirmeyi öngören Ekümenizm Hareketi'ni desteklemektedir.

Sayfa Başı

Şubat 2005


VATİKAN'A BAŞPAPAZ ( PAPA) SEÇİMİ

Bölüm I

Vatikandaki baş papaz geçen yıl ağır bir hastalık dönemi geçirmişti. Bildiğiniz gibi katolik baş papazları ancak öldüklerinde çekilirler. Parkinson da dahil olmak üzere pek çok hastalığa sahip olan Karol Wojtyla (namı diğer 2.John Paul) kolay kolay da iyileşeceğe benzemiyor. Ama ne olursa olsun “Papa'yı insanlar değil, Kutsal Ruh seçmektedir.” Sırf bu yüzden bütün katolikler akli melekelerini yitirse bile Papa'larını sonuna kadar bağlıdırlar.

Kısacası bizim diyalogçuların, entellerin, dantellerin, işbirlikçilerin savunduğu sözde demokrasi, Vatikan'da işlemez.

Şimdi biraz fikir jimlastiği yapalım.

Başpapaz vefat edince kardinaller “sistine” kilisesine hapsedilecekler ve kendi aralarından bir papaz seçeceklerdir. Yine katolik inancına göre Papa'yı insanlar değil, Kutsal Ruh seçmektedir. Ama seçerkende kardinalleri kullanmaktadır. Bu yazdığım satırları, bir katolik yazsa, ne olurdu biliyormusunuz????? Hemen söyleyeyim AFOROZ edilirdi. Çünkü 607 yılında alınan karara göre Papa ölmeden Onun yerine kimin geleceğini tartışmak bile dinden atılma sebebi ve büyük bir yasaktır. İnanması güç gelebilir ama bırakın ölmeden önce yerine geçecek insanın tartışmasını yapmak, öldükten ancak 3 gün geçtikten sonra bu konuyu açabilirsi