HUNCULAR

 


Politika - Siyaset  
  1. Papa'yı Ülkemize İstemiyoruz
  2. Sömürge Devlet Bile Böyle Yönetilmez Oktay Sinanoğlu
  3. Gazi Üniversitesindeki Ermeni Konferansı Özetleri
  4. Sn.Doğu Perinçek'in G.Ü.Ermeni Konferansı Konuşması
  5. ATATÜRK'ÜN TANIMLAMASIYLA "BİR FESAT ve İHANET ODAĞI" OLAN FENER RUM PATRİKLİĞİ ve ETKİNLİKLERİ
  6. ABD Ortadoğu'da Ne yapmak İstiyor
  7. Ortadoğu'da Son Durum
  8. Hükümet, ABD'ye Niye Ayak Sürüyor? Ufukta Seçim Göründü
  9. Erken Seçim Olabilir
  10. Türkiye Son On Yılını Yaşıyor
  11. Türkiye-ABD İlişkileri Hakkında Bazı Hatırlatmalar
  12. Kıbrıs Planı
  13. Casusluk ve İstibaratçılık
  14. Deveye Sormuşlar: "Boynun Neden Eğri?" O da Demişki "Nerem Doğru?"
  15. Sende mi Brütüs
  16. Tayyip'in Üç Silahşörleri
  17. Asırların İntikamı
  18. Musa'nın Necip (!) Evlatları Bilsinler Ki
  19. Amerika Irak'ta Ne Yapmak İstemiyor?
  20. Siyasetin Kel Aliçoları

 


Aytunç Altındal

Fener Rum Patrikhane'sinin marifetlerini ve iktidarın gelişmeler karşısındaki tavrını değerlendirdi.

 

Patrikhane'ye karşı başlatılan kampanya Yunan Hükümeti ve basını tarafından kışkırtma olarak değerlendirildi...

Kışkırtılmış olsa ne olacak? Farzedelim ki ben kışkırttım, organize ettim. Her gün sen Batı Trakya'da ne yapıyorsun? Adam Yunanistan'dan çıkıp Türkiye'ye döndüğünde, sen onun vatandaşlığını kaldırıyorsun. “ Siz Türk değilsiniz Müslümansınız ” deniliyor. Bu kışkırtma değil mi? Kenan Evren'e “Yunanistan NATO'ya dönsün” diye akıl veren İlter Türkmen'di. Ve aynı İlter Türkmen bugün patrikhane konusunda şunları söylüyor: “patrikhanenin ekümenikliği meselesi bir komplo teorisidir.” Ve “Türkiye'nin bütün yapacağı iş, patriğin kullandığı ekümenik sıfatını görmezlikten gelmektir” diyor. Şimdi bu mason kafasıyla, bunu görmezlikten gel, bunu boş ver , onu sallama, diyerek nereye varılır.

 

Bir de Galataport konusu var... ve Haliçport

Galataport'u almış. İsrail'e götürecek hali de yok. Ama yarın öbür gün gelip oraya yerleşecek ve “ bu toprak benimdir. Benim hukukum geçerlidir.”diyecek. Tıpkı İsrail'in Filistin'de yaptığı gibi. Şimdi bizim uyanıklar diyor ki: “alıp cebine koyup mu götürecek.” Elbette ki hayır, alıp cebine koyup götürse işimiz daha kolay, daha rahat olacak. Hiç değilse “parasını verdi alıp götürdü” diyebileceğiz. Ama adam gelecek 5-10 sene sonra “bu toprak benim ve benim yasalarım geçerli” diyecek. Zaten değişiklikler yapılıyor. “Siz de AB'ye zaten gireceksiniz meselesiyle Türkiye gidiyor. Dava burada. Galataport bittiği zaman iki sene sonra oraya bir tek Türk dahi giremeyecek. Kimi istiyorsa onu sokacak. Birçok bahane uydurarak Türkleri sokmayacak. Üstelik senin polisini bile sokmayacak. Şimdi hiç kimse farkına varmıyor. Tama Galataport verildi. Ama asıl önemli olan sıradaki Haliçport. Haliç'ten Deniz Kuvvetlerini çıkardılar ve tam Fener Rum patrikhanesinin karşısı, mücavir alan. “Efendim burayı da satıyoruz.” denilecek ve ABD pasaportlu iki tane Yunanlı veya Yahudi gelip bastıracak 250 milyon doları ve satın alacak.

 

Kıbrıs patriğinin 10 Kasım'da seçilmesi ne anlama geliyor?

Bu doğrudan doğruya Mustafa Kemal Paşa'ya yönelik bir intikam meselesidir. Kendisi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Türkiye Cumhuriyeti olan bu kişi, “10 Kasım'ın ne anlama geldiğini bilmiyorum. Hayır, anlamamıştım” diyemez. Mustafa Kemal Paşa, ekümenik veya patrik olmasını kabul etmeyen kişiydi. Onun ölüm yıldönümünde intikam duygusuyla böyle bir toplantıyı gündeme getirdi.

www.aytuncaltindal.com

 

 

 

GAZI UNIVERSITESINDEKI ERMENI KONFERANSI ÖZETLERİ

 

KONFERANSIN KISA BİR DEĞERLENDİRMESİ (Daha çok bilgi için www.turkishforum.com tıklayınız.)

 

Sabahki ilk oturumda Senol Kantarci siperde duzenli bir ordu halinde
uniformali, ciddi sekilde ates acan Ermenilerin resmini gosterdi.  Hem de tehcir karari filancikmadan cook once.  Kime ates ediyorlar saniyorsunuz? Benim dedem 1916 da vurulmus.  Eger 1912 de sehit olduysa hedefteki sizin dedeniz veya nineniz olabilir...

Baska bir karede siper kazicilarinin resmi, baska bir karede mermi fabrikasinda calisan coluk cocuk.  Hani bizim Cumhuriyet Mucadelesini tarif eden kitaplarimizda olan tipte resimler.  Yani bizim mazlumlar Kurtulus Savasi vermisler, fakat kaybetmisler.  Simdi AB maceramiz yeniden kazanmak hulyasi sogmus.  Baska bir konusmacinin dedigine gore belirli bir sinirlari olmadigi icin, azinlikta olduklari topraklara goz diktikleri icin ve yayilmis vaziyette oturduklari icin kaybetmisler.  Senol Kantarci bu resimleri bana gonderince ben de size gonderirim.

Arkasindan Vahdet Kelesyilmaz diye bir genc cikti.  Teskilati Mahsusa uzmaniymis.  Bu konuda yazilanlarin yarisindan cogunu ben yazdim dedi. Bilgi Universitesinde Teskilati Mahsusaya atip tutanlarin hic birisi bana sormadi.  O konferansa katilma ricam da reddedildi.  Dinleyici olarak bile almadilar beni dedi. Herhalde bir korktuklari vardir.  Bu gencin konusma stili Hrant Dinkinkine benziyor.  Onun gibi bagirarak, tane tane konusuyor. Akli basinda, detaylarda bogulmadan sonucu cekinmeden soyledi.

Dogu Perincekin oglu Mehmet Perincek konustu. En cok soru ona yoneltildi, iyi cevap verdi, hic bir laf altinda kalmadi.  Bir hanim kalkip gozlerinden operim diye iltifat etti. Fikret Adanir ona su soruyu yoneltti; 'demek ki Ermeni arsivleri kapali degil, cunku siz belgelerinizin Ermeni arsiv numarasini bulmussunuz' diye soru yoneltti.  Megerse akillimin haberi olmadan Ermeni arsivlerinin bir kisminin kopyasi Rusyaya goturulmus.  Ermeni arsivi numarasi yanina bir damga basip kendi numaralarini vermis Ruslar.  Fikret Adanir bir seyler ogrenmistir insallah bu konferanstan.

Hikmet Ozdemir'in Adanir'la uzun uzun konustugunu gordum.  Bilhassa yabanci misafirlerin yaninda rehber olacak, yabanci dil bilen bilim adamlarimiza ihtiyac var ki bilgi alis verisi olsun. Yuksel Bey Guenther Lewy nin yaninda oturdu, bu gorevi cok iyi yaptigina eminim.  Inanc Atilgan da Isvicreli eski parlamenterle gorusmek isteyenlere tercumanlik yapiyordu, filan...  Eveeet, butun konusmacilarin cok bilgili oldugu muhakkak.  Ben onlari hatiplik yonunden inceledim.  Gencler gunumuzdeki asil problemi goruyor, yaslilar ise tarih dersi veriyor, belgeyi anlatiyor.  Tarihe de ihtiyacimiz var, ama asil fili fil olarak goren Dr. Ali Guler adli Emekli Albay (ART TV) idi.  AB kapisinda dilenmemize bagladi herseyi.  Bir de Aytunc Altindal adli arastirmaci yazar daha once kimseden analizini duymadigim, bes ana kitabin (Lepsius gibi) tutarsizliklarini anlatti.   Konusmasi iyiydi cok ta zekiydi. ( Sn. Aytunç Altındal'ın Ermeni Konferansındaki konuşmasının metnini daha sonra www.subrosa.com.tr sitesinde bulabilirsiniz . )

 

Sömürge devlet bile böyle yönetilmez

Prof. Dr. OKTAY SİNANOĞLU:

ABD'de bana “Sen Avrupalısın” derler. Ben Asyalıyım diye böbürlenirim. Avrupalı olmamak, Avrupa'ya bulaşmamak bir şereftir.

Sömürge devlet bile böyle yönetilmez

Yabancı dille okullarda sürekli bir artış var. Türkçe bilim dili olamaz mı?

Bunu diyenler ilkokuldan başlayarak mesleğe atılıncaya kadar birçok dalları yabancı dilde öğrenip, yabancı okullarda öğrendikleri bilginin Türkçesini hiç görmedikleri için böyle yanlış bir kanıya kapılan kimselerdir.
Atatürk'ün 1935'te örnek olsun diye yazdığı Türkçe geometri kitabından bu yana Türk bilim ve teknik dili her dala yetecek kadar gelişmiştir. Çünkü Türkçe son derece türetme gücü olan, yabancı dil uzmanlarının bile hayran kaldığı bir dildir. Kendi çalışmalarımda kimyanın bazı en yeni konularını, yaptığım yeni araştırmaları, hep Türkçe olarak açıkladığımı belirttim. Çünkü Türkçenin matematik gibi olan özel yapısı, buna çok elverişli.

Otobüste derin kimya
Kimya dediniz de bunca çalışmaya nasıl vakit buluyordunuz?

Buraya (Beşiktaş'a) gelirken neyle geldim? Vapur ve tramvay ile geldim. Keza otobüste giderken trafik sıkışıklığı falan beni pek ilgilendirmez. Ben böyle yolculuklarda ne derin matematikler yuttum. İlk durakta bindiğim için de oturabiliyordum. Hatta birkaç kere farkında olmadan son durakta indim. Kadıköy'den biniyorum. Elimde derin matematik. Ara sıra etrafa bakıyorum. Şaşırıyorum insanlar böyle oturmuşlar veya ayakta etrafa bön bön bakıyor. Nasıl boş durabiliyorlar anlamıyorum. Hani bir şey düşünseler o da değil. Neyse, bir keresinde kitaba dalmışım; derin bir matematik konusuna. Otobüs Çağlayan'a gelmiş. Orada inmem lazım ama ben kitaba dalmışım. Otobüs son durağa gelmiş. Şoför son durak deyince fark ettim. Mecburen inip oradan taksiye bindik geri döndük.

Amerika'da eğitim gördünüz. Ama yıllar öncesinde Amerika'nın dişleri dökülmüş durumda diyordunuz. Oysa şimdi özellikle yöneticiler arasında bir hayranlık var.
Bunu yıllar önce kaç kez söyledim. Bir kere de Yeniçağ için söyleyeyim. İnanın o Amerika'dan gelen ve bize emir yağdıranları benim Amerika'daki büroma sekreterim dahi sokmaz. İçeriye dahi giremez. Niye onlardan çekiniyoruz. Biz Türk'üz, onlar bizden çekinsin.

Komplo teorisi değil mi?
Bu anlatılanlara komplo teorisi deniliyor. Buna ne diyeceksiniz?

Bir ülke topla tüfekle bitirilmez. Top tüfek falan askeri malların ticareti içindir. Bu işler beyinlerin ve zihinlerin böyle fethedilmesiyle fethedilir. Bu tür savaşta kelimeler çok önemlidir. Durup dururken bir yerlerde bu işin uzmanları bir kelime icat ederler. Durup dururken bir milleti veya bütün Müslümanlığı tek kelimeyle öcü gösterirler. Basın yayınla öyle ayarlarlar ki, her gün Pavlov'un köpekleri gibi dünya kamuoyunda haklılık kazanırlar. Irak'a karşı, Afganistan'a karşı Kosova'ya karşı saldırılar hep bu şekilde olmuştur. Birer kelimeyle bu işler yapılır. Dünyayı asıl idare edenlerin düşmanlıklarını anlayıp da birileri karşı çıkınca bunları susturmak için de karşısına bir kelime icat ederler.

Komplo teorileri türü söylemler de bu tür icatlardandır. Şimdi çok şükür bize bunu söyleyemezler. Birisi çıkıp benim ispatlı belgeli açılamalarıma komplo teorisi desin duman ederim. İşin esasını ben biliyorum.

Gözden ciğer muayenesi
Siz nasıl bu kadar kendinize güveniyorsunuz?

Bir insanın milli hassasiyetini ve samimiyetini görür girmez anlarım. Gözden ciğer muayenesini tıbben keşfetmiş olan biriyim. Bu sahte sağcıdır, bu sahte solcudur. Bu sahte laiktir. Bu sahte Atatürkçüdür, bu falanca gizli cemiyet üyesidir. Hatta gözüm alıştı kaçıncı derecedir onu bile anlıyorum. Bu durumda Türkiye'de hiç olmazsa insanların maneviyatını kurtarmak, gönüller için uğraşmak lazım. Kurtuluş savaşı artık gönül kazanmayla olur. Böyle olmalıdır diye yazıyorum. Herkes başkasından beklemesin. Herkes tanıdığı on kişiyi düşünsün. Türkiye'nin hiçbir yerinde hiçbir kesiminden on kişi çıkmıyor. Düşünün benim Türkiye'de tanımadığım yok. Her türlü kesimden. Sağlamı kaç kişi? Onun için insanlara sağcı solcu laik falan diye bakmayın. Milli davaları geleceğimizi belirleyecek davaları önüne koyduğunuz zaman ne yapıyor ona bakın.

Bu vasfa sahip kaç kişi vardır sizce?
Önce bir bozukları sayayım dedim, bitmeyince şöyle matematiksel düşündüm. Neyse sağlam olan haysiyetli şerefli, insanlık düşmanı olmayan düzgün bir insan saymaya başladım. Bir iki üç... Bitti. Niye söylüyorum bunları? Benim şahıslarla hiçbir işim yok. Hepsine acırım. En melanetine bile acırım. Yani bunlar üç kuruşluk menfaatler için çoluk çocuğunun da istikbalini satarak, atalarının ruhunu da muazzep ederek üç günlük dünyayı hem kendilerine hem etrafına zehir ediyor. Ama burada üzerinde durmak istediğim esas konu, bu samimi kimselerin de en büyük noksanı kibirli olmaları. Burunları bir havada bir havada şaşırıp kalıyorsunuz.

İnsana faydalı olmak için
Bunun bir orta yolu ok mu?

Bizim formülümüz, düsturumuz akıl artı bilimdir. (Akıl + bilim) bu ikisi olmazsa, bir kuşun iki kanadından biri olmaz demektir. Zümrüd-ü Anka'nın iki kanadı olmaz ise uçamaz. Bunun birisi akıl kanadı, birisi gönül kanadıdır. İnsana bu iki terbiye lazım. Aklı geliştirmek için bilim. Bilimi geliştirmek için akıl. Matematik formül o.

Kibirlenmemenin yolu nedir peki?
Türklerin ta Uygurlardan beri gönüllerinde var olan mutasavvıflığa yönelmektir. Yani gönül terbiyesine ulaşmaktır. Tasavvufi terbiye ile insanları insanlaştırmak lazımdır. Bunu tarihte ilk kez Türkler yapmıştır. Gönül terbiyesi olmayanın makam mevki sevgisi artar. Bu da o kişiyi ve onun maiyetini felakete götürür.

Siyaseti istemiyorum?
Peki siz, bir gönül adamı da olarak, siyasete girmeyi hiç düşünmediniz mi?
Otuz yıldan beri en yüksek görünen mevkilere kim geldiyse evelallah hepsini, şahsen teke tek tanımışımdır. Şimdi bizim mutasavvıf ruhumuzu anlamadıkları için zaman zaman çok büyük mevkiler teklif etmişledir. Biz de hep gülmüşüzdür.

Niye?
Bir kere, kendi tarafından bir kalesine dahi sahip olamayacak duruma getirilmiş, bütün kalelerine girilmiş, -bu arada Atatürk'ü de analım.- bir ülkede siyasete girmeye çalışmak yabancının kölesi olmak oradan verilen emirleri yerine getirmeye razı olacak tıynette birisi olmayı kabul etmek demektir. Estağfurullah haşa. Böyle bir duruma düşmekten Allah bizi koruduğu için de şükürler olsun. Bana kaç fırkadan (kaç siyasi partiden) birinci sıradan koyalım falan filan diye teklifler gelmiştir. Ben orda ne yapacağım? illetvekilinin mecliste söz hakkı var mı? Orda söz hakkın bile yok. Ben işte dışarıda rahat rahat gazel atıyorum. Böyle dediğimde de bana demişlerdi ki: “İşte lojman sahibi olursun, tabancan olur, ömür boyu maaş alırsın, çoluğun çocuğun...” dedim ki, “onların hepsi sizin olsun. Çünkü bana o üç aşk yeter.”


Sevr yeniden mi dayatılıyor?
Papa'nın gelişi ile İstanbul'un Vatikanlaştırılması arasında bir bağlantı kurar isek?
Papa yeni Bizans için geldi. Biz otuz senedir bunu söylüyoruz. Zaman zaman soruyorlar “Sevr mi dayatılmaya çalışılıyor?” Bunu söyleyenler amma iyimser. Kardeşim Sevr anlaşmasında ortada ufacık bir parça var Türklere ayrılan. Şimdi Türk'ün adı sanı olacağı da yok. Toptan bitiyor. Balkanlar'da bir tane Türk kaldı mı? Hiç olmazsa oralardakiler mücadele ederek çekilmişler. Şimdi nasıl kaybediyoruz? Millet gönüllü olarak çeşitli fırkaları başa getirerek bunları yaptırıyor. Bir önceki üçlü teslis hükümeti, sağlı sollu ittifak o zaman gizli kanunlarla daha doğrusu bir yerlerden geliyordu ve 550 kişi üçlü hükümetzamanında metni görmeden imza sayfasına imzayı basıyordu. O kanunlar öyle çıktı.

Hangi kanunlardan söz ediyoruz?
Uyum yasaları denen kanunlardan. Siz yabancıya toprak satılmasıyla ilgili kanundaki maddeleri biliyor musunuz? Adam geliyor, beğendiği araziyi istiyor. İster tarla olsun, ister maden toprağı. Öyle ayırım falan yapılmıyor. Tapusu iki hafta içinde bunlara teslim edilecektir. Buna karşı çıkacak, bu satışı zorlaştıracak biri olursa onun hakkında da takibat yapılacaktır. Böyle kanunların % 1'i bir sömürge devletinde bile çıkartılamamıştır. Yani ne vatan toprağı, ne şehit kavramı, ne millet kavramından söz ediyorsunuz? Bitmiş hepsi kardeşim. Kavramların içi boşaltılmış içi.


Misyonerlere 400 milyar dolar
Peki, dışarıdan bakıldığında Türkiye nasıl gözüküyor?

Türkiye'ye dışarıdan bakıldığında, dışarıdan Türkiye filan dersen gülerler. Öyle bir adı sanı yok. Kalmadı bitti. Bir milleti tarihten silmeden önce, önce adını silerler dünya kamuoyunda. Sonra da gizlice kendini silerler. Türkiye bu durumdadır. Dünya'da “Türkiye'de Türk diye bir şey yok.” olarak, azınlık olarak bile yok olarak algılanıyor ve algılattırılıyor. Dolayısıyla öyle bir hava yaratılmıştır ki değil bu Türklerin ülkesi, azınlık olarak olduğunu bilen yok dünyada. Yani bu çok tehlikeli bir şeydir. Adının silinmiş olması veya silinmeye çalışılması buranın devlet olarak da çok yakında toptan silinmek isteneceğinin ispatıdır. O zaman ne Türkiye'nin kalacağını, ne Türk milletinin buralarda bir ferdi kalacağını, arkasından Kürtlerin de buralarda kalamayacağını senelerce söylüyorum. Bak olacak, çok az kaldı bu kafayla oraya gidiliyor. Ülkeme düşman olan devletin hiçbirine toz kondurmayıp da Müslümanlığı düşman olarak bilen ve gösteren insanların istediği insanlar Türkiye'nin başında olursa işte bu hallere gelinir.

Onu da geç. Müslüman birileri elinde yetikleri olduğu zaman bu milletin, üretimi durmuş, faiz içinde boğulmuş elinde hiçbir şeyi kalmamış iken 400 milyar doları oturup da bir ağızda yabancı misyonerlere yardım diye verirse, ondan sonra Türkiye'nin her tarafında, kiliseler yaptırırsa ona şunu sormak icap eder. Dindardır diye seçtiğiniz kimselere niçin hangi din diye sormadınız?


Üç aşkım var

Nedir bu üç aşk
Biri Allah aşkı, bir millet aşkı. -Tabii Türk milleti aşkı- Üçüncüsü de bilim aşkı. Bu üç aşk ile yaptım ne yaptıysam. Allaha şükür her gün de bu üç aşkım artarak gidiyor. Onun için bu aşkları tatmamış olan insan, insan olduğunu bile bilemez. Hayatta ne kadar malı mülkü de olsa bu insana ah vah vah derim. Tabii kimseye şöyle yap böyle yap diyemeyiz ama elimizden geldiği kadar lisanı hal ile (kendi örnek hayatımız ile) yardımcı olabiliyorsak, kendimiz yanıp biterken ışığımızla birazcık aydınlatabiliyorsak, ne ala.

Yemek yapmayı bilir misiniz?
İlkokulda iken arada mutfağa bakardım annem ne yapıyor diye. Şimdi yemekten laf açılınca buradan yola çıkarak yine ciddi bir konuya gelelim. Mesela batılı dostlar yemek bilmez. Onların yemek kültürü yoktur. Sıfırdır. Türklerden öğrenmişlerdir. Fransızlar biraz bilir onlar da Osmanlıdan öğrenmişledir. İngiliz hiç bilmez. Neyse. Batılı bilmez ya bu yemekleri. Sen tutup hayatında hiç imambayıldı gibi medeniyet şahikası bir yemeği tatmamış birisine onun lezzetini anlatamazsınız. Ne zaman ki şöyle bir tadına baktırırsanız ciltlerle anlatamadığınız lezzeti anlatıverirsiniz. Tasavvuf da böyledir. Tadına varmayan anlayamaz. Onu bir ucundan tattırsanız, o zaman görürsünüz kardeşliği, insanlığı hoşgörüyü. Tasavvuf deyince hoşgörü deyince tabi şu meşhurlaşmış diyalogdan falan bahsetmiyoruz.

Tatile vaktiniz kalıyor mu?
Şu anda tatil yapıyorum diyebilirim. Hem sizlerle sohbet ediyorum. Hem de binlerce defadır, Allahın bize bahşettiği bu bilgileri başkalarıyla da paylaşmaya vesile olduğu için Rabbime şükrediyorum. Benim için en büyük tatil budur. Başka bir tatilim de bu iş bittikten sonra mütevazı uygun bir mekânda oturup defterimi açıp araştırma yapmak. Sizin kastettiğiniz manada tabiatla haşir neşir olmak da iyidir. Ama benim asıl tatilim bunlardır.


Ünal Bolat

Röportaj Tarihi : 10.12.2006

 

Sn.Doğu Perinçek'in Gazi Üniversitesi Ermeni Konferansındaki Konuşmasının Özeti

 

(Daha çok bilgi için www.turkishforum.com tıklayınız.)

 

Talat Pasa bir gun Ermenilerin yanına gider ve orada su fikrayi anlatir.Fikranin ardindan da kapiyi vurup cikar gider.

Bir esekle bir deve kervandaki agir yukten bikip kacarlar.  Ikisi birbirine yoldas olur.  Derken birgun yakinlarindan gecen bir kervan gorurler.  Esek deveye 'Ozlemisim o gunleri, anirasim geldi' der.  Deve de 'aman sesini kes esek kardes, yoksa kervanci bizi yeniden tutsak eder' der.

Esegin esekligi tutar ve anirir.  Kervanci da bunlari yakalayip kervanina baglar.  Sirtlarina da yuk vurur.  Agir yuk esegi hasta eder.  Kervanci da esegi ve yukunu devenin sirtina vurup yola devam eder.  Derken bir kopruye gelirler.  Bu sefer deve 'oynayasim geldi' der.  Ama esek 'yapma deve kardes, sonra ben nehire duserim' der.  Ama deve oynar ve esek ucurumdan asagi duser.

Talat Pasa yanindaki Ermenilere doner ve 'siz simdi aniriyorsunuz, ama biz oynamaya baslarsak gorursunuz' der.

Saygıyla,

 

 

Konusmasini Talat Pasaya ithaf etti ve sunlari soyledi:

Isvicrenin tutumu Turkiyeninkine bagli.
AB nin stratejisi var.  Milli devletimizi kaldiriyor.
Bizim stratejimiz AB(D) onunde diz cokmek olmamali...
(AKP hukumeti) ozgurlugumuzu teslim ediyor.
Ermeniler Hristiyan milletleri kandirmiyor, emperyalist devletler Ermenileri
alet ediyor.
Avrupa Ermenileri Turklerin onune tikac yapmiyor, onlari Turkiyenin
parcalanmasi icin kullaniyor.
Vurun Cumhuriyete.  Ordunuzu kapinin onunde birakarak girersiniz diyorlar.

Isvicre icin sunlari soyledi.  Parlamentolarinda Turklerin halk katliami
yaptigi karari almislar.  Dogu Perincek malum cikislarini yapti, ifadesi
istenince de Lozan'a gitti 200 kisi ile.  Gazi Universitesi Rektoru Kadri
Yamac ta gidenler arasindaymis.  Esimle ben de listeye adimizi
yazdirmistik, fakat ayni gunlerde oglumuzun yanina gitmemiz gerektigi icin
gidemedik.  On kadar AKP ve CHP milletvekilleri de isimlerini
yazdirmislar, hatta bazilari paralarini da odemisler.  Sonra parti
baskanlarinin sozu uzerine gitmemisler.  Neyse..

Bu cesur cikisin sonunda
1) Iki hafta icinde Isvicre Senatosu bu konuda tartismayi ebediyen
kaldirdigini soyledi
2) En buyuk parti baskani bu karar bizim basimiza bela oluyor, bunu
degistirelim dedi.

Simdi takibedilmesi lazim.  Recep Tayyip Erdogan ve Deniz Baykal bildiri
versinler ki Isvicre Parlamentosu kararini kaldirsin.  Dogru strateji,
dogru politika, ve dogru plan uyguladigimiz icin basardik Isvicrede dedi.
Isvicrede konusmasindan once polisten mektup almis 'Ermeni meselesi
hakkinda bir sey soylemesin' diye.  Bana Turk polisi hic bir zaman sunu
soyleme demedi' diyor.  Gerekeni soyledik, aniden haydi bir de Zurich'e
gidelim dedik diyor.  Zurich'te konferans salonuna girmisler ki Dogu Beyin
oturacagi koltugun yanina Isvicre Polis Sefi oturmus.  Gitmis yanina siz
kimsiniz diye sormus, polis oldugunu soyleyince git en arka siraya otur
demis.  O da kalkti terketti salonu dedi.

1) AB ye girmek strateji olamaz.  Stratejimiz milli devlet politikasi
olmali.

2) Gercege dayanacagiz.  Turkiye versus Ermeni meselesi degil.
Emperyalizm versus Sark meselesi.  Ermeniler bir tetikci.

Bugun de oyle.  Kurtulus Mucadelemiz Canakkale'de basladi 30 Agustos'ta
bitti.  Ne icin 1914- 1923 arasi sucluyorlar bizi?  Milli micadelemizi
yikmak istedikleri icin.

Biraz da kendini bilmezlerden bahsetti.  Halil Berktay Turkler Anadolu'yu
zaptetti, Oral Calislar ise TC soykirimlar sureciyle kurulmustur diye
yaziyor dedi.  Turk Devleti ise 'Ben vatanimi savundum, tekrar yaparim'
demelidir.

ABnin sartlari arasinda sunlar var; barisci yoldan adalet komisyonuyla
sinirlar tayin edilir.  Sehit kaniyla cizilmis sinirlar degismez. Nicin
Hindistan veya Cin parlamentosu bu tur kararlar almiyor?  Sadece AB(D) yi
mi uzuyor 100 sene evvelki olaylar?  Avrupada irkcilik kabardi.  Turklere
karsi irkcilik yapiyorlar.  Almanyada ilkokullarda her sinifta bir Turk
cocuk var. Onlara soykirimci yaftasi takarak asagilik duygusu
asilayacaklar.  Kendileri cocuk yapamiyor, bizimkileri de bu sekilde
kendilerine bagimli tutuyor. Paris yaniyor, Berlin'de yanar eger boyle
devam ederlerse...

AB ye yalvararak degil, tavir onemli.  Dik duracagiz, cigneyecegiz.

Tarihcilere havale edilecek bir durumumuz yok.  Kurtulus Savasini biz
yaptik.

Bu ise bas etmek icin urettigi projeler var.  Bir daha Lozana gidecegimiz
zaman 1000 kisi olmaliyiz.  Avrupada 4 milyon Turku ayaga kaldiracagiz.
Amerikada 1 milyon.

Anzaklari ezdigimiz gibi icimizdeki dusmanlari da ezeriz.  Mazlum
edebiyati yapan Ermenilere catti; Kurtulus Savasi yapanlar oldurulmekle
degil oldurmekle ovunurler.

Turkiye AB kapisinda baglanmamali.  Kardesleri Suriye ve Irana saldirmaya
suruklenmemeli.

Mustafa Kemal Nutuk'unun 6 gun 36 saatte yazmis.  Bitirdikten sonra
etrafindakilere 'Tarih olmus devrim olaylaridir' Insaf ve dilenmekle
devlet yonetilmez' demis.  Anayasamizda nicin su tanimlamalar yok? Milli
devlet, cagdas devlet, uniter devlet, demokratik devlet, laik devlet,
sosyal devlet, 7. sini hatirlamiyorum.  AB Ataturkculugun ve milli
devletin sonudur.  Bize saygili birlikler basimizin ustune, digerleri
batsin yere'.

 


 

"PAPA'YI ÜLKEMİZE İSTEMİYORUZ".

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Papa'yı Fener Rum Kilisesi başpapazı I.Bartholomeos"un ricası ile 28 Kasım 2006 günü Ankara'da resmi törenle karşılayacak! Ne yazık ki bu davet, bugüne kadar Laik Cumhuriyetten yana ve Atatürkçü yaklaşımları ile takdir toplayan sayın Cumhurbaşkanı A.Necdet Sezer'e, emperyalist cephenin oyuncularından olan Fener Rum Kilisesinin ricası ile yaptırılmıştır.


Papa'nın Türkiye ziyaretinin, 2004 yılının Haziran ayında Vatikan'da planlandığı ve 30 Kasım 2004 yılında Latin istilası (1204) sırasında kaçırılan iki azize (John Chrysostom ve Gregory Nazianzen) ait reliklerin (kemik) İstanbul'a gelmesi ile kesinlik kazandığı ortaya çıkmıştır…

Vatikan bir din devletidir.Papa'lık dinsel bir oteritedir. Papa'nın Türkiye'de muhatabı yoktur. Türkiye Cumhuriyeti ile bir din devletinin konuşabileceği ve paylaşabileceği hiçbir mesele olamaz. Cumhurbaşkanımızın, ortaçağ zihniyeti ile dünyaya nifak tohumları ekmeğe çalışan katolik bir din adamını muhatap alması Türk devleti adına yakışmamıştır….

Buyrun buradan yakin…..

Papa ziyareti de AP'nin raporuna eklendi

Parlamento'da yarinki Türkiye raporu görüsmesi ' Pontus ve Süryani soykirimi' tartismalariyla geçecek.

Avrupa Parlamentosu'nun yarin Genel Kurul'da görüsecegi Türkiye raporuna, Papa 16. Benedict'in Türkiye ziyareti de bir paragraf eklendi. AP'nin Hiristiyan Demokrat Parti Hollanda milletvekili Camiel Eurlings'in yazdigi, sözde Ermeni soykiriminin AB üyeligi için "ön kosul" olmasini ve Pontus ile Süryani soykirimlarini da Türkiye'nin tanimasini talep eden rapor yarin görüsülecek ve çarsamba günü oylanacak. Hiristiyan Demokratlar rapora, Papa'ya Müslümanlarin tepkilerini kinayan paragrafin eklenmesini istedi. Eurlings bunun yerine, kasimdaki ziyarete atifta bulunmaya hazirlaniyor. Eurlings, "Ziyaretin, Hiristiyan ve Müslümanlar arasinda din ve kültürlerarasi diyalogun güçlenmesine katkida bulunmasini umariz" ifadesini eklemesi bekleniyor. AP Disiliskiler Komisyonu'nda kabul edilen rapora, Strasburg'daki kurul öncesi 79 degisiklik önergesi verildi. Hiristiyan Demokratlar raporun oldugu haliyle geçmesini istiyor.

PATRİKHANE AV. KEZBAN HATEMİ,

DOĞRU SÖYLEMİYOR!!!

 

Kezban HATEMİ, çıkmaya hazırlana vakıf yasasına istinaden, azınlık ve cemaat haklarının Fener Rum Kilisesinin avukatı olmasından dolayı dün CNN TÜRK'de konuştu. HATEMİ Konuşmasının sonlarına doğru “Fatih döneminden kalan Heybeliada Ruhban Okulu kapatılarak” bugün için açılmadığından söz etti!... Bu doğru değildir. Doğrusu, Heybeliada Ruhban Okulu, Patrik IV. Yermanos'un girişimleriyle Heybeliada'da Umut Tepesi'nde bulunan Aziz Triada Manastırının 1821 yılında başlayan onarım çalışması sonrası, 1844 yılında” açılmıştır. Heybeliada Ruhban Okulu kapalı değildir. Statüsünü yüksekokul seviyesine getirmek istediklerinden dolayı kendileri kapatmıştır. Özetle, Patrikhane özel yasalar ile faaliyet göstermek istiyor. Buna da, Lozan ve Laik Türkiye Cumhuriyetin yasaları engel olmaktadır. Bu nedenle de Lozan ve T.C. Anayasasını değiştirmek istiyorlar. Kim için? - Patrikhane için.

 

Diğer taraftan, tabii ki herkesin savunma hakkı var. Bu nedenle Fener Rum Kilisesinin de avukatı olacak. Fakat, bu kurumu mahkemede savunmak ayrı, kamuya açık yerlerde savunmak ayrı. İkisi bir birine karıştırılınca ortaya doğru olmayan ifadeler çıkıyor… Bir kere hukuk alanın dışına çıkıldığına, adı geçen kiliseye ilişkin YALAN söylemeden savunma yapmak veya lehine söz etmenin olanağı yoktur. Çünkü adı geçen kilise siyaseten ve YALAN üzerine kurulmuştur… Onun için bu kurumun savunmasını yaparken doğruları söylemeyen sayın HATEMİLERİ daha öncede uyardığımız gibi dikkatli konuşma yapmaya davet ediyoruz... Türkiye Cumhuriyetini ve onun var eden bazı yasaları eleştirirken haksızlık yapıyorsunuz… Türk Milleti, Azınlık-etnik-cemaat ve ne derseniz deyin. Bunlar Cumhuriyet Türkiye'sinde en özgür dönemlerini yaşıyorlar. Günümüzde, eğer Osmanlı hukuku ve başta da Fatih olsa I.Bartholomeos çoktan asılırdı! En basiti Osmanlı da Hristiyan Müslüman olabilir, fakat tersi bir durumda ölümle cezalandırılırdı Hristiyanların veya gayrimüslimlerin evleri taştan olup, çok katlı yapılmasına dahi müsaade edilmezdi. Dün Osmanlıyı parçalayanlar, bugün Türkiye Cumhuriyetine Osmanlı elbisesi giydirip yok etmek istiyorlar!!! Onun için, Laik Türkiye Cumhuriyetini, Fener Rum Kilisesinin istekleri için bir din devletine dönüştürmek adına üretilen yalanların yerine varsa, doğru ve başka gerekçeler ortaya koyun…Tarih sizleri yalanlıyor… Günümüz Türkiye'sindeki sıkıntının ana kaynağı, Cumhuriyetin yerine ne olduğu beli olmayan, temeli YALAN kurgular üretilerek beslenmiş, YALAN bir sistem kurma girişiminden kaynaklanıyor…

 

Bugün, Türkiye kamuoyu bu YALAN ve YALANCILAR tarafından istila edilmiştir.

 

Saygılarımızla

 

Muammer KARABULUT

Milli Güç Birliği

Sözcüsü

 

ATATÜRK'ün Tanımlaması ile Fener Rum Patriği

ATATÜRK'ÜN TANIMLAMASIYLA "BİR FESAT ve İHANET ODAĞI" OLAN FENER RUM PATRİKLİĞİ ve ETKİNLİKLERİ

30 Eylül 2006

Ortodoksluk ve Fener Rum Patrikliği :

Hıristiyanlığın resmi devlet dini durumuna gelişi İmparator Konstantin'le başlar. Konstantin 330 yılında İstanbul'da bugün Patriklik denilen dinsel kurumu kurar. Başlangıçta ruhsal bir kurum olarak kurulan Patrikliğin konumu, İ.S. 451 yılında Kadıköy semtinde toplanmış olan Konsey'in de aldığı karar çerçevesinde, Roma'ya eşit sayılmıştır. Konsey'in benimsediği 20 numaralı yasayla Patriklik, yalnızca ruhsal öderlik değil aynı zamanda hükümet etme yetkisini de almıştır. Patriklik, O günden beri bölge siyasetinde her zaman etkin bir kurum olarak Osmanlı'dan bu yana 5. kol etkinliğinin en önemli oyuncularından biri olmuştur.

Beşinci kol etkinliği bir ülkenin içinde o ülkenin kimi seçilmiş ve özel amaçlarla yetiştirilmiş yurttaşlarınca yönlendirilen bozgunculuk etkinlikleridir.

Patriklik, Doğu (Yeni Roma) Kilisesi'nin temsilcisidir. 1054 yılında Batı (Roma) Kilisesi'yle İsa'nın Hıristiyanlıktaki konumu üzerine dönen ve 585 Toledo Konseyi'nden bu yana süren tartışılar sonucunda birbirlerine girerler. Roma Piskoposu (PAPA) Konstantinopolis Patriği'ni aforoz eder. Kendilerini Katolik (Evrensel) gören Roma'yla kendilerini tek ve gerçek Hıristiyan gören Ortodoks Doğu Kiliseleri birbirinden koparlar. İstanbul'daki Rumlar arasında bütün güç, Fener Rum Patrikliği ve kendilerini "Bizans'ın varisi" olarak gören Fenerlilerin elindeydi.

19. yüzyılın başında birer Türk düşmanlığı kurumu olan Rum okulları, yalnızca İstanbul'un değil Küçük Asya'nın da (Anadolu) bütün illerine yayılmıştı. Tümüyle Rum din adamlarının elinde olan bu eğitim kurumlarında, gençlere eski Yunan uygarlığı, yaşayış ve kültürü öğretilirdi. Denetimden uzak bu okullarda Rumlar ve öbür Hıristiyanlar özgürlük ve bağımsızlık için bilenirlerdi.

Avrupa'yla çok erken bağlantı kuran ve çocuklarının eğitimlerini Avrupa'nın çeşitli kentlerinde, özellikle de Fransa'daki kentlerde, almasını sağlayan Fenerli Rumlar çok çeşitli alanlarda kendilerini eğittiler. Yavaş yavaş ülke yönetimine sızarak sonunda ülkenin dolaylı yöneticileri oldular. Divan-ı Hümayun, Derya tercümanlıkları, Başkatiplik ve Kapı Kethüdalığı, Eflak ve Boğdan Voyvodalıkları onlara verilmeye başlandı. Öyle bir zaman geldi ki Osmanlı Dışişleri tümüyle Fenerli Rumların eline geçti. Rumlar bir yandan bağımsızlık mücadelesinde Avrupa ve Hıristiyan dünyasını arkalarına almak isterken öbür yandan Hıristiyan dünyası, özellikle de Rusya, Fransa ve İngiltere, Rumları bir dayanak noktası olarak kullanarak Osmanlı üzerindeki umunçlarını (emellerini) gerçekleştirmek istiyorlardı. Nitekim 1774 Kaynarca Antlaşması'nda Rusların isteyip aldığı haklardan biri, Osmanlı Devleti'nin Hıristiyan uyruğunu korumak hakkıdır. Rusya günümüzde halen Ermenistan, Ukrayna, Moldavya, Romanya, Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan, Makedonya, Yunanistan ve Kıbrıs'ı da içine alan Ortodoks devletleri kuşağının önderliğine oynamaktadır.

Napolyon da Doğu Akdeniz'e yerleşerek Mısır üzerinden Hindistan'a ulaşmak için Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasını istiyordu. Napolyon'un Avrupa'da krallık yönetimine karşı giriştiği etkinlikleri İngiltere, Avusturya ve Rusya'nın çıkarlarına ters düştüğü için bu devletler, her türlü ihtilal ve isyan girişimlerine karşı çıkmışlardır. Bu durum, Rum isyanları 25 yıl kadar sekteye uğramıştır. Rumlar bu dönemde gemiciliğe, tecime (ticarete) ve okullar açmaya daha çok önem vererek bu etkinlikleri aracılığıyla Etniki Eterya ve onun etkili mücadelesini doğuracak ortamı hazırlayacaklardır.

Fener Rum Patrikliğinin açtığı okullardan birisi olan İkonomos Akademisi'nin 1884 yılı ders izlencesinde (programında) şunlar yer alıyordu :

1) Türkler ezeli bir düşman olarak Rumlara tanıtılacaktır.

2) Türklerin en küçük hataları büyütülerek Avrupa'ya duyurulacak ve uygar dünya Türklere düşman edilecektir.

3) Türkler ekonomik bakımdan çökertilecektir. Bu amaçla varsıl Türkler, sakat tecim (ticaret) yollarına götürülecek, onlara yüksek faizli krediler açılacak, ağır koşullarla rehin kabul edilecektir.

4) Türklerin ahlak, ulusluk, din ve gelenekleri yozlaştırılacaktır. Bu amaçla onlara sövgüler öğretilecek ve bunların Türkler arasında yayılmasına çalışılacaktır. Türkler zinaya ve öbür ahlaksızlıklara teşvik edilecektir. Türk gençleri arasında kabadayılık ruhu aşılanacak gençler arasındaki sevgi ve saygı bağlılıkları kırılarak aralarına ikilik sokulacaktır. Argoya benzer bir sövgü dili Türkler arasında yayılarak ulusal dil ve duyguları bozulacaktır. Varsıl Rum tecimci (tüccar) ve esnafı Türk hocalara bol armağan ve veresiye vererek onları elde edecektir. Hocalar içkiye alıştırılarak her türlü uydurma inanışlarla onların dinsel inançları saptırılacaktır. Onlara yalan yanlış olaylar anlatılıp Türk halkıyla hocaların arası açılacaktır.

5) Türk egemenliği baltalanacaktır. Bu iş yavaş yavaş geliştirilip Bizans yeniden kurulacaktır.

6) Türk halkı arasında sürekli olarak anlaşmazlık tohumları ekilecektir. Ayaklanmalar düzenlenip zamanında aradan çekilerek Türkler arasında kardeş kanı akıtılacaktır. Komiteler kurulup Türk köyleri basılacaktır.

7) Bir savaş sırasında Türk halkını sefilliğe götürecek her türlü yola başvurulacaktır. Türk topraklarındaki en önemli besin maddeleri, halkın elinden hızla ve gizlice toplanıp adalara gönderilip buradan komşu ülkelere satılacaktır. Rum tecimcilerin (tüccarların) uğradığı zarar ulusal bankalarca ödenecektir.

8) Doktor ve eczacı Rumlar, özellikle kimsesiz Türk hastaları gizlice zehirleyip öldürecek; kör, sağır, sakat edecek ya da saf dışı bırakmaya çalışacaktır.

9) Türk çiftçisi ağır faizlerle toprağından yoksun bırakılacaktır. Borçların kolayca çoğalması sağlanacak; böylece Türkler, ellerindeki toprakları Rum tecimcilere (tüccarlara) satmak zorunda kalacaktır.

10) Yüksek rütbeli devlet memurları rüşvet, ziyafet ve üstelik kadın ikramları ile Etniki Eterya'nın buyruğuna alınacaktır. Ancak bu işler, tümüyle okuldan yetişmiş Papazların ve okulun atayacağı kişilerin vereceği direktiflere göre uygulanacaktır.

11) Fırsat bulundukça, özellikle resmi binalarda, yangın çıkarılacaktır. Kaza süsü verilmiş ölümlü olaylar yaratılacaktır. Savaş gemilerinde yangın çıkarılacak bunlara çeşitli zararlar verilecektir.

12) Rumlar, bir ileri karakol ve gözetleme yeri olan Manastırlardaki istekleri hemen yapacaktır. Verecekleri mektupları kendi işlerinden önce yerine götürüp teslim edeceklerdir.

13) Rum ustalarının hiçbiri kesinlikle Türk çırak kullanmayacaktır. Politik düşüncelerle bir Türk çırak almak gerekirse Rum usta, Türk çırağı bir hizmetçi gibi kullanacaktır.

14) Bütün bu kurallar gizlice uygulanacak, kurallara uymayanlar hemen aforoz edilecektir. Kurallara uymayan Rumlar, Rum toplumu arasından kovulacaktır.

19. yüzyıldan itibaren Türkiye'ye yoğun olarak girmeye başlayan Avrupa sanayicileri, Osmanlı İmparatorluğu'nda doğal olarak ilkin Müslüman olmayan uyrukla tecimsel (ticari) ilişkilere giriyordu. Avrupa burjuvazisinin sermayesiyle birlikte 1789 Fransız ihtilali sonrası Avrupa'da gelişen milliyetçilik duyguları bu uyruğu etkiledi. Bu ideoloji, Müslüman olmayanları, özellikle de imparatorluk bünyesinde Türklerden sonra ikinci kalabalık küme olan Rumları, doğrudan etkilemiştir. Ayasofya Kilisesi'ndeki resimler, Fatih Sultan Mehmet'çe (2. Mehmet) üzerine sürülen boyaların altında kendilerini nasıl korumuşlarsa Hıristiyan ve Türk olmayan uyruk da Osmanlı Devleti'nin egemenliği altında öyle kalmıştı. Nitekim yıllar süren isyanlardan sonra 1830 yılında gelindiğinde İngiltere, Fransa ve Rusya'nın desteğiyle Mora ve civarında bağısız bir Yunanistan devleti kuruluyordu.

Fener Rum Patrikliğinin hayalini kurduğu Megalo İdea denilen Büyük Yunanistan hayalinin sınırları, İskender'in dolaştığı toprakları içine alacak kadar büyüktür. Kaldı ki İskender Yunan asıllı olmak şöyle dursun Yunanistan'ı baştan başa çiğneyip geçmiş bir Makedonyalıdır, aslen de Arnavuttur. Oysa ki Yunanlar tarihte bir gün bile Makedonya'ya egemen olamamışlardır. Yine aslında Yunanlılarla hiçbir ilgisi olmayan ve Doğu Roma demek olan Bizans'a bağlanmayı belirten Megalo İdea, Yunan yayılımcılığından başka bir şey değildir.

Yine aynı biçimde Rum Patrikliğine doğrudan bağlı Trabzon Metropolitliği de Karadeniz'de Pontus Devleti kurmaya çalışmaktaydı. Karadeniz'e "Pont Oksen" denilmesinden yola çıkılarak 65 yılına dek sürmüş, Pontus adında bir Rum devletinin olduğu öne sürülmektedir. Gerçekte bu devlet, Yunanlılarca değil İran Şehinşahı Birinci Dara'ca kurulmuştu. Devletin, en ünlü hükümdarı Mihridat olup "adalet güneşi" demek olan bu Farsça ad dahi bu devletin Rumlukla ilgisi olmadığının kanıtlarındandır. Ayrıca bu sözcük Roma'da bozmadır. Yani Rum, Grek demek değildir. Rum sözcüğü Doğu Roma yani Bizans halkını tanımlar.

1.Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı Sırasında Fener Rum Patrikliği :

İstanbul Fener Rum Patrikliği, Mondros Ateşkes'inden sonra İtilaf güçlerine seslenen bir bildirge yayımlayarak Türk yurdunun işgal edilmesini istemişti. Patriklik, 1 Eylül 1918'de yayımladığı bir başka bildirgeyle de Yunan ordusunun Türklere karşı başarılarını överek yerli Rumların fiilen Yunan ordusuna katılmasını buyurmuştur. Ateşkes yıllarında, Patriklik kararıyla Türk topraklarındaki Rum okullarında Türkçe okutulması yasaklanmıştır.

Venizelos'un Sözleri :

"Bana verilen ve daha sonra da bazı yansımalarıyla gerçeğe tümüyle uyduğu da saptanmış olan güvenceye göre, Memalik-i Osmaniye'deki ve Rumların oturduğu birtakım küçük, büyük kentler ve kasabalardaki kiliseler ve Rum okulları, tümüyle birer silah deposu durumuna getirilmişlerdir. Bu sonuç için o bölgede yaşayan Rumlar büyük bir cesaret ve basiret göstermişler ve Türkler'in tapınaklarına olan saygı ve yerel okullara sağladıkları dokunulmazlıktan yararlanmışlardır. İzmir'in işgaline karşılık gelen günlerde İstanbul'daki Fener Rum Patrikliğinden bir heyet gelip beni gördü. Karadeniz kıyılarında ayrı bir Rum Devleti kurmak için derhal etkinliğe geçmek kararında bulunduklarını, milis alaylarını harekete geçirmek için yalnızca Yunan subaylarını beklemekte olduklarını bana belirtti. Heyetin sahip olduğu serveti öğrenince bunun miktarı beni şaşkınlıkta bıraktı. Kendilerinin sahip olduğu altının mevcudu o anda Yunan hükümetinin sahip olduğu altın toplamından çoktu."

Atatürk'ün Sözleri :
"Bundan başka, ülkenin her yanında Hıristiyan azınlıklar gizli ya da açıktan açığa kendi özel amaçlarını gerçekleştirmeye, devleti bir an önce çökertmeye çalışıyorlar. Sonradan elde edilen güvenilir bilgi ve belgelerle iyice anlaşılmıştır ki İstanbul Rum Patrikhanesi'nde kurulan Mavri Mira Kurulu illerde çeteler kurmak ve bunları yönetmek, gösteri toplantıları ve propagandalar yaptırmakla uğraşıyor. Yunan Kızılhaç'ı ve Resmi Göçmenler Kurulu, Mavri Mira Kurulu'nun çalışmalarını kolaylaştırmakla görevli. Mavri Mira Kurulu'nca yönetilen Rum okullarının izci örgütleri, yirmi yaşından yukarı gençleri de içine almak üzere her yerde kuruluşunu tamamlıyor. Ermeni Patriği Zazen Efendi de Mavri Mira Kurulu'yla birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da tıpkı Rum hazırlığı gibi ilerliyor. Trabzon, Samsun ve bütün Karadeniz kıyılarında örgütlenmiş olan ve İstanbul'daki 4 merkeze bağlı bulunan Pontus Derneği hiç bir engelle karşılaşmadan kolaylıkla ve başarıyla çalışıyor." (Söylev, Samsun'a Çıktığım Günkü Genel Durum ve Görünüm)

Söylev'in belgeler bölümünde de bu heyetin doğrudan Venizelos'tan buyruk aldığı ve heyetin başının Patrik vekili Droteos olduğu, İstanbul Patrikliğinin ve Yunan Konsolosluğu'nun silah deposu durumuna getirildiği anlatılmaktadır.

Lozan : Lozan'da, İngiliz diplomatı Lord Gürzon'un ısrarlarıyla, "Ruhsal alanda etkinlik göstermesi koşuluyla" Patrikliğin İstanbul'da kalmasına yoksa Fener Rum Aynoroz Adası'na aktarılmasına karar veriliyordu.

Cumhuriyet Sonrası Fener Rum Patrikliği :

Büyük Yunanistan hayalinin ifadeleri olan, Megolo İdea ve Enosis İstanbul, Kıbrıs ve Ege'yi kapsar.

Yunanistan Kültür Bakanı Melina Merküri'nin 1982 yılında dağıttığı harita



İmren Aykut'un 2000 yılında yayımladığı harita

Yunanistan'ın Türkiye'ye yönelik politika ve stratejilerini, özellikle 2000 yılından sonra, çok yönlü olarak ele almak gerekir. Yunan devlet adamları ile basını, Megalo İdea'ya yeni bir yorum getirerek Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'yle çok daha kapsamlı bir ortak savunma anlayışı geliştirmişlerdir. Rusya, Bulgaristan Suriye, İran Ermenistan ve Arnavutluk'la askeri işbirliği antlaşmaları imzalamışlar ayrıca Balkanlarda Sırplar ve Rusya'yla "Ortodoks ittifakı" oluşturmuşlardır. PKK (Kadek-Kongra-Gel) terörüne özellikle ve yoğun destek vermişlerdir. Bütün bunların yanında Kıbrıs, Ege, Fener Rum Patrikliği, Heybeli Ada Ruhban Okulu ve Pontus konularını öne çıkarmışlardır.

Günümüzdeki Heybeliada Ruhban Okulu ve Bartelemeos'un "Ekümenik" olma isteği, bu çerçevede yok olmak üzere olan Ortodoks nüfusuna karşın Türkiye'nin egemenliğini tanınmama çabasının simgesidir. Fener Patriği için istenen "Evrensel Ekümenik Patriği" unvanı bir devletin başı ya da başkanı anlamında olduğuna göre Fener Rum Patriği kurulacak hangi devletin başına düşünülmektedir? Türkiye'yi kuşatmaya ve uluslararası sistemden soyutlamaya yönelik bu hareketin önemli bir ögesi olarak gündeme getirilen Fener Rum Patrikliği, 1990'dan beri şu dört önemli hedefi gerçekleştirmek için açıkça çalışmaktadır:

1. Ekümenik unvanını alarak, 1500-2000 kişilik bir cemaatin "Azınlık Kilisesi"nin dinsel makamı olmaktan çıkarak Vatikan benzeri bir yapılanmayla, devlet içinde devlet niteliğinde bir makam durumuna gelmek.

2. 1971 yılında kapatılan Heybeliada Ruhban Okulu'nu açmak.

3. Ayasofya'nın yine kilise durumuna getirilmesi ve Ortodoks ibadetine açılması.

4. Patrik seçimlerinde, seçime katılabilmek için T.C. yurttaşı olmak zorunluluğunu kaldırtmak.

Yunanistan'da devlet başkanı konumunda askeri törenlerle karşılanan ve yine Yunanistan'ın sağladığı Bizans simgesi olan çift başlı kartal amblemi taşıyan özel bir uçakla Vatikan'a giderek Papa 2. Jean Paul'la görüşen, ABD Başkanı Clinton'ca devlet başkanlarına düzenlenen bir protokolle ağırlanıp adı New York'ta sokaklara verilen ve Amerika'da, ilk kez George Washington'a verilmiş bulunan Amerikan Kongresi Onur Madalyası'yla ödüllendirilen, bütün bu gezilerde de Türkiye'yi dünyaya şikayet ederek, "Türkiye'de ikinci sınıf yurttaş muamelesi görüyoruz." diye veryansın eden Fener Rum Patriği Bartholomeos'un 1500-2000 kişilik cemaati olan bir kilisenin başkanı olarak hafife alınamayacağı açıktır.

Aslen Yunan olan İngiltere Prensi Philip'in başkanı olduğu Doğal Hayatı Koruma Vakfı'nın Patmos Adası'nda düzenlenen ve Bizans ikonaları konusunda araştırı ödülü alan "Vahiy ve Çevre Sempozyumu", çevrecilik maskesi altında Venizelos gemisiyle Karadeniz'de Pontus Devleti'ni kurmak amacını güden "Din, Bilim ve Çevre Sempozyumu", Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın düzenlediği "Hoşgörü" toplantıları gibi etkinlikler, Fener Rum Patriği Bartholomeos'un gizli niyetleri ve asıl görevine ilişkin bize çok belirgin biçimde bilgi vermektedir.

a) Vahiy ve Çevre Sempozyumu (23 Eylül 1995) : Tören günü Patmos Adası, Doğu Roma ve Yunanistan bayraklarıyla donatılmıştı. Patriği Patmos Adası'na götüren Yunanistan'ın sağladığı "Aleksandros" (İskender) adlı yat, Çanakkale Boğazı'ndan çıktıktan sonra iki Yunanistan savaş gemisince karşılanmış ve törenin yapılacağı adaya dek kendisine eşlik edilmiştir. Patrik, devlet başkanı protokolüyle karşılanmış, 21 pare top atılmış, Yunan marşı çalınmış ve bir Korgeneralin eşlik ettiği askeri kıtayı teftişi sırasında, askerleri selamlarken, elindeki haçı havaya kaldırarak onları kutsamıştır. Ertesi gün, 24 Eylül 1995 sabahı bir manastırda yapılan çok gizli toplantıya yalnızca Avustralya, Amerika, Kıbrıs Rum Kesimi, Sırbistan, Orta Doğu ve Afrika'daki Ortodoks kiliselerin Patrik ve Başpiskoposları katılmışlardı. Toplantının yapıldığı bina askeri kordon altına alınmış ve hiç kimse yaklaştırılmamıştı.

b) Din, Bilim ve Çevre Sempozyumu (20-28 Eylül 1997) : Sempozyum, Giritli bir armatöre ait olan Yunanistan bandıralı El. Venizelos Gemisi'nde gerçekleşmiş ve ilk durak olarak Trabzon Limanı seçilmiştir. Batum, Novorossisk, Yalta, Odessa, Köstence, Varna, İstanbul ve Selanik limanlarında da birer oturum gerçekleştirilmiştir. Sempozyum, Avrupa Birliği'nin yürütme organı olan Avrupa Komisyonu'nun Başkanı Jacques Santer ve Fener Rum Patriği Bartholomeos'nun himayesini sağlamıştır. Yunanistan, 35 yıl aradan sonra ilk kez Selanik'e gelen bir Fener Rum Patriği'ni devlet töreniyle karşılayarak Patrikliğin Ortodoks dünyasına yönelik projesine destek vermiştir. El. Venizelos, Adalar Denizi'nde Yunanistan karasularındayken iki Yunan savaş gemisi de gece yarısı selam durarak gemiye bir süre eşlik etmiştir. Yunanistan Cumhurbaşkanı Stefanopulos, Selanik'teki devlet töreninde "Ortodoks Kilisesi'nin günümüzün dünyevi sorunlarıyla da ilgilendiğini kanıtlıyorsunuz..." diye konuşmuştur. Sempozyuma katılanlar, 28 Eylül 1997 günü öğleden sonra saat 14'te, Selanik'te Doğu Roma İmparatorluğu döneminde inşa edilmiş olan Ayios Dimitrios Kilisesi'nde yapılan dinsel törene de katılmışlardır. Patrik Bartholomeos'nun yönettiği dinsel törende Selanik Kilisesi'nin Başpapazı Hz. İsa'nın tutsak İstanbul'u Türk işgalcilerin ellerinden kurtarması için dua ederek Doğu Roma İmparatorluğu'nun merkezi olan İstanbul'daki Patriklikte gerçekleştirilemeyen bu törenin Doğu Roma İmparatorluğu'nun ikinci başkenti olan Selanik'te yapılmasının büyük anlam taşıdığını belirtmiştir. Bartholomeos dinsel töreni, üzerinde çift başlı Doğu Roma kartalı bulunan altın kaplamalı bir tahttan yönetmiştir. Patriğin ayakları altına serilen halılar da çift başlı Doğu Roma kartalıyla bezenmiştir. Patriğin tahtının iki yanında bulunan yine üzerinde Doğu Roma İmparatorluğu'nun simgeleriyle süslenmiş daha gösterişsiz tahtlardaysa Bulgaristan, Sırbistan ve öbür kimi Balkan ülkelerinin Başpapazları oturmaktaydı. Kilisede yaratılan görüntü, Ortodoks Doğu Roma İmparatorluğu ve ona bağlı Balkan ülkelerindeki eyaletlerinin başında bulunan kilise temsilcilerinin bir araya gelişleri biçimindeydi.

1991 yılında Boğaziçi Üniversitesi Rektörlük Salonu'nda bir seminer düzenlenmiştir. Seminerin konularından biri, İstanbul'un Fatih'teki Zeyrek Camisi'nin "Paramikariteros" durumuna getirilmesiydi. Seminerde görüşülen bir başka konuysa Bizans Hipodromu'nun ortaya çıkarılması için Sultanahmet Camisi'nin yıkılmasını isteyen Harward Üniversitesi öğretim görevlisi aslen bir Rus Ortodoks olan Jhor Sevçenko'nun önerisiydi.

1999 yılında da Silivri Belediyesi, "Belki turizme katkısı olur." Diye, Yunan ayrılıkçı hareketinin ilk tasarlayıcı ve başlatıcısı olan Aziz Nektorios'un Silivri'de şu an boş bir arsadan ibaret olan evinin aslına uygun biçimde inşa etmeye çalışıyordu.

2001 yılında Ayasofya'nın Ortodoks ibadetine açılması AB katında resmen istendi. Merkezi İsviçre'de bulunan Süryani topluluğu Türkiye'den resmen toprak isteminde bulundu (Ekim 2001) benzer bir iddia da 1999 yılında Ermenistan'dan geldi.

Yahudilerin İ.S. 66 yılında yitirdikleri İsrail'deki topraklarını alacaklarını da kimse ummuyordu. Yahudiler tam 1.880 yıl topraksız, yurtsuz ve devletsiz yaşadılar. Ancak 18. yüzyıldan sonra İsrail kuruldu. Yahudiler Tevrat'ta belirtilen toprakların bir kısmını aldılar ve devlet kurdular. İşte Hıristiyan dünyasının Türkiye üzerindeki umunçlarını (emellerini) kışkırtan neden budur. Son 50 yıldır soğuk savaş nedeniyle bastırılan bu istekler, bugün büyük bir hız ve türlü yollarla gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır.

Kurulan ev kiliselerinin sayısı onbinleri bulmuştur. Birtakım kişiler bu topraklarda bir "Pontus Devleti", başkenti İstanbul olan bir "Marmara Devleti"nin kurulması için çok etkin biçimde çalışmaktadırlar. Patriklik İstanbul'da yaşayan yoksul Rumlara ayda adam başı 200 dolar yardım yapmakta ve bu yardımlardan yaklaşık 600 Rum yararlanmaktadır.

Clinton'un Mektubu : Clinton bu mektubu yazmadan önce, Kanada ve ABD Ortodoks Kilisleri'nin başı ve Özal'ın yakın dostu Metropolit Yokavas'la görüşmüştür. Mektupta bu tür yazışmalarda geleneksel olduğu üzere Fener Rum Patrikliği değil tam tersine "Church Of Greece" yani Yunanistan Kilisesi kullanılmıştır.

"Bulunduğu konum nedeniyle Türkiye, uluslararası komşuluk açısından karşıt bir bölgededir. ABD, Türkiye'yle ilişkilerini ikili olarak ve NATO aracılığıyla sürdürecektir. Bu bölgedeki gerilimi en aza indirmek için, Yunanistan dahil, Türkiye'nin bütün komşularıyla birlikte çalışması, Türkiye'nin yarına olacaktır. Yunanistan'la olan ilişkilerinizdeki en son gerilimi azaltmak üzere hükümetinizce kimi simgesel adımlar atılabilir. Bu konuda şu anda kimi gelişmeler kaydedilmesinin denenmesi gerektiği kanısındayım. Bu simgesel adımlardan biri, İstanbul'daki Yunan Kilisesi (Fener Rum Patrikliği) olabilir ve bu kurumun işlerlik kazanması konusundaki kimi zor koşulları kolaylaştırmanın yollarını göz önünde bulunduracağınızı umuyorum."

Rum isyanı sürerken Patrik Grigoryos'un Mora'da Etniki Eterya'nın ileri gelenlerinden Petro'ya gönderdiği mektubun ele geçirilmesiyle hainliğinin anlaşılması üzerine 22 Nisan 1821'de Patrikliğin orta kapısında idam edilmiştir. Bu kapı o günden bugüne yas işareti olarak hiç açılmamıştır ve adı "Kin Kapısı" dır.

Fener Patrikleri, T.C. yasaları çerçevesinde yerel yönetim açısından Fatih Savcılığı'na ve İstanbul Valiliği'ne bağlıdır. Çoğu cemaatsiz 18 metropolitçe seçilen Patrik, bu makama getirildiğinin onayını validen alır.

Yunanistan kendi dini içindeki mezheplere dahi en ufak hoşgörü göstermemektedir. Yunanistan'da yalnızca Yunan Doğu Ortodoks Kilisesi'nin yayımladığı İncil'in okunması ve okutulması serbest bırakılmıştır. Öbür İnciller, örneğin Katolik İncili'nin okutulması, toplu yerlerde okunması üstelik kimi durumlarda bulundurulması dahi suçtur. Dinsel propaganda ve protesti (dinden döndürme) kanıtı olarak yorumlanabilir ve eylemi yapanlar hapisle cezalandırılır.

Laik bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti'nde ikinci bir Vatikan'a kesinlikle izin verilemez. Bizim yapılanmamızdaki konumu Müftü düzeyinde olan Rum Patriği'nin başka ülkelerde devlet töreniyle karşılanıyor olması hafife alınacak bir durum da değildir.

Türk Ortodoksları :

Türk Ortodoksları'ysa ellerindeki taşınmazları bir türlü değerlendirememekte ve Vakıflar Başmüdürlüğü'yle bürokratik bir mücadeleyi sürdürmektedirler. Geçmişte Türk Ortodoks Patrikliğine ait olan kimi taşınmazlar Hazine ve Vakıflar arasında paylaşıldığından bunların gelirlerinden bu kurumlar yararlanmakta, giderleriniyse Türk Ortodoksları karşılamaktadır. Türk Ortodoks Kilisesi, Rum Fener Patrikliğinin bölücü etkinliklerine kesinlikle karşıdır.

Heybeliada Ruhban Okulu :

Heybeliada Ruhban Okulu'nun ve özellikle de bu okulun Teoloji Bölümü'nün açılmamasının hukuksal dayanakları şunlardır:



· Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı sonrasında 1924 yılında imzalanan Lozan Antlaşması'nın azınlıklara ayrıcalık değil yalnızca Müslüman Türk halka tanınan eşit davranım görme hakkı tanıması ve bu durumun Anayasa'daki eşitlik ilkesine uygun olması,

· 403 sayılı Öğretim Birliği Yasası'nın (Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun) Türkiye'de dinsel öğretimi cemaatlerden ve özel kişilerden alıp devlet görevi olarak Milli Eğitim Bakanlığına vermesi,

· T.C. Anayasası'nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti'nin laik bir devlet olarak nitelenmiş bulunması; bunun gereği olarak da dinsel öğretim yapan özel okul açmanın ve yönetmenin yasak olması. Özel Okullar Yönetmeliği'nde, "Bir özel okula alınabilecek yabancı uyruklu öğrenci sayısı, okulda okuyan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı öğrencilerin yüzde 20'sini aşmamak kaydıyla Milli Eğitim Bakanlığı'nca belirlenir." hükmünün bulunması,

· 625 sayılı yasanın 3. maddesinin 3. paragrafında, 'Askeri okullar, dinsel eğitim ve öğretim yapan özel öğretim kurumları ile güvenlik örgütüne bağlı okulların aynı ya da benzeri özel öğretim kurumu açılamaz.' hükmünün var olması,

· Anayasanın 130. maddesindeki "Yasada gösterilen yöntem ve esaslara göre kazanç amacına yönelik olmamak koşuluyla vakıflarca devletin gözetim ve denetimine bağlı yüksek öğretim kurumları kurulabilir." hükmüne göre Patriklik bir vakıf kimliğinde olmadığı için Patrikliğe bağlı bir özel yüksek öğretim kurumu açılmasının da olanaklı olmaması,

· Anayasa'nın 24. maddesinde "Din ve ahlak eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Kimse devletin toplumsal, ekonomik, siyasal ya da hukuksal temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma ya da siyasal ya da kişisel çıkar ya da etki sağlamak amacıyla her ne biçimde olursa olsun dini ya da din duygularını ya da dince kutsal sayılanları sömüremez ve kötüye kullanamaz." hükmünün bulunması,

· Lozan Antlaşması'nda ve öteki uluslararası sözleşmelerde azınlıklar için ayrıcalıklar değil yurttaşlarla eşit haklar tanınmıştır. Din görevlilerinin özel okullarda değil devlet okullarında yetiştirilmesi, Anayasa, Anayasa Mahkemesi kararı, Yüksek Öğretim Kurumları Yasası ve Milli Eğitim Temel Yasası'yla düzenlenmiş devlet politikasıdır. Bu nedenle azınlıklara verilecek bir hak yurttaşlar arasında azınlıklar lehine bir eşitsizliğe neden olur. T.C. Devleti, din görevlilerini bir devlet okulu olan İmam-Hatip Okulları ve devlet üniversiteleri bünyesindeki İlahiyat Fakülteleri'nde yetiştirmektedir. Eğitim-öğretim etkinlikleri, devletin denetimi ve gözetimi altında yapılmaktadır. Hiçbir cemaat ya da kesime bu konuda ayrıcalık tanınmamıştır.

Heybeliada Ruhban Okulu 1971 yılında 'Özel Yüksekokulları Kapatan Yasa'nın yürürlüğe girmesiyle kapanmıştır. Bu yasa çıkartılırken ve Anayasa Mahkemesi'nin 625 Sayılı Özel Öğretim Yasası'nın kimi maddeleri iptal edilirken hiçbir biçimde Heybeliada Ruhban Okulu'nun kapatılması amaçlanmamıştır. Yapılan düzenlemelerle, özel üniversitelerin açılmasına 'devlet denetiminde olmak' koşuluyla izin verilmiştir. Ancak Patriklik, bu koşulu kabul etmeye yanaşmadığı için Heybeliada'daki okul açılamamıştır. Patriğin "Kendi din adamlarımızı eğitme hakkından yoksunuz." savı kötü niyetlidir. Patriğin, yalnızca dinsel eğitim vermesi gereken bir kurumun, devletin denetimi altında etkinlik göstermesini kabul etmemesinin nedenleri bellidir. Ulusal mücadele dönemindeki ataları gibi, Patrik Athenegoras, Metropolit Emilyanos, Makarios gibi Türkiye karşıtı etkinlik gösteren militan Papazların hep Heybeliada Ruhban Okulu'ndan mezun oldukları bilinmektedir. Bununla birlikte Patriğin ve kendisine bağlı 12 metropolitin T.C. yurttaşı olmaları koşulunun da (ki bu koşul Lozan Antlaşması'nın ilgili maddeleri gereğidir) kaldırılması isteği göz önüne alınırsa durum daha da belirginleşmektedir.



Sonuç ile Öneri :

1) Fener'deki Patriklik, yasaklanmış olmasına karşın siyasal etkinliklerini din maskesi altında sürdürmektedir.

2) Patrikliğin, siyasal etkinlikleriyle Türkiye'yi bölmeye yönelik ittifakın içinde olduğu pek çok kez kanıtlanmıştır.

3) Patrikliğin etkinlikleri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin en temel ilkesi olan laikliğe tümüyle karşıdır.

4) AB kapsamında bu tür konular da sıkça gündeme gelmekte ve Türkiye'nin devleti ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü ilkesi aleyhine kararlar alarak Anayasa, yasa, tüzük ve yönetmeliklerde değişiklikler yapması beklenmektedir. Hangi beklentiyle olursa olsun bu tür girişimlerde bulunanlar haindir. Ruhban okulunu açmaya yeltenmek de açık bir ihanettir.

Patriklik, Lozan Antlaşması hükümlerindeki esnekliğe dayanılarak Türkiye'den çıkarılıp Aynoroz Adası'na taşındırılmalıdır. Bu bölücü çalışmalara daha çok göz yumulamaz.



DSS

Umut KUZU

 

 

 

 

AŞAĞIDAKİ TÜRKÇE İMLASI GİBİ GÖRDÜKLERİNİZ ATATÜRK'ÜN EL YAZMALARINDAN ALINARAK, ÖZELLİKLE AYNEN YAZILARAK, KORUNMUŞTUR.. ..

Kaynak: Prof.Afet İnan  “Medeni Bilgiler ve M.Kemal'in El Yazmalarından” Türk Tarih Kurumu Basımevi 1998

Sayfa: 351 (Millet üzerine )

MİLLET:

Türkiye Cumhuriyetini kuran, Türkiye Halkına,”Türk Milleti” denir.  

Millet Sözünden ne anlaşılır?Ne anlaşılmak lazımdır? Bunu anlatayım: sözlerimin kolay anlaşılması için, yine Türk Milletine bakacağım.Çünkü, dünya yüzünde ondan daha büyük,ondan daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlar tarihinde görülmemiştir.

Bugünkü Türk Milletine bir resim tablosuna bakar gibi bakalım ve o şimdiye kadar edindiğimiz bilgilerin yardımıyla düşünelim! Bu tabloda neler görüyorsak, bir tablo bize neler hatırlatıyorsa, onları, birer, birer söyleyelim 

Sayfa 352

1.)    Türk Milleti, Halk idaresi olan Cumhuriyetle idare olunur bir Devlettir.

2.)    Türk Devleti Laiktir. Her reşit dinini intihapta( seçmekte) serbesttir.

3.)    Türk Milletinin Dili, Türkçe'dir. Türk dili dünyada en güzel , en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Birde, Türk Dili, Türk Milleti için mukaddes bir hazinedir. Çünkü Türk Milleti geçirdiği nihayetsiz badireler içinde, ahlakının, ananelerinin, hatıralarının, menfaatlarının, elhasıl bugün, kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk Dili, Türk Milletinin kalbidir, zihnidir.

Sayfa 364

DİN ÜZERİNE

Türk Birliğinin de,  bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır. Fakat biz, gözümüz önündeki Türk Milleti tablosunda bunun aksini görmekteyiz.

Türkler, Arapların dinini kabul etmeden evvelde böyük bir Millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din ne Arapların, ne ayni dinde bulunan acemlerin ve ne de mısırlıların ve sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis Türk Milletinin milli rabıtalarını ( birbirine bağlayan bağ TDK ) gevşetti; milli hislerini , milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü, Muhammed'in kurduğu dinin gayesi, bütün  

Sayfa 365

Milliyetlerin fevkinde ( fevk üst, üstünde TDK ), şamil ( içine alan, kaplayan, kapsayan TDK.) bir Arap milliyeti siyasetine  müncer ( bir yana doğru çekilip sürüklenen ) oluyordu. Bu Arap fikri, Ümmet kelimesi ile ifade olundu. Muhammed'in dinini kabul edenler, kendilerini unutmağa, hayatlarını Allah kelimesinin, her yerde  yükseltilmesine hasr ( 1..2. sıfat  Örmeden yapılmış olan ) etmeğe mecburdurlar. Bununla beraber, Allah'a  kendi milli lisanında değil, Allah'ın Arap kavmine gönderdiği Arapça Kitap'la ibadet ve münacat ( yakarış TDK ) bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe, Allahın ne dediğini bilmeyecekti. Bu vaziyet karşısında Türk Milleti, bir çok asırlar, ne yaptığını, ne yapacağını bilmeksizin adeta, bir Kelimesinin,

Sayfa 366  

Manasını bilmediği halde Kuran'ı ezberlemekten beyni sulanmış, hafızlara döndüler. Başlarına geçebilmiş olan haris serdarlar ( Osm.başkomutan TDK ), Türk Milletince, karışık cahil hocalar agziyle ateş ve azap ile müdhiş bir muamma halinde kalan, dini hırs ve siyasetlerine alet ittihaz ( Osm.1.sayma, tutma 2.Alma TDK ) ettiler. Bir taraftan Arapları zorla emileri altına aldılar, bir taraftan Avrupa da, Allah kelimesinin ilası( den; dan;) parulası(parolası ) altında, Hıristiyan milletlerinin idareleri altında geçirdiler, fakat onların dinlerine ve milliyetlerine ilişmeyi düşünmediler. Ne onları Ümmet yaptılar, ne onlarla birleşerek bir kuvvetli millet yaptılar. Mısır'da belirsiz bir adamı, “Halifedir” deye yok ettiler, hirkasıdır ( hırkaTDK ) deye bir palaspareyi ( yırtık giyisi ) , hilafet alameti ve imtiyazı olarak, altın sandıkalara koydular, Halife oldular. Gâh Şark'a ( Doğu ) , gâh Garba ( Batı TDK ) veya her tarafa birden saldıra, saldıra Türk Milletini Allah için, Peyagamber için topraklarını, menfaatlerıni, benliğini unutturacak, Allah'a mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. Milli duyguyu boğan, fani Dünyaya kıymet verdirmeyen, sefaletler, zaruretler, felaketler his olmamaya başlayınca, asil hakiki seadete, öldükten sonra kavuşacağını vat(vaad) ve temin eden dini akide

Sayfa 368

Ve dini his, Millet uyandığı zaman onun şu acı hakikatı görmesine mani olamadı. Bu feci manzara karşısında kalanlara, kendilerinden evvel ölenlerin, ahirette ki seadetlerini düşünerek veya bir an evvel ölüm niyaz ederek, ahiret hayatına kavuşmak telkin eden din hissi; Dünya'nın acısı duyulur tokatiyle, derhal  Türk Milleti'nin vicdanindaki çadırını yıktı, davetlileri Türk Düşmanları olan Arap çöllerine gitti. Türk vicdani umumisi, derhal, yüzlerce asırlık kudret ve küşayüşiyla ( Osm. Açıklık, ferhalık TDK ), büyük heyecanlarla çarpıyordu.

Ne oldu?

Türk'ün milli hissi, artık ocağında ateşlenmişti. Artık Türk, cenneti değil, şevki hakiki Türk cedlerinin mukaddes miraslarının  

Sayfa 369

Son Türk ellerinin, müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu.

İşte, dinin, din hissinin Türk milliyetinde bıraktığı hatıra.

10. Türk Milleti, milli hissi; dini hisle değil, fakat insani hisle yan yana düşünmekten zevk alır, insani hissin şerefli yerini daima muhafaza etmekle muktedirdir. Çünkü, Türk Milleti bilir ki, bugün medeniyetin şahrahında ( 1.kır, 2. çöl TDK ) müstekil ( müstakil =kullanış bakımından bağımsız, 2. kullanış bakımından kişilere özel ayırılmış TDK . ) ve fakat kendilerine muvazi ( paralel TDK. ) yürüdüğü umum medeni milletlerle

Sayfa 370

mütekabil  ( karşılıklı TDK ) insani ve medeni münasebet, elbette inkişafımızda ( 1. gelişme, gelişim 2. Mat. açınım TDK) devam için lazımdır ve yine malumdur ki, Türk Milleti, her medeni millet gibi, mazinin bütün devirlerinde keşifleriyle, ihtiralariyle ( yeni bir şey bulma, üretme TDK . ) medeniyet alemine hizmet etmiş insanların, milletlerin kıymetini takdir ve hatıralarının hörmetle muhafaza eder. Türk Milleti insaniyet aleminin samimi bir ailesidir.  

Sayfa 371  

Bütün bu hülasa söyledklerimizi kısa bir çerçeve içine sokmak istersek, şöyle deye biliriz; Türk Milleti'nin teessüsünde  ( 1. yerleşme, ortaya çıkma, 2. yerleşme, temelleşme,kökleş me TDK ) müessir ( 1.dokunaklı, 2. etkili, sonuçlu, 3. isim,kimyab etken TDK.) olduğu görülen tarihi ve tarihi vakialar şunlardır:  

A.    Siyasi varlıkta birlik

B.     Dil Birliği

C.      Yurt Birliği

D.     Irk ve menşe birliği

E.     Tarihi Karabet ( 1. yakınlık, 2. hısımlık TDK. )

F.      Ahlaki Karabet

Türk Miletinin teşekkülünde mevcut olan bu şartlar, diğer milletlerde kâmilen ( büsbütün, toptan, hepbirden TDK )  yok gibidir. Daha umumi bir tarif yapabilmek için, deyelim ki bir cemiyete  

Sayfa 372

Millet diyebilmek için, bu şartlar aynı zamanda kâmilen  veya kısmen, bir arada bulunmak lazımdır.

Bütün milletler tamamen, aynı şartlar altında teşekkül etmemiş olduklarına göre, Türk Milletinde yaptığımız gibi, diğer her millet ayrı olarak mütalaa edilmedikçe, milliyet fikrini, umumi ve fenni olarak tarif etmek güçtür. Çünkü, tespit ettiğimiz şartlar, insanların millet halinde teşekkülüne umumiyetle yardım etmemişlerdir.

Fakat, bir tarzı teşekkülden başka, adeta bu şartların tesirini,  kale aldırmayan Millet teşekkülleri de  vardır.

Sayfa 373

Mesela; İngilizler ile Şimali Amerikalılar aynı lisanı konuştukları halde ayrı,ayrı milletlerdir. Sonra, İsviçre de lisanları  menşe'leri başka,başka üç unsur vardır, Alaman, Fransız, İtalyan. Bunlar İsviçreli namı altında bir millet itibar edilmektedirler.

Cemahir ( cumhur'un coğulu, Osmanlıca Türkçe Sözlük, Arif Hikmet Par )  müttehidede ( müttehit= 1. birlik durumuna gelmiş, birleşik, birlik olmuş TDK ) beyaz ırkla, kırmızı derili insanlar dirsek dirseğe yaşayan Amerikalılardı r.

Bugün büyük asri milletler olan Fransızların, İngilizlerin muhtelif ırkların tesahübü ( 1.arkadaş olma, arkadaşlık etme, 2. sahip çıkma koruma , Osmanlıca Türkçe Sözlük, Arif Hikmet Par ) neticesi olduğu malumdur.


 

Çin'den Türkiye'ye Ahlaksız Tehdit

Türklerin tarihi düşmanı olan Çinliler, şimdilerde her ne kadar Türklere yakın gözükseler de hep içlerindeki kini ve nefreti gizlemişlerdir. Bunun en basit örneği, 1 hafta kadar önce çıkan bir haber.

ABD'nin önde gelen muhafazakâr düşünce kuruluşlarından The Heritage Foundation tarafından yayınlanan, Çin'in Ortadoğu çıkarlarına ilişkin bir değerlendirmede ilgin, ilginç olduğu kadarda düşündürücü iddialar yer alıyor.

Haber'de Çin'in Kuzey Irak petrolleri ile yakından ilgilendiği ve Türkiye'ye Müslüman Uygur Türklerine destek vermemesini aksi takdirde Kürtleri destekleyecekleri tehdidinde bulunuyor. İşte kalleş Çinlilerden bir ahlaksız tehdit daha.

***

Kuzey Irak petrolleri ile ilgilenmesi hususu Çok yerinde bir tespit. Çünkü bu doymak bilmeyen yayılmacı ve işgalci Çinliler nerede bir enerji kaynağı var hemen oraya üşüşüyorlar. İstiklal Gazetemizin geçen sayısında Çin'in Azerbaycan'daki eski petrol kuyularına bile göz diktiklerini ve girişimlerde bulunduklarını yazmıştık. Kuzey Irak'la ilgilenen Çin'in PKK'yı desteklemediğ ini kimse iddia edemez. Irak'ta ki istikrarsız ortamdan faydalanarak Kürtlerin denetiminde olan Kuzey Irak'a gelen Çinliler buradaki petrole göz dikecek ama Kürtlere destek vermeyecek. Türkiye Mesut Yılmaz Başbakanlığı döneminde Çin tarafından yapılan bir blöfe kurban gitti ve Füze teknlojisi vaadinde bulunan Çin'e şirin gözükmek için Mesut Yılmaz tarafından utanç genelgesi yayınlandı. Yayınlanan genelgeyle Doğu Türkistanlı Türklerin kendi bayrakları olan Gökbayrak'ın toplantılarda asılması yasaklandı. Bakan ve milletvekillerinin Doğu Türkistanlıları n toplantılarına katılmaları da engellendi. Bu tarih 1998'dir.

***

Bunun yanında yukarda da belirttiğim gibi Çinliler PKK'ya zaten destek veriyorlar. Çin'de ki bir çok basın yayın organı resmen Türkiye'de ki bölücülüğe destek veren yazılar, makaleler ve kitaplar yayınlıyor. Medyanın yazdığı Çin hükümetinin yazması anlamına geliyor. Çünkü Çin'de hükümetin istemediği hiçbir şey medyada yayınlanamaz da ondan.

Wang Zhijuan adında bir Çinli yazar "Kürt Milletinin Dramı Ne Zaman Bitecektir?" konulu bir yazı yazmıştır. "Minzu Yicong" (Etniklerle ilgili Tercüme Eserler Dergisi) adlı dergide "Kürtlerin Acı Durumu" (1984)

Çinliler Kıbrıs konusunda da taraflarını Rumlardan yana belli etmişlerdir. Dönemin Çin Devlet Başkanı katil Jiang Zemin'e Kıbrıs konusunda görüş soran gazeteciler şu cevabı almışlardı "Birleşmiş Milletler kararlarına göre hareket edilmelidir. Tek Kıbrıs'tan yanayız... BM Güvenlik konseyinin Kıbrıs sorunu ile ilgili kararının mutlaka uygulanmasından yanayız."

***

15–17 Ocak 1991'de Çin devlet başkan yardımcısı ve Çin Merkezi Askeri Komite Başkan Yardımcısı Hujintao Güney Kıbrıs Rum kesimini ziyaret ederek "Sizin yanınızdayız" mesajı vermiştir. Geçen ay Rum kesimi ile Çin hükümeti arasında bir dizi anlaşma da yapıldı.

Bu saydıklarım sonrasında Çin'in aldatma ve kandırma politikalarına Türk Yetkililerin alet olmaması gerekir. Varyag uçak gemisi konusunda söyledikleri her yıl 1 milyon Çinli turist yalanı olsun. Füze teknolojisi konusu olsun. Çin malları konusu olsun Çinliler Türklere karşı samimi değildir ve hiçbir zaman olmayacaktır.

***

Son olarak atamız Bilge Kağan'ın binlerce yıl önce Türklerin Çinlilere karşı dikkatli olmaları gerektiği konusundaki sözlerini bir kez daha okuyalım ve ders alalım:

"Çinlilerin altınına, gümüşüne, ipeğine, tatlı sözüne, değerli hediyesine kapılmadım. Bunlara kapılan ne kadar Türk'ün can verdiğini, Çin boyunduruğuna düştüğünü unutmadım. Tanrı yardım etti, Türk Hakanı oldum. Dağılmış ulusumu bir araya topladım. Fakir ulusumu zengin ettim. Azalmış ulusumu çoğalttım. Atalarım Bumin Kağan'a, İstemi Kağan'a layik bir oğul olmaya çalıştım.
Atalarım Türk yurdunu öyle sıkı tuttular, öyle bilgelikle, öyle güzel törelerle yönettiler ki, Türk ulusu mutlu oldu. Onların ölümlerine candan ağladı. Atalarıma tabi olan bütün yabancı uluslar, Çinliler, Tibetliler, Moğollar bile onların çağında yaşadıkları mutlu hayatı
unutmadılar. Atalarım o kadar ünlü hakanlardı. Sonradan bilgisiz ve kötü hakanlar Ulu Türk tahtına oturdular. Onların kötü idaresi ve Çinlilerin hileleri yüzünden Türk ulusu zengin ülkelerini kaybetti. Türk Hakanlarının cihanı tutan ünleri geçmişe karıştı

Erkinbeğ UYGURTÜRK'ün yazısı

 


 

 

Atatürk'ün Kutsal Topraklar'la İlgili Meclis Konuşması

Bazı çevrelerin Atatürk'le ilgili iddialarına son verecek olan bu belge, İçişleri Bakanlığı Matbuat Umum Müdürlüğü antetini ve 20 Ağustos 1937 tarihini taşıyor. Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Cumhurbaşkanlığı'na hitaben yazdığı ön sunuş yazısında “Bombay Chronicle gazetesinin 27.8.1937 tarihli nushasında ‘Filistin'e el sürülemez, Kemal Paşa Avrupa'ya ihtar ediyor' başlığı altında bir yazı intişar etmiştir. Bu yazının Türkçe örneği ilişik olarak sunulmuştur. Bu vesile ile saygılarımı tekrarlarım” diyor. Belgeden anlaşıldığına göre Mustafa Kemal Atatürk'ün, Meclis'te yaptığı bu konuşmayı, önce, Ankara'da Türkçe yayınlanan Hakimiyeti Milliye gazetesi yayınlamış. Hindistan'da yayınlanan Bombay Chronicle gazetesi de bu açıklamayı Hakimiyeti Milliye gazetesinden almış. Aslı Ankara'da Milli Arşiv'de 030 10 266 793 25 numaları dosyada saklı tutulan belgeye göre, Mustafa Kemal Atatürk'ün Kutsal Topraklar'la ilgili olarak Meclis'te yaptığı bu konuşmanın tam metni şöyledir:

“Arapların Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip bu sözde istiklal kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayanı teessüftür. Arapların arasında mevcud olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet'in mukaddes yerlerinin Musevilerin ve Hristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki; buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmiyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyete lakayt olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen Peygamber'in son arzusunu yani, mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selahaddin'in idaresi altında, uğrunda Hristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hakimiyet ve nüfuzunun tahtında (altında) bulunmasına müsaade etmiyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah'ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur.”

Kaynak : Dünya Gündemi Gazetesi

Gürol Biber, 18.10.2006


Sayfa Başı

Biliyorsan Konuş, İrfân Alalım , Bilmiyorsan Sus, Adam Sanalım

Durmuş Hocaoğlu

Sultan Vahdettin üzerine başlatılan tartışmalar bizi yine, bugüne kadar konuşa konuşa içinden çıkamadığımız birçok dert küpü ile karşı karşıya getiriyor; tarih, siyâset, tefekkür nâmusu, siyâsî ahlâk vb. gibi. Bunların herbirisi tek başına birer heyûlâ; ancak, herşeyi maymun iştihâsı ile ele alan medyamız bu konudan da çabucak doymuş ve sıkılmışa benziyor. Esâsen fikir hayâtımızın bu tarafı, bizzat kendisi olarak, başlı başına bir problem teşkîl ediyor. Diplomanın git-gide yaygınlaşmasına mukabil okumanın, ama bilhassa ciddiyet taşıyan okumanın, hiç de aynı nisbette yükselme trendi gösterememesi, bu ülkede, asıl bilgi kaynağı olarak dergi - ama hakikî dergi, magazin değil - ve kitabın yerine "Medya"nın, yâni, gazete ve televizyonun ikame edilmesine sebep olmuştur. Medya dediğimiz şeyin ise çapı-çeperi belli: Gerek yazarları ve gerekse de okuyucu kalitesi ve performansı ile dökülüyor. Uzun soluklu ve derinlikli tartışmalara girilememesinin en mühim sebebi, bence, bu: Çapsızlık. Çoğunluğu, aydınlatacağı kaarîlerinden daha aydın(lık) olmayan "köşe ulemâsı"nın çala kalem döşendiği, her cümlesi bir paragraf olan, okunma ömrü birkaç dakika, son kullanma tarihi en fazla birkaç yirmi dört saat ile sınırlı, kıraat ameliyesi hitâma erince okuyucusunda bir bilgi seviyesi artışı sağlamayan, yârınlara birşeycikler bırakmayan yazılarla ve ancak bunlara îtibar eden okuyucu kitlesi ile daha zengin, daha bereketli bir müzâkere ortamı elbette yaratılamaz: Sıkıldık; başka bahis aç, yine bir müddet sonra aynı yere dön; tıpkı dolap beygiri gibi! Bu yüzdendir ki, daha evvelini bir yana bırakıyorum, gençlik yıllarımdan altmışıma yaklaştığım bugüne kadar hemen hemen aynı mevzûlarin aynı sığlık, aynı sıradanlık çerçevesinde ele alınmasından, aynı seviyesizlik seviyesinin aşılamamış olmasından duyduğum üzüntü ve öfkeyi ifâde edecek kelime bulmakta zorlanıyorum.

İşte bu noktada Süleyman Demirel''in "bu meselenin tartışılmasının memleketin yararına olup - olmadığını" sorgulamasının, ciddî bir değer taşır hâle geldiğini de düşünmüyor değilim; fikri "bizâtihî fikir" olarak değerli bulduğumdan değil, şundan: Evvelen, müşârünileyh gerçekten öyle düşündü mü bilmiyorum ama, bir ihtimâl, mâdem adam gibi birşeyler söylemeyip kırk yıllık türküleri bozuk plak gibi tekrarlamaya devam edeceksiniz - çünkü cirminiz, cüsseniz belli -, ne diye lüzumsuz "lâf salataları" ile boğuşmayı, zihinleri daha fazla iğtişaş ve teşevvüşe sevk etmeyi sürdürürsünüz demek istemiş olabilir ki elbette haklıdır - eğer cidden böyle düşünerek söylediyse. Hani nasıl derler: "Biliyorsan konuş, irfân alalım / Bilmiyorsan sus, adam sanalım". Sâniyen, O, bir siyâsetçi, bir filozof değil ve unutulmamalıdır ki, siyâsetçi için "doğru olan", illâ ki ve öncelikle, "faydalı olan"dır; öteki, yâni "doğru"nun diğer şekli filozof içindir: "Mahz hakîkat".

Murat Belge de, tam da bu sebepten, köşesinde Demirel''i bombardmana tâbî tutuyor; sâdece bir kısmına bakalım ["Yararlı Gerçek"., Radikal, 22.07.2005]:

''Gerçeklik'' vardır ve tarih boyunca ''insan'' dediğimiz varlığın en önemli uğraşı, ''gerçeklik''in ne olduğunu kavramaya çalışmak olmuştur. Onu hiçbir zaman bütünüyle kavrayamayacağımızı, olsa olsa ona yaklaşabileceğimizi artık biliyoruz - tam kavrayamayacağımızı kavramak da insanın bir başarısı.

Bunu yapabilmenin aracı da, canlı varlıklar arasında yalnız ''insan''ın bir yetisi olan ''düşünme'' yeteneği. Bu sıradan gerçeklikleri tekrarlamak gereğini duyuyorum, çünkü bunlar söylendiğinde ''Bunu bilmeyecek ne var'' diyenler sonra da böyle şeyler hiç yokmuş gibi davranabiliyor. ''Gerçeklik'', şuna buna yaradığı için değil, kendisi olduğu için önemlidir.

Gerçeklik herhangi bir şeye yarayamaz, herhangi bir şeyin yararlılığı, ona ilişkin olarak tartışılabilir.

Yerçekimi kuralları ya da suyun bileşimi gibi madde dünyasına ilişkin ''gerçeklikler'' veya Vahdeddin''e ''vatan haini'' denmesinin doğru olup olmadığı gibi insan hayatına, değerlerine ilişkin ''gerçeklikler'', aradaki bütün farklara rağmen, sonunda ''gerçeklik'' kategorisine girerler; dolayısıyla, incelenmeleri, tartışılmaları gerekir.

Gerçekliğin ''kullanım değeri'' gibi bir kategori, hiçbir yerde Türkiye''de olduğu gibi, uzun süreli ve yaygın bir hegemonya kurmamıştır."

Belge, Türk''e sövmediği zaman fenâ yazılar yazmaz; bu da onlardan biri ve "kendi içinde" tutarlı sayılır; vâkıa hepsi bilinen şeyler, ama, yine de fenâ değil; lâkin doğruluğu ve tutarlılığı "kendi içinde" ve unuttuğu birçok şey var ki, birisi, muhterem zâtının ve ekibinin bütün güçleriyle asıldıkları ve en iddalı oldukları "Ermeni Mes''elesi"nde ortaya koydukları şey, "Türkiye devletinin resmî tezini savunanları bilerek dâvet etmedik" diye koftiden bilim adamı ve aydın dürüstlüğü - çünkü bu taîfe içün işbu dürüstlük, içinde Türk''ün adının, velev ki îmâ yoluyla da olsa, müsbet olarak geçtiği her şeye reddiye ve muhâlefet geliştirmektir; Türk olmasın da kim olursa olsun - pozları takındıkları malûm ve mâhut "akademik" (!) toplantıda, "Ermeni devletinin resmî tezi"nin avukatlığını yapmaktan başka bir fiil icrâ edememiş olmaktan ibârettir. İmdi böyle bir zihniyet Vahdettin mes''elesini ele alacağına, bırakınız hiç almasın daha iyi ve daha doğru - her iki mânâda da "doğru" - olacaktır; çünkü mutlaka bir yerde bir hıtın çıkmayacağından emîn olamayacağımız gibi, her ne kadar ünvânı profesör olsa da - Hegel''in "professoral olmayan profesörler vardır" dediğini hâtırlayınız -, mes''elenin asıl kalbi olan Türk arşivlerini okuma konusunda düpedüz "ümmî" - evet aynen öyle: "ümmî" - olan kişilerle nasıl ki Ermeni Mes''elesi halledilemez ve hattâ müzâkere dahi edilemez ise, bu gibi hususlarda da bu kabîl işlere girenlerden hayır beklenmesi pek fazla iyimserlik olur; bana kalırsa.

Burası mes''elenin bir yanı; diğerine gelince; orası da siyâssî doğru ile felsefî/ilmî doğrunun çatıştığı alan... O da cumaya...

Sayfa Başı

Tarih''e ve Hâinlere Dâir: I

Durmuş Hocaoğlu

Bülent Ecevit''in, Sultan Vahîdüddîn''in - yaygın telâffuzu ile "Vahdettin"- hâin olmadığını söylemesi, yeni bir tartışmaya yol açtı. Konu, bizzat kendisi olarak, bermûtad, Türk intelijansiyasının mahdut sayıdaki gündem maddelerinden birisi, hiçbir orijinalliği ve yeniliği yok.
Ancak, yine de her şeye rağmen, tefekkür hayâtı sâdece yeni suâllerle dolu yeni dosyalar açmakla değil, aynı zamanda, eski dosyaları raflardan indirerek eski suâllere yeni cevaplar aramakla da zenginleşeceği gibi, esâsen hiçbir hususta ''son ve değişmez hüküm'' verme iddiasında bulunmak da tefekkürle bağdaşmaz olduğundan ve ayrıca, Karl Popper''in vaz'' etmiş olduğu Yanlışlama Kuralı''nın esaslarından olan, "bilim, doğrulama ile değil, yanlışlama ile, yâni kendi yanlışlarını ayıklamakla ilerler" prensibinin - Tarih''in bir bilim olup-olmadığını irdelemeye kalkışmadan şimdilik ve ihtiyat kaydıyla "bilim" olduğunu kabûl ederek - bu mevzûun da, tarihimiz üzerindeki birçok yanlışlığın ayıklanmasına vesîle olacak şekilde kemâl-i ciddiyetle ele alınması da çok hayırlı olabilir; ne var ki hiç de öyle görünmüyor diyebiliriz. Hiç de öyle görünmüyor; zîra, suâl ne kadar eski ise tartışma usûlü, uslûbu ve âdâbı da bir o kadar eski. Nitekm Ecevit''in partisinden - DSP''nin hâlâ "Ecevit''in partisi" olduğunun pratikte münâkaşa edilemezliğini farzederek söylüyorum - söz konusu bu açıklamasına tahammül edemeyen iki zâtın istifâ etmesi yerinde bir misâl olsa gerek; sebep basit - ilmî basitlik mânâsında değil avâmî ve pejoratif mânâsında basit - ve rijid bir zihniyetin aynası: "Vahdettin hâindir; daha doğrusu öyle olmalıdır." Bu sebebin altındaki sebep de bir o kadar basit ve rijid: "Aksi takdirde, Cumhuriyet''in meşrûiyet senedine halel geleceği düşüncesi".

Tam anlamıyla bir patolojik vak''a! Zîra, sığ bir düşünce için Tarih, bir yanıyla bir enstrümandır, bir yanıyla da herkesin bilebileceği basit ve sıradan bir şey, ''işte öyle bir şey''. İmdi, Tarih, bir enstrümandır; kendisi olarak bir değer taşımayan, bir başka şey için kullanılmaya müheyyâ, istenildiği gibi şekil verilebilecek, ne şekilde işe yarayacağına inanılıyorsa o şekilde, arzu edildiği üzere, - bir metâ îmâl edercesine - îmâl edilebilecek olan bir âlet. Cumhuriyet''le birlikte ortadan kalkan "Eski Rejim"in, yâni, (Meşrûtî) Monarşinin - bilhassa son devirlerinin - takdîr edilmesi, ola ki "o takdirde Cumhuriyet''e ne gerek olduğunun" sorgulanmasını tetikleyebileceği endîşesi ile, "millete rağmen milletçi, halka rağmen halkçı cumhuriyetçilik" ideologlarının en büyük korkulu rüyâlarından olmuş ve bu sebeple de her dâim bir yakın tehlike, bir potansiyel tehdit unsuru olarak görülmüştür. Ve kezâ, yine aynı sığ düşünce için Tarih denen şey, zâten herkesin bilebileceği bir şeydir, ama herkesin nasıl bilmesi gerekiyora öyle bileceği, öyle bilmesi gereken bir şey ve o da gayet ''basit''tir. Hâlbuki Tarih hiç de o kadar basit bir mes''ele değil- hiç bir mânâda basit değil - ve esâsen Charles Dickens''in "sâdece siz sıradan biriyseniz her şey size sıradan görünür" [Perili Ev] hükmünü te''yid edercesine, ancak sıradan insanlar bu kadar çetrefilli bir mes''eleyi bu kadar basite ircâ edebilirler. "Bu gün biz elektronlar, drozofila adındaki sinek ve yıldız kümeleri hakkında pek çok şey bildiğimiz halde, tarihi belirliyen real faktörler hakkında şaşılacak kadar pek az şey biliyoruz" diyen Hermann Wein [Tarih, İnsan ve Dil Felsefesi Üzerine Altı Konferans (Beitrage zur Philosophischen Antropologie)., Çev.: İsmail Tunalı., İ.Ü Ed. Fak. Yay., İst., 1959, s.13] yerden göğe kadar haklı: Tarih''i bilmek Kozmos''u bilmekten çok daha müşkilâtlı, çok daha mudill olan bir şey; ama sıradan birisinin indinde böyle ince düşüncelerin bir kıymet''i harbiyyesi yoktur: Biz diyoruz ki doğrusu budur! İşte bu kadar!

İmi, Tarih elbette Fizik gibi bir tecrübe ilmi değil ve elbette O''nun kadar sağlıklı bilinemez; aslında mes''eleye hâriçten bakanlar için en sağlam ve sarsılmaz ilimlerden göründüğü hâlde, belirli bir mesâfeden mükemmel bir kompozisyon resmeden bir tabloya fazla yaklaşınca kompozisyonun dağılıp kaybolması gibi, Fizik de, içine girilince o zâhirî sağlamlığını kaybettiğne göre, Tarih için hiç böyle şeylerin yüksek sesle asla telâffuz edilmemesi iktizâ eder; bu sebeple, ilmî temkin ve ihtiyâtı elden bırakmayarak, "elbette Vahîdüddîn Hân hâin değildi" diyebiliriz; demeliyiz de.

Elbette hayır! Hâin öyle olmaz, şöyle olur: Mâdem ki şahsî emellerini müstevlîlerin emelleriyle tevhîd edecek kadar alçalmış, mâdem ki bütün Türk hânedanlarının en muktedîri, en uzun ömürlüsü, en verimlisi, en başarılısı, bütün Türk tarihi boyunca Türklerin ve Türklüğün zirvesini teşkîl eden, bütün Türk dünyasında ve bütün Türk tarihi boyunca, Türklere Türk olduklarını öğreten tek ve biricik hânedanın, nâmı yedi cihânı tutmuş Osmanoğulları''nın son ve fakat alçak evlâdı idi, o hâlde, efendileri kendisini terkettikten sonra hıyâneti dolayısıyla îdam edileceği endîşesiyle alçakça kaçarken hiç olmazsa - fukara İran''ın son şahı Rızâ''nın ve fukaralıkta dibe vurmuş, açlıktan ölen insanların yurdu Habeşistan''ın son imparatoru Hâile-i Selâsiye''nin, kendi halkından çaldığı servetleri (ikisinin tutarı, hâfızam beni yanıltmıyorsa, takrîben elli milyar Dolar''a bâliğdir) daha iktidarda iken İsviçre bankalarına istif etmeleri gibi - hiç olmazsa Topkapı Sarayı Hazîne Dâiresi''ni soyardı, onu da yapamıyorsa bir tek Kaşıkçı Elması''nı cebine atar götürürdü de gurbet ellerde skandal bir şekilde sürünerek yaşamaz ve ölünce de alacaklarının kapıya dayanması yüzünden cenâzesi orta yerde kalmazdı.

Hâin öyle olmaz; şöyle olur....

... bu densizlikler beni çok sinirlendiriyor, bir yazı kesmeyecek; en iyisi yarına....

Tarih''e ve Hâinlere Dâir: II tıklayınız

 

ABD Ortadoğu'da Ne Yapmak İstiyor.

ABD ‘nin yapmak istedikleri ile Şeytanın yapmak istedikleri hep aynı. ABD derken o kıtada yaşayan insanların tümünü kasdetmiyoruz. Şu anda iktidarda olanlar ve daha önce iktidar gelmiş olanlar her zaman şeytan ile işbirliği içinde olmuşlardır. Bunların işbirliktelikleri Hz. Süleyman zamanına kadar uzanır. Kimi zaman adları, duvarcı ustası, tapınak şövalyesi, gül ve haç kardeşleri, kuru kafacılar, sion tarikatı, evangelist vesaire şeklinde olmuştur.

Şimdi bunlar Ortadoğu'da ne yapmak istiyorlar. Yapmak istedikleri ana amaç ilelebet İsrail devleti mevcut ve hakim kılmak. Ortadoğu coğrafyasında İsrail ile bağımlı ve aynı şekilde hareket eden devletler yaratmak. Kısaca ülkelerin arasında sözüm ona sınırlar olsada Büyük Ortadoğu Projesi ile İsrail'i Ortadoğu'da egemen devlet kılmak.

Ortadoğu'daki her devleti İsrail'in bir dediğini iki etmemek kaydıyla, tamamen itiatkar kılmak. İstesinler veya istemesinler ABD, bir şekilde kendi istediği yapıda bütün Ortadoğu ülkelerini değişmeksizin şekillendirmek istemektedir. Ohalde ABD Büyük Ortadoğu Projesini Nasıl Gerçekleştirecek?

Gerekirse ABD,

Bunlar ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesini Gerçekleştirme takdikleri. Sonuçta ne olacak 3. bin yılda Ortadoğu ve sonra da Çin'i Hıristiyanlaştırmak için çalışacaklardır. Şimdilerde Diyalog diyerek başlattıkları misyonerlik faliyetleri, sonraları silah zoruna dönüşecektir. Allah Müslüman Torunlarımızın Yardımcısı Olsun.

Derya Sarı

11.Mayıs.2005

Sayfa Başı


Ortadoğu'da Son Durum

Washington Ortadoğu'da Etkin Güç Olarak Sahnede

Kutsal topraklara yüzyıllar boyu ekilen şiddetin önüne geçilemiyor. Barış ümidi ile başlayan her dönem bölgede patlayan bombalarla sert kesintiye uğruyor.Kırmızı hat bu bölgede Dünyanın hiçbir yerinde olmadığı kadar ince olan çizgisinden geçiyor. Şubat ayının başında İsrail ve Filistin arasında 4 yılı aşkındır devam eden şiddetin yerini barışa bırakma olasılığı belirdi. İsrail başbakanı Ariel Şaron ve efsanevi lider Arafat'tan sonra Filistin devlet başkanlığına getirilen Mahmut Abbas bir konferans masasında buluştular. Buluşmaklada yetinmeyip şiddetin önüne geçme taahhüdünde bulundular. İki ülke arasında Mısır'da varılan ateşkes anlaşması Ortadoğuda barış yolunda atılan önemli bir adım oldu ancak bir gün sonra 14 yaşlarında üç genci İsrail askerleri tarafından öldürülmesi bu adıma gölge düşürdü. Bir Ortadoğu zirvesi gerçekleşirken Filistin misillemesi gecikmedi. Hamas İsrail hedeflerine havan topu saldırısında bulundu. Bu gerginlik yaşanırken Şaron'nun geri çekilme planına karşı olan İsraillilerin, Müslümanlar için en kutsal mekanlardan biri olan El-Aksa camiine yürüyeceğini açıklaması bölgedeki tansiyonu bir anda en yüksek seviyeye çıkardı. Filistinliler bu açıklamayı bir tehdit olarak algılarken ağır misillemede bulunacaklarını açıkladılar. Bu yürüyüş özellikle ABD'nin baskısı ile polis tarafından engellendi. Ancak ilerleyen günlerde tekrar gerçekleştirileceği açıklandı. Radikallerin başını çektiği tepkinin sebebi İsrail'in boşaltmaya hazırlandığı topraklar .

İsrail başbakanının çekilme planına göre Yahudi yerleşimciler Gazze Şeridinde 21, Batı Şeria'da 4 yerleşim birimi boşaltıcaklar. Birkaç ay sonra 380 km uzunluktaki Gazze şeridinde bir tek Yahudi aile bile kalmayacak En azından İsrail hükümeti böyle olmasını umuyor. Hükümet Gazze Şeridinden yaklaşık 8000, Batı Şeriadan 650 yahudi yerleşimciyi tahliye etmeyi amaçlıyor. Yerleşimcilere tazminat ödenmeye bile başlandı. Boşaltılan yerlerdeki ev sahiplerine evlerini hemen boşaltmaları durumunda 150 ila 400 bin dolar arasında tazminat ödenmesi öngörülüyor. Son güne kadar evini terk etmeyen yerleşimciye ise %30 eksik tazminat ödenecek .Bu planın İsrail halkının desteğini aldığı belirtilsede Yahudi yerleşimciler direnmeye kararlı.Birçok yerleşimci, 1967 yılında savaşta ele geçen toprakların kendilerinin olduğuna inanıyor. Ayrıca geri çekilme 4.5 yıldır süren Filistin direnişine mükafat olacağını söylüyor. Gazze Şeridinden çekilmeye karşı radikal Yahudilerin eylemleride artarak devam ediyor. Radikaller dikkat çekici eylemler yapıyor. örneğin Telaviv çevresindeki 167 okul ve kreşin kapısını zincirliyorlar. Buna karşın İsrail basınında Batı şeriadaki tahliye planını uygulamaya koymadan önce yerleşimcilerin silahsızlandırılacağı haberleri yer alıyor.

Başkan Bush Ariel Şaron'u ağırladı.

Başkan Bush, başlayan süreçte İsrail Başbakanı Ariel Şaron'u Teksas'da kendi çiftliğinde ağırladı. İsrail Başbakanı Ariel Şaron, ABD'de yaptığı açıklamalarda, ömrü boyunca Yahudilerin hayatını savunduğunu, ilk kez hayatı boyunca kendisini Yahudilerden korumak için güvenlik önlemleri alındığını anlattı. İsrail basını Şaron'un ABD ziyaretinde Şaron ve Bush arasındaki görüş ayrılıklarının gün ışığına çıktığını yazdı. Bush tavrını net bir şekilde ortaya koydu. Başkan Bush Ariel Şaron'dan şehirdeki Batı Şeriadaki yerleşim projelerinden vazgeçmesini ve Ortadoğu barış planına uyması gerektiğini talep etti. Gerçektenden 1982 yılından bu yana ilk kez Yahudi yerleşim birimleri boşaltılacak. 1982 yılında İsrail Melahim Begin ile Enver Sedat arasındaki barış anlaşmasından sonra Sina Yarımadasıdaki Yamit'i boşaltmıştı. Boşaltılması planlanan bölgelerin ilginç bir sosyal yapısı var. Buradaki Yahudi yerleşimciler iki gruba ayrılıyorlar. İlk grup, dini nedenlerle bu bölgelerde yaşıyor. Sayıları daha çok olan ikinci grupsa hükümet tarafından yapılan yardımdan yararlanmak için buralara geliyor. Gazze şeridindeki yerleşimcilerin büyük çoğunluğu bu ikinci gruptaki insanlardan oluşuyor. Bütün radikal çıkışlara rağmen işte bu noktada işinin kolay olacağını düşünüyor. Zaten hükümet yardımlarından yararlanmak isteyenlerin çoğunun tazminat almak için evlerini terk edecekleri savunuluyor. Bu karşı radikal gruplar Yahudi yerleşim biriminde yerlerini boşaltmak niyetinde değiller. Buralarda yaşayanların çoğu tahliye planına karşı, çatışmayı bile göze alacaklarını söylüyorlar. Yerleşimciler, tahliyeyi engellemek için İsrail'in dört bir yanından onbinlerce kişinin bölgeye geleceklerini ifade ederken hazırlıklara başlamışlar bile Gazze'de büyük depoda çadır, uyku tulumu, konserve gibi malzemelerin yığıldığı söyleniyor. İsrail gizli servisi Mossad'ın eski başkanı darbe olasılığına dikkat çekerken, sağcı kesimden geri çekilmenin kanlı olacağını söylüyorlar

Soley Akkaya

30.Nisan.2005


Hükümet, ABD'ye Niye Ayak Sürüyor? Ufukta Seçim Göründü

Türkiye'de seçim zamanlarında iktidar değişimleri hep partilerin ikinci adamları üzerinden olmuştur. Atatürk-İsmet İnönü, İsmet İnönü- Ecevit , Süleyman Demirel- Tansu Çiller Erbakan – Yenilikçi Erdoğan bu ikililere dikkat edilirse parti başkanları yetiştirdikleri veya destekleri ikinci adamlarına iktidarı devretmişlerdir. Bu seferki ikili kim olacaktır. Erdoğan-??? . Üç harfli Süleymaniye'de askerlerin kafasına torba geçirilirken tesadüfen mantı yemeğe giden kişi.

Batı yanlısı bir politika izleyen AKP hükümeti, 1 mart tezkeresini geçiremeyerek kırdıkları ABD'yi tekrar kazanma çabaları ile birlikte geçte olsa bazı durumlarda tavır koymaya çalışarak Amerika'lı mütefiklerinin kafasını karıştırıyor.

Şu anda AKP hükümetinin ve dolayısı ile Türkiye'nin ABD ile durumu KÖRLER SAĞIRLAR BİRBİRİNİ AĞIRLAR mahiyetinde. Yani iki tarafta birbirlerinin ne yaptığını anlamıyor. AKP hükümetinin İncirlik çekimserliği, Nato polemiği, Erdoğan'ın Nato'dan çıkmayı düşünelim demesi Türk Mavisi Darbesi şeklinde yorumlandı. Başbakan Erdoğan'ın Nato'dan bile ayrılabilir , Nato adına ne Suriye'ye nede Irak'a nede İran'a gider. Müslüman ülkede savaşmaz, Nato'ya Hayır diyecek kadar gözü kara diye düşündürmesi . ABD'nin ikinci bir İpek Yolu yaratma Alternatifleri dolayısı ile Romanya, Bulgaristan'da üs kullanımına izin alması, Kırgızistan ve O bölgedeki kadife darbeleri desteklemesi, Türkiye ile müttefikliğine ne oluyor dedirtiyor. Hükümet ile ABD arası tıkandı mı sorusunu beraberinde getiriyor.

Başbakan'nın Nato'ya Hayır diyecek kadar gözü kara diye düşünülmesi O'nun Amerika neznindeki siyasi meşruiyetini ciddi sarsar. Amerika'nın sahip çıktığı insanın siyasi meşruiyeti devam ediyor, Hükümet, ABD'ye ayak sürüyormuş gibi görünsede gecikmelide olsa ABD'nin her dediğini yapıyor. Bu şekilde siyasi devamlılıklarını sürdürmeye çalışıyorlar. Milli görüşten doğmalar üzerlerine giydikleri gayrimilli gömlekleri ile milli duruş göstermede hiçbir gayret göstermiyorlar. Kuzey Irak'ta Türkmenler lehine hiçbir varlık gösteremiyorlar. Sözde Ermeni Soykırımını olmadığı konusunda haklı çıkmak için yeterli olamıyorlar. Ermeni soykırımı konusuna tüccar kafasıyla yaklaşıp neredeyse sözde ermeni soykırımını kabul edelim yeterki bizi AB alın diyebilecek durumdalar. Buda yetmiyormuş gibi bu haksız iddiayı kabul edip toprak verip, bizi 50-60 yıl tazminat ödemeye mahkum edebilirler işte bu kadar da milli duruştan uzaktalar. Bayrak yasasını ihlal edip ölen Papa için bayrakları indirebiliyorlar. Bu arada onlara sormak lazım siz bukadar batı yanlısı ve diyalogçu iken acaba onlar bizim Diyanet Başkanımız için aynı manidarlığı yaparlarmıydı? Kıbrıs'taki Ekümenik ve Ruhban Okulu konusundaki tavizler, yaz yaz bitmiyor.

Baskın Seçim Kapıda

Milli görüşü unutacak kadar batı yanlısı olan Erdoğan ile Amerika arasını birilerimi bozuyor? Öyle ise bunu kim yapıyor? Muhalefet anlamında yapabilirliği olmayan AKP dışındaki partilerin tutup birde ABD ile Erdoğan'ın arasını bozma işini yapabilmesi pek manalı gelmiyor. Zira şu anda ABD ve AB'nin en yakın müttefiki AKP hükümeti niçin başka işbirlikçi arasın? Başbakan'a Nato'ya Hayır dedirtirerek siyasi meşruiyetini zedelemek isteyenler yine ABD'nin kendisi olsa gerek. Tam itaat beklediği müteffiki AKP hükümetinin milli konularda çekimserliğe girmesi yönlendirmek istediği Ortadoğu ve Orta Asya politikalarındaki hata payını arttırır. Buda ABD tarafından en son istenecek bir durumdur. Onlarda tabiî ki bu mantık çerçevesinde baştan hatayı ayıklayacaklardır.

Türkiye'de seçim zamanlarında iktidar değişimleri hep partilerin ikinci adamları üzerinden olmuştur. Atatürk-İsmet İnönü, İsmet İnönü- Ecevit , Süleyman Demirel- Tansu Çiller Erbakan – Yenilikçi Erdoğan bu ikililere dikkat edilirse parti başkanları yetiştirdikleri veya destekleri ikinci adamlarına iktidarı devretmişlerdir. Bu seferki ikili kim olacaktır. Erdoğan-Gül.

Sözün kısası Erdoğan'ın raf ömrü dolmuştur, bertaraf edilmesi gerekmektedir. Erdoğan AKP ile Amerika arasındaki resmi iyi okuyamamaktadır, dünyayı iyi değerlendirip batıya tam teslimiyetçi olamamaktadır. Yırtık pırtık ettiği milli görüş gömleğini arada bir ütülediniz mi diyerek giymek istemektedir. Belki geç te olsa Erdoğan için bir şans doğar nezaman? geciktirdiği İsrail ziyaretinde, giydiği gayri milli gömleğinin üzerine birde kafasına KİPPA giyerse belki o zaman…

AKP hükümeti, 3 Ekim'de AB'nin Türkiye'yi alma kararına göre seçime gidecektir. AB'nin kararı Türkiye'yi AB'ye alma yönünde ise seçim kasımda eğer değilse seçim 3 Ekim öncesinde. Ne yapmak lazım Yolu MİLLİ GÖRÜŞ VE MİLLİ DURUŞTAN GEÇEN HERKES SEÇİM HAZIRLIKLARINA BAŞLAMALI. ŞİMDİDEN İTİFAKLAR VE KOALİSYONLAR OLUŞTURULMALI, ZİRA TÜRKİYE GÜÇ KAYBETTİRİLMİŞTİR, AĞIR BORÇLARA VE BİLMEDİĞİMİZ ANLAŞMALARLA SONRADAN ÖNÜMÜZE ÇIKACAK YAPTIRIMLARA MAHKUM EDİLMİŞTİR. ŞİMDİ GÜÇ BİRLİĞİ ZAMANIDIR, AKSİ HALDE TÜRKİYE 70 MİLYONU İLE KÖLELEŞMEYE VE 21.YÜZYIL KOLONİSİ OLMAYA HIZLI ADIMLARLA GİTMEKTEDİR.

Değerli Türk milleti, bütün bunlar olurken İstiklal Marşı'mızın ilk kelimesini hatırla ‘ KORKMA '. Bizde ALLAH'ın izniyle KORKMAYACAĞIZ.

Meryem Kaya

30.Nisan.2005


ERKEN SEÇİM OLABİLİR

Araştırmacı Yazar

www.aytuncaltindal.com

Aytunç Altındal

 

R.Tayyip Erdoğan'ın bugün yaşamakta olduğu kariyerin başlangıç noktasında Amerika Birleşik Devletleri var. Hem AKP'nin kuruluşunun başında Amerika'ya yapılmış bir gezi var, hem de, henüz Abdullah Gül başbakanken, Türkiye'nin gelecekteki başbakanı sıfatıyla AKP başkanı olarak Beyaz Saray'a ziyaret var. Belli ki, bu ziyaretler ve temaslarda önemli sözler verilmiş. Bu çok net anlaşılıyor. Bu sözlere rağmen, AKP, önce 1 mart tezkeresini çıkartmadı. Yani, Amerika'ya askerini doldur gemilere, bana yolla dedi ama , sonra geri gönderdi. Şimdi… Amerikalıları birazcık tanıyan herkes bunların, tüm ilişkilerde öncelikle güven aradıklarını çok iyi bilirler. Amerika'lıların AKP ve başkanına karşı inanılmaz bir güvensizliği doğdu. Sonuçta bu güvensizlik artık bütün ilişkilere yansır hale geldi. Erdoğan'ın ilerleyen zamanlarda İsrail'e gitmeyeceğini açıklaması gibi gelişmeler de AKP'nin kendisini destekleyen en büyük güçle son köprüleri atmasına neden oldu.

Türkiye'de merkez-sağ politikacıların iktidara doğru yürüyüşünde ABD'nin bir başlangıç noktası olması Türk siyaseti açısından geleneksel bir tutum olmuştur. Menderes, Demirel ve Özal bu geleneğin en güçlü örneklerindendir. Sonradan bu üç politikacının da başı Amerika ile derde girmiştir. Menderes'in sonu hazindir. Demirel de iki kez yıkılmıştır. Özal'ın serüveni ortadadır. Sanıyorum, Erdoğan'ı da benzer bir korku sarmış durumda. Bu bir iddia değil, çok güvenilir kaynaktan alınmış bir bilgidir. Son zamanlarda ciddi panik atak krizleri geçirdiği ifade ediliyor. Çevresine, yaptıkları her hatada, “beni ipe götüreceksiniz” dediği belirtiliyor. Bu atak hallerinde yardımcıları bir şeyler söylediklerinde “anlatmayın artık kafam karıştı” deyip toplantıları terk ettiği bildiriliyor. Bu sendromlar sağlıklı değil. Sonunda sağlıklı sonuçlar getirmez.

Sayfa Başı

Aytunç Altındal

Nisan 2005

 


 

TÜRKİYE SON ON YILINI YAŞIYOR

Teşvikiye'de buluştuğumuz araştırmacı-din bilimcisi Aytunç Altındal, bir haftadır savaşını verdiği gribini hala yenememişti. Değerli okuyucular, araştırmacı, gazeteci ve yazar kimliği ile dinleri ve bilimleri araştırarak en ince noktaları önümüze koyan Aytunç Altındal, uzun süredir Türkiye'nin kuşatılmışlığı üzerinde yazıyor, çiziyor ve hatta feryad ediyor. Kimi z