|
2. Abdülhamid'in petrol haritası
Güneydoğu'da petrol var mı, yok mu? Sultan II. Abdülhamid tarafından hazırlanan petrol haritasında bu soruya 100 yıl önce cevap verilmiş. İşte detaylar!... |
|
Belirlenebilen bilgilere göre, Ermeni çeteleri Anadolu`da 523 bin 955 Türk`ü katletti.
1910-1922 yılları arasında Ermeni çetelerin yaptığı katliamlar Başbakanlık Devlet Arşivleri tarafından ortaya çıkarıldı.
Ermeni meselesine siyasi olarak sahip çıkan ve soykırım olmadığını söyleyen kişilere hukuki yaptırım olarak hapis cezasını uygun gören bir yasa teklifini gündeme getirmekten çekinmeyen Fransız hükümeti, Ermeniler`in yaptığı katliamları görmezden gelerek hata üzerine hata yapıyor. Yüzbinlerce insanı çocuk, bayan, genç, yaşlı demeden hunharca katleden Ermeni çeteleri, tarihe ışık tutan belge ve bilgilerin ışığında gün yüzüne çıkarılan toplu mezarlarla ne kadar acımasızca insanları katlettiğini açıkça ortaya koyuyor.
Başbakanlık Devlet Arşivleri, 1910-1922 yılları arası Anadolu`da 523 bin 955 Türk`ün Ermeni çeteleri tarafından katledildiğini belgeleriyle ortaya koydu. Ermeni çetelerinin katliamları tarih, yer ve isim olarak tek tek açıklandı. Ermeniler, yıllardır sözde soykırımı iddialarıyla dünya kamuoyunu yanlarına çekmeye çalışırken, resmi belgeler ise Türkler`in katledildiğini gösteriyor. 1910-1922 yılları arasında Ermeni çetelerin yaptığı katliamların tarih ve yerleri ile katledilen Türk sayısı ise söyle:
1910 Muş (10 ölü),
21 Şubat 1914 Kars-Ardahan (30 bin ölü),
1915 Van (44 ölü),
1915 Van (150 ölü),
1915 Bitlis (16 bin ölü),
1915 Muş (80 ölü),
1915 Bitlis-Hizan (113 ölü),
1915 Van (5 bin 200 ölü),
Şubat 1915 Haskay (200 ölü),
Şubat 1915 Dutak (3 ölü),
Nisan 1915 Bitlis (29 ölü),
Nisan 1915 Muradiye (10 bin ölü),
Nisan 1915 Van (120 ölü),
Mayıs 1915 Van (20 bin ölü),
Temmuz 1915 Muş-Akçan (19 ölü),
Ağustos 1915 Müküs (126 ölü),
9 Mayıs 1915 Bitlis (40 bin ölü),
9 Mayıs 1915 Bitlis (123 ölü),
15 Ocak 1916 Terme (9 ölü),
1 Nisan 1916 Van-Reşadiye (15 ölü),
Mayıs 1916 Muş (500 ölü),
8 Mayıs 1916 Van-Tatvan (bin 600 ölü),
8 Mayıs 1916 Bitlis (10 bin ölü),
8 Mayıs 1916 Pasinler (2 bin ölü),
8 Mayıs 1916 Tercan (563 ölü),
11 Mayıs 1916 Van (44 bin 233 ölü),
11 Mayıs 1916 Malazgirt (20 bin ölü),
11 Mayıs 1916 Bitlis (12 ölü),
22 Mayıs 1916 Van (bin ölü),
22 Mayıs 1916 Köprüköy-Van (200 ölü),
22 Mayıs 1916 Van (15 bin ölü),
22 Mayıs 1916 Van (8 ölü),
22 Mayıs 1916 Van (8 bin ölü),
22 Mayıs 1916 Van (80 bin ölü),
22 Mayıs 1916 Van (15 bin ölü),
23 Mayıs 1916 Of (5 ölü),
23 Mayıs 1916 Trabzon (2 bin 86 ölü),
23 Mayıs 1916 Van (3 yüz ölü),
25 Mayıs 1916 Bayezid (14 bin ölü),
Haziran 1916 Van-Abbasaga (14 ölü),
Haziran 1916 Edremit-Vastan (15 bin ölü),
6 Haziran 1916 Satak-Serir (45 ölü),
6 Haziran 1916 Satak (bin 150 ölü),
7 Haziran 1916 Müküs-Serhan (121 ölü),
14 Ağustos 1916 Bitlis (311 ölü),
1919 Sarıkamış (9 ölü),
1919 Tiksin-Ağadeve (5 ölü),
1919 Nahçivan (4 bin ölü),
6 Ocak 1919 Zarusat (86 ölü),
21 Ocak 1919 Kilis (2 ölü),
22 Ocak 1919 Antep (1 ölü),
25 Ocak 1919 Kars (9 ölü),
26 Şubat 1919 Adana-Pozantı (4 ölü),
18 Mayıs 1919 Osmaniye (1 ölü),
13 Haziran 1919 Pasinler (3 ölü),
3 Haziran 1919 Iğdır (8 ölü),
Temmuz 1919 Sarıkamış (803 ölü),
Temmuz 1919 Kurudere (8 ölü),
Temmuz 1919 Sarıkamış (695 ölü),
4 Temmuz 1919 Akçakale (180 ölü),
5 Temmuz 1919 Kağızman (4 ölü),
7 temmuz 1919 Kars-Göle (9 ölü),
8 Temmuz 1919 Mescitli (4 ölü),
8 Temmuz 1919 Gülyantepe (10 ölü),
9 Temmuz 1919 Kağızman (6 ölü),
9 Temmuz 1919 Kurudere (8 ölü),
11 Temmuz 1919 Mescitli (20 ölü),
19 Temmuz 1919 Bulaklı (2 ölü),
19 Temmuz 1919 Pasinler (2 ölü),
24 Temmuz 1919 Kars-Kağızman (9 ölü),
Ağustos 1919 Muhtelif köyler (2 bin 502 ölü),
15 Ağustos 1919 Erzurum (153 ölü),
15 Ağustos 1919 Erzurum (426 ölü),
Eylül 1919 Allahüekber (3 ölü),
9 Eylül 1919 Ünye (12 ölü),
14 Eylül 1919 Sarıkamış (2 ölü),
Kasım 1919 Adana (4 ölü),
11 Kasım 1919 Kahramanmaraş (2 ölü),
6 Kasım 1919 Ulukışla (7 ölü),
7 Aralık 1919 Adana (4 ölü),
1920 Göle (600 ölü),
1920 Kars (3 bin 945 ölü),
1920 Haramivartan (138 ölü),
1920 Nahçivan (64 bin 408 ölü),
1920 Nahçivan (5 bin 307 ölü),
Şubat 1920 Kars civari (561 ölü),
1 Şubat 1920 Zarusat (2 bin 150 ölü),
2 Şubat 1920 Suregel (bin 150 ölü),
10 Şubat 1920 Çildir (100 ölü),
28 Şubat 1920 Pozantı (40 ölü),
9 Mart 1920 Zarusat (400 ölü),
9 Mart 1920 Zarusat (120 ölü),
16 Mart 1920 Kağızman (720 ölü),
22 Mart 1920 Suregel-Zarusat (2 bin ölü),
6 Nisan 1920 Gümrü (500 ölü),
28 Nisan 1920 Kars (2 ölü),
5 Mayıs 1920 Kars (bin 774 ölü),
22 Mayıs 1920 Kars (10 ölü),
2 Temmuz 1920 Kars-Erzurum (408 ölü),
2 Temmuz 1920 Zengebasar (bin 500 ölü),
27 Temmuz 1920 Erzurum (69 ölü),
Mayıs 1920 Kars-Erzurum (27 ölü),
Agustos 1920 Oltu (650 ölü),
Ağustos 1920 Kars-Erzurum (18 ölü),
15 Ekim 1920 Bayburt (bin 387 ölü),
20 Ekim 1920 Göle (100 ölü),
17 Ekim 1920 Pasinler (9 bin 287 ölü),
18 Ekim 1920 Tortum (3 bin 700 ölü),
19 Ekim 1920 Erzurum (8 bin 439 ölü),
26 Ekim 1920 Kars civarı (10 bin 693),
Ekim 1920 Aşkale (889 ölü),
1 Aralık 1920 Kosor (69 ölü),
3 Aralık 1920 Göle (508 ölü),
4 Aralık 1920 Kosor (122 ölü),
4 Aralık 1920 Kars-Zeytun (28 ölü),
4 Aralık 1920 Sarıkamış (bin 975 ölü),
6 Aralık 1920 Göle (194 ölü),
7 Aralık 1920 Kars-Digor (14 bin 620 ölü),
14 Aralık 1920 Sarıkamış (5 bin 337 ölü),
29 Kasım 1920 Zarusat (bin 26 ölü),
Aralık 1920 Erivan (192 ölü),
1921 Nahçivan (12 ölü),
1921 Bayburt (580 ölü),
1921 Arpaçay (148 ölü),
1921 Karakilise (6 bin ölü),
1921 Karakilise ( 6 bin ölü),
Şubat 1921 Zenibasar (18 ölü),
21 Kasım 1921 Pasinler (53 ölü),
21 Kasım 1921 Erzurum (bin 215 ölü),
1918 Hınıs (870 ölü),
1918 Tercan (580 ölü),
Mart 1922 Kahramanmaraş (4 ölü)"
Rivayet Olunur ki;
Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'u alıp da alayla Ayasofya önüne geldiği zaman derinden derine bir inilti işitti. Sesin geldiği tarafa bir adam gönderdi.
Sakalları uzamış, hali perişan bir keşiş bulup getirdiler. Huzura çıkardılar. Korktu, teskin ettiler.Niçin hapsedildin diye sordular? Keşiş fala baktığını ve kuşatma hazırlıkları sırasında Konstantin'in kendisini çağırıp İstanbul'u Türklerin
Alıp almayacağını bildirmek için remil atmasını söylediğini, remilde İstanbul'un
Türklerin eline geçeceğini söylemesi üzerinde de Konstantin'in kızarak onu zindana attırdığını hikâye etti. Ve şimdi karşınızda bulunuyorum, demek ki falım doğru
imiş.Bunun üzerine Fatih de İstanbul'un kendi elinden çıkıp çıkmayacağına dair remil atmasını ve doğruyu söylerse ödüllendirileceğini bildirdi.
Keşiş remil attı ve şöyle dedi:- İstanbul Türklerin elinden harp ve darp ile çıkmayacak, lakin öyle bir zaman gelecek ki emlak ve arazileriniz satılacak, bu suretle İstanbul Türk malı olmaktan çıkacak.Bu falın bildirdiği sonuçtan büyük üzüntü duyan Fatih ellerini kaldırarak 'İstanbul'da edindiğim yerleri ecnebilere satanlar, Allah'ın gazabına uğrasınlar!' diye beddua etti.''Ne dersiniz?
Murat Lokmanoğlu, 09.10.2005
Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi ve oglu Sait Çelebi denince akla masonlar gelir.1720 senesinde Fransa'ya elçi olarak gönderilen Yirmisekiz Mehmet Çelebi yaninda oglu Sait Çelebi'yi de götürmüstü. Osmanli Devleti, onlari Fransa'ya Türk Milletini temsil etsinler diye yolladi. Fakat onlar geri döndüklerinde birçok yeni sapik akimla beraber döndüler. Burada ilginç olan diger konu ise Sait Çelebi'nin babasi Yirmisekiz Mehmet Çelebinin DEVSIRME olmasidir. Bu DEVSIRME MASON sirf mason oldugu için okadar hizli yükselmistir ki Osmanli imparatorlugunda kisa zamanda SADRAZAM (Basbakan) olmustur.

Yirmisekiz Çelebi Mehmet Fransa Büyük Elçisi ( Ilk Masonun babasi)

Yirmisekiz Çelebizade Mehmet Sait, XV. LOUIS'in önünde egilirken
Osmanli'da ilk mason Yirmisekiz Mehmet Çelebizade Sait Çelebi'dir. Sait Çelebi 1732'de Isveç'e 1741'de de Fransa'ya elçi olarak gitmis. III. Sultan OSMAN zamaninda (1755) 5 ay kadar Sadrazam'lik yapmistir. IBRAHIM MÜTEFERRIKA (Yahudi Dönmesi) ile birlikte Osmanli'nin ilk masonlaridirlar.
Bunuda unutmamak gerekir ki Kumbaraci Ahmet Pasa (1675-1742) esas ismi COMT DE BONNEVAL Fransa'da mason olmustu.

Yirmisekiz Çelebizade Mehmet Sait Bey
Iste masonlarin, DÖNME, DEVSIRME, YAHUDI, YAHUDI USAGI, EMPERYALIST ISBIRLIKÇISI, HOSGÖRÜCÜ, diye anilma sebebi beklide Osmanli da ilk mason olanlarin bu kimliklere sahip olmalaridir. Oysa daha sonraki yillarda Talat Pasa, Ziya Gökalp…..bu cemiyete üye girmislerdir.Bu konuya daha ileride deginecegim.
Tunga Manas
04.04.2005

Bir Pezevenk Satılmıs Arap “Emir Abdullah” orijinal fotografı
MEKKE PRENSI
ESREF SANCAR KUSÇUBASI, Hayber cenginde agir yarali esir edildigi zaman, bütün Arabistan yerinden oynamisti: Serif Hüseyin Pasa'nin El-Kible gazetesi, büyük basliklarla su haberi veriyordu:
Uçan Seyh'in kanadi koptu…
Ve Hüseyin Pasa, hadisenin hakikat oldugunu ögrenmesi için ikinci oglu Emir Abdullah'i yarali Esref Bey'in yanina göndermisti. ( Bu Emir Abdullah, daha sonra Ürdün Krali olan PEZEVENKTIR.)
Esref Bey, Emir Abdullah'a çok agir bir lisanla hücum etmis, SEHID EDILEN KAHRAMAN TÜRK ÇOCUKLARININ KAN HESABINI, ahrette,bizzat HZ. PEYGAMBER'in (SAV) soracagini söylemisti:
‘ – Hayber'de peygamberimiz Islamiyet için düsmanlariyla mücadele etmisti. O'ndan bin iki yüz seksen bes sene sonra biz Türkler de, Islamiyet ve haysiyet için Sizlerle muharebe ettik. Bizi haince arkadan vurdunuz. HARAM OLSUN YEDIGINIZ EKMEKLERIMIZ… SIZLER SERIF DEGIL, SENIG ( YANI ALÇAK ) ADAMLARSINIZ …'dedi.
Emir Abdullah, Esref Bey'in bu agir hakaretine sükunetle su cevabi vermisti:
‘ – Vela telvasu lisaneküm ya Hazret-i Bek… (Lisaninizi kirletmeyiniz Bey Hazretleri…)
Osmanli Türkler'inin Arap Yarimadasi'ndan çekilmelerinden sonra kurulan devletciklerden birisinin basina gelen ve Ürdün Krali olan Emir Abdullh'in akibeti, bir irkdasi tarafindan, Filistin meselesinde takip ettigi siyaset sonunda, camiden çikarken öldürülmek oldu. Katil cinayeti, kendisini, Arap vahdeti (birligi) ve menfaatlerini Yahudi siyasetine feda etmis olmasindan dolayi isledigini söylemisti.

Uçan Seyh KUSÇUBASI
gördügümüz Emir Abdullah'in Hicaz isyani basladigi zaman ünvani MEKKE PRENSI idi. Esref Bey, Lawrens'in koydugu ve Allenbi'nin tasvib ettigi bu ünvana fena halde içerlemisti. Yarali olarak yattigi yerde, kendisini güya teselli eden Serif'in ogluna söyle hitab etmisti:
‘ Ünvaniniz, Mekke Mebusu… Üzerinizde ne varsa Ingiliz mali. Simdi de yeni bir mevkiiniz ve makam adinizvar: Ingiliz resmi vesikalari size MEKKE PRENSI diyorlar. Arapça'da PRENS karsiligi olabilecek bir çok tabirler var. Fakat Size, Efendiniz Ingilizlerin Arapça bir ünvan vermemeleri de gösteriyor ki onlar da sizi hakiki Araplikla hiçbir alakaniz olmadigini anlamislar…'
Esref Bey diyor ki : ‘ – Adam beni o anda öldürmediyse, hayatimin teminat altinda olmasi için Ingilizlerin kendisine verdikleri siki emirlerden idi. Çünkü Enver Pasa, bana bir sey olursa, elimizde esir olan dört general basta olarak yüz Ingiliz harb esirini yok edecegini bildirmisti. …..

TÜRK cevherinden, Kusçubasi'lar eksik olmaz, onlar hepimizin isimsiz kahramanlaridirlar. Mekanlari cennet olsun.
Tunga Manas
04.04.2005
Fatih, Istanbul
14 Kasim 1911 tarihli Beyanname:
“Hususi ahvalimden bahsetmek, meslek ve mesrebime dair izahat vermek, dünyada hoslanmadigim ahvalden ise de haiz oldugum makamin ulviyeti itibariyle, bana vukubulan taarruzlara karsi sükutu ihtiyar eylemek maslahata muvafik olmayacagindan, bu bapta mecburiyet hasil oldu. Bu aciz, tahminen on iki yasinda oldugum halde, tarikat-i aliye-i ilmiyeye salik oldu. Allah'in inayetiyle o zamandan bu ane kadar bütün ahval ve ef'alimi o meslek-i alinin muktaziyatina tevfik etmege gücüm yettigi kadar çalistim.
Uzun senelerden beri dis temizlige itinada berdevam oldugum gibi, saliki bulundugum Naksgibendi tarikatinin bu abd-i acize bahsetmis oldugu manevi feyizler sayesinde hasil eyledigim kalb temizligi ve ruh safiyetini, beser kederlerinden muhafazaya dikkat eylemekteyim. Allah'in inayetiyle gerekli ilimleri hakkiyle tahsil ve bu bilgileri camii seriflerle, yüksek ve orta mekteplerde talim ettigim gibi tefsir ve tasavvuf ilimleriyle çok ugrasarak bu sayede Kur'an-i Kerim'in on cüzüne ait olan ve henüz basilmamis bulunan takriben üç bin sahifelik bir tefsir-i serif de vücuda getirdim. Dini gerçeklere ait bir hayli tasavvufi eserler tedris ve tercümesine de muvaffak olarak, bu sebeple leü'l-hamd ve'l-minne nice dini inceliklere ve Kur'an'in esrarina kesb-i vukufla, Islamiyetin üstünd veya ona esit hiçbir meslek, hiçbir mezheb bulunmak ihtimali olmadigina, sühut derecesinde vicdani kanaat hasil ettim. Bununla bihakkin iftihar etmekteyim. Allah'in lutfu ile edindigim su dini hakikatler ve Muhammed-i feyizler sayesindedir ki, birçok senelerden beri Islamiyetin ulviyetini bütün cihana karsi bihakkin isbata çalistim.
Binaenaleyh: Islam Dini'ne muhalif olup bana isnat olunan bir mezhep veya meslegi kemal-i siddetle reddeder ve memleketin selameti ve diyanetin siyaneti namina bu gibi tesvilata asla ehemmiyet vermemelerini ve o gibi batillari bütün kalbleriyle, lisanlariyle red eylemelerini bütün Islam ahaliye tavsiye eyler ve bu beyanatnameyi nesirden maksat, mevkii muhafaza olmayip, hem bütün halki duçar olduklari yanlis düsünceden, hem de gerek bu acizlerin yerine gelecek zata ve gerek sair mevk-i iktidarda bulunacak devlet büyüklerine isnat olunacak bu gibi merdut ve menfur sözlere asla kulak asilmamasinin kat'i surette lüzumunu, çünkü selamet-i din ve dünyanin ancak bu noktada bulundugunu halisane ihtar eylerim…” (Yakin Tarihimiz, sayi 3, 15 Mart 1962, s.94).
ARKADASLAR: Bildiginiz gibi Osmanli'da üç tane seyhülislam MASON du. Yukarida okudugunuz belge aslinda bir ibret belgesidir. Bu öyle bir belgedir ki ayni zamanda masonlarin ne mal oldugunun bir kanitidir. Türkiye'de ilk defa bu belgeyi sizler için açikliyoruz.
Yine hepinizin bildigi gibi Musa Efendi ( MUSA KAZIM EFENDI) Osmanli devrinin 121. seyhülislamidir.( D.1858-Ö.1920) Erzurumlu Ibrahim Efendi'nin ogludur. Fatih camisinde dersler veren bu mason daha sonra SEYH BEDRETTIN SIMAVI'nin “ Varidat” isimli eserini Arapçadan Türkçeye çevirmistir. Mesrutiyetin ilanindan sonra ise Ittihat ve Terakki partisine girerek ayan meclisi üyeligine seçildi. 12.07 .1910 tarihinde Sadrazam Ismail Hakki Pasa kabinesinde Mesiat makamina yükseldi. Bir yil iki ay on sekiz gün sonra bu mason istifa etti. 30.09.1911 yilinda yine kabineye Seyhülislam olarak girdi. Bu kabineler Osmanli'yi savasa sürüklemis, memleket topraklarini parça parça böldürmüs, milyonlarca aslani mezarlara kefensiz gömdürmüs, devsirme, dönme, satilmis, mason agirlikli kabinelerdi. Halk masonluk ve farmasonluktan o kadar nefret ediyordu ki, defalarca FARMASON MUSA EFENDI'ye
ALLAHSIZ, KITAPSIZ, YAHUDI USAGI, SIYONIST KÖPEK diye pek çok kez hakaret etmesine ragmen Musa Efendi büyük bir piskinlikle görevini yapmaya devam ediyordu. Türk ve Osmanli dini literatüründe çok önemli bir kisiliktir.
Çünkü “ “ DINLER ARASI DIALOG VE HOOOSSSS GÖRÜCÜ”” lerin birincisidir. Sonunda hakkinda söylenenler disinda o günkü basinda öyle seyler yazildi ki (ben yazmaya utaniyorum) 14 kasin 1911' de bir beyanname ile cevap verdi.
Yukarida okudugunuz beyanname budur. Biz TÜRKÜZ. Ölmüs bile olsa insanlarin haklarini savunuruz. Onun için beyannamenin hiçbir satirina dokunmadim. Sadece Türkçeye çevrilmis olarak arastirmacilara sunuyorum.
Bu mason, kendinin Naksibendi oldugunu Kuran-i Kerim'in on cüz'üne ait 3000 sayfalik tefsir meydana getirdigini kendine isnat olunan bu mezhep ve meslegi siddetle red ettigini söylemistir. Daha sonra bu makamdan tekrar tekrar alinmasina ragmen1 04.02.1917'de Talat Pasa'nin kurdugu kabinede 4. kez seyhülislam olmus, 1 yil 8 ay 2 gün seyhülislamlik yapmistir.
Birinci Dünya Savasi sonunda yapilan Mondros Ateskes anlasmasi döneminde FARMASON MUSA KAZIM EFENDI Bekir aga bölügüne hapis edilmis osirada Ingiliz ve Fransizlar tarafindan 67 kisinin Malta'ya sürülmesine ragmen FARMASON MUSA KAZIM EFENDI sirf mason oldugu için Edirne'de birakilmistir. Edirne'deki Muradiye cami bahçesine, mihrab önüne HALKIN tüm itirazina ragmen gömülmüstür. Mezar tasi islenmemis küçük bir tastan ibarettir.
SONSÖZ
Yasarken MASON yeminine sadik kalip, beyannamesinde bile sapik mezhep ve tarikatla alakam yoktur diye bu adam diyalog ve hosgörü yapti. Ingiliz ve Fransizlarin yaninda sürgüne gitmemek için masonlugunu ön plana çikarmistir. ISTE GERÇEK TAKIYE BUDUR. Hani bir grup masonik 90'li ve 2000'li yillarda Müslümanlara takiye ile suçluyorlardi ya esas takiyeci masonlarin kendileridir.
Ikinci bir hususta bundan yüz yil önceki Osmanli Imparatorlugunda bile masonlari din kurumlarinin ve sözde seyhleri nasil ele geçirdiklerinin belgesidir. Hatta o kadar ki seyhülislam ( Islamin basindaki en büyük makam) bile yaptirmislardir. Isin esas korkunç yani Fatiha'yi okuyup anlayabilecek kapasite de olan bu satilmislarin sapik ve sapkin mezheplere üye olmasidir. Simdi size soruyorum sizce bugün sözle Islami savunan “ Efendi Hazretlerinden” mason varmi dir?
Üçüncü bir hususta masonluga kizan, masonluga tepki gösteren daha sonra mason olan hatta ve hatta masonluktan beter olanlarin “Allah'i para olan” durumudur. Süphesiz ki bu da büyük bir tehlikedir. Bunlara da deginecegim.
Tunga Manas
2 Mart 2005
Nahcivan
Yukarida gördügümüz Hoca Efendi, TESKILAT-I MAHSUSA'nin kurulus devresinde degerli emegi olan SÜLEYMAN ASKERI BEY'dir. Suayyibe savasinda, gaye edindigi hedefe erisemeyince, yarali olarak yattigi sedyesinde Hak'ka yürüdü.
Süleyman Askeri Bey, Trablus-Garp harbine katilabilmek için Istanbul'dan muhtelif isim ve hüviyetlerle ayrilan Enver, Mustafa Kemal, Nuri Fuad, Ali Fethi, Resid Beyler'in arasinda idi. Esref Bey daha evvel Kahire'ye gitmis, Prens Hüseyin Tosun'un alakasini temin etmis ve Said Pasa kabinesinin, Italyanlar'la ne bahasina olursa olsun anlasma kararina ragmen, bu bir avuç mücahid, çesitli isim ve hüviyetlerle Misir üzerinden Berka'da toplanmaya baslamislardi. Gidenlerin arasinda, kiyafeti hiç dikkati çekmeyenlerin basinda Süleyman Askeri Bey de vardi: Cer hocasi kiliginda!..
Lawrens, Yedi Amud Üzerindeki Dünyasi'nda O'ndan da bahseder ve nasil bir duygu ile oldugu bilinmez, Süleyman Askeri'nin akibetini, idealist Osmanli Türklügü'nün tipik numunesi olarak görür.
Söyle der:
‘ – Osmanli Türkler'i içinde devletlerin hayat ve varliginin kritik bir safhaya girdigini hissedenler yok degildi. Ben, çöl'de vazife gördügüm esnanda ve hiç ümit edilmeyen mintika ve sartlar içinde bunlara rastladim.
Onlar, devletlerinin mevcudiyetini devam ettirebilmek için fevkalade fedakarliklara ihtiyaç oldugunu hissetmenin suuru içinde her seyi yapmislardir. Fakat, Istanbul'dakiler ve bilhassa padisah ve etrafindakiler hakikati görememislerdir. Osmanli Imparatorlugu'nu teskil eden unsurlar ise, her ne bahasina olursa olsun ayrilma davasinda idiler. Bizler karsi tarafta olarak, vatanlarinin ve bilhassa devletlerinin vahdetini muhafaza etme isteyenlerin ferdi mücahedelerine baktikça, itiraf etmek lazimdir ki bunlari takdir ediyorduk. Esref'in sag kolu olarak bilinen Süleyman Askeri, Golç Pasa'nin da itibarini ve itimadini kazanmisti. Suayyibe muharebesinde akinci kuvvetlerinin basinda idi. Tavshend'in gayet iyi tahkim ettigi ve Allenby'nin en mükemmel kit'alarini verdigi bu cepheye Türkler üst üste hücumlar yaptilar. Osmanli ülkelerinin her tarafindan derlenmis gönüllülerden tesekkül eden Osmancik Taburlari ile yapilan bu taarruzlarin ilk zamanlarda muvaffakiyetsizlige ugramasi, her istediklerini elde etmeleri için mukavemet edilmez hirsa ve emele sahip olan Süleyman Askeri'nin izzet-i nefsine agir geldi ve yarali olarak takip ettigi harbin en hararetli safhasinda intihar etti. Bu haber bize geldigi zaman Mekke'de, Serif Pasa'nin sarayinda idim. Hüseyin Pasa bana:
‘ – Bunlar böyle ölmesini bilirler…' dedi. Daha sonra ögrendik ki, Türk askerleri, kumandanlarinin zafer hasreti içinde hayatina son verdigini ögrenince karsi durulmaz bir taarruza geçmisler ve basta Suayyibe olarak bütün müstahkem mevkileri ele geçirmislerdi.'
O yukarida fotografini gördügünüz aslan öyle büyük bir ASLAN di ki , büyük Ingiliz casusu Lawrens bile …………
Tunga Manas
04.04.2005
Fatih, Istanbul
1405 |
Şahruh (1409'a kadar yalnız Horasan) |
1447 |
Uluğ Beg |
1449 |
Abdullatif |
1451 |
Ebu Said |
1469 |
Ahmet |
1494-1500 |
Mahmud b. Ebu Said |
Uluğ Beg'den Sonra Horasan'da Hüküm Sürenler |
|
1449 |
Babür |
1457 |
Mahmud b.Babür |
1459 |
Ebu Said |
1469 |
Yadigar Muhammed |
1470 |
Hüseyin Baykara |
1506 |
Bediüzzaman |
Ay Yıldız Motifli Göktürk Sikkeleri Bulundu.
Altıncı ve yedinci yüzyıla ait olduğu tahmin edilen Türk tarihinin en eski paraları Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan'da yapılan kazılarda ortaya çıkarıldı. Bulunan ay-yıldız motifli 104 sikke, İslamiyetten önce, Türklerin ay yıldızı kullandığını göstermesi açısından önemlidir. Göktürklere ait olan bu sikkeler, geçen yıl Kırgızistan'da yapılan uluslararası bir konferansta kamuoyuna duyurulmuştu.
Meryem Kaya
10.Mart.2005
1. Bölüm Tazminat Anlaşması
Kutsal Kilise adına
Kutsal Kilise ve İtalya, aralarında anlaşmazlık nedeni olan meseleleri bir yana bırakarak adalet ve manevi değerlere duyulan saygı çerçevesinde karşılıklı olarak uzlaşmaya karar verdiler. Bu anlaşma Kutsal Kilise'ye, dünyadaki yüce misyonunu gerçekleştirmesi için gereksinim duyduğu bağımsızlığa kavuşmasına ve 1870'de Savoy Hanedanlığı döneminde İtalya Krallığı tarafından topraklarının ilhak edilmesi ile ortaya çıkan Roma Sorunu'nu çözmesine imkan sağlayacaktır
Ayrıca Vatikan bağımsız bir devlet olarak kabul edildiği için Kutsal Roma Kilisesi'nin iç meselelerine kesinlikle müdahale edilmeyecektir; ancak Vatikan tarafından gerekli görülürse böyle bir uygulama yapılabilir. Vatikan bağımsız olduğundan kendi topraklarında tam egemenliğe sahiptir ve bu topraklar üzerindeki her türlü yargı işlerinin de karara bağlanacağı tek merciidir;
Kutsal Papalığın hakimi XI.Pius ve İtalya Kralı III. Emanuel böyle bir anlaşmada mutabık kaldılar. Kutsal Kilise adına Vatikan Dış işleri Bakanı Kardinal Pietro Gaspari ve İtalya adına Başbakan Benito Mussolini bu anlaşmayı imzalayacaktır. Anlaşma maddeleri aşağıdaki şekildedir:
Madde1:İtalya 4 Mart 1848 tarihli İtalyan Anayasası'nın ilk maddesi gereğince Katolik'liği devletin resmi dini olarak kabul eder.
Madde2:İtalya, Kilise'nin misyonlarını ve görevlerini dünya genelinde yerine getirebilmesi için uluslar arası meselelerde Vatikan'ın bağımsızlığını onaylar.
Madde 3:İtalya, Kutsal Roma Kilisesi'nin Vatikan üzerindeki tam egemenliğini ve yetki hakkını kabul eder. Yeni Vatikan Devleti'nin sınırları anlaşmada verilen haritada belirlenmiştir. Her ne kadar haritada Vatikan sınırları içinde görünsede St Peter's Meydanı her zaman olduğu gibi halka açık olacak ve İtalyan polisi tarafından denetlenecektir. Ancak bu yetkililer Vatikan'ın izni olmadan Bazilika'ya yaklaşmayacaklardır.
Madde 4:Vatikan devleti, tam bağımsızlığa ve egemenliğe sahip olduğundan ne İtalyan Hükümeti ne de başka herhangi bir dış güç yargı sürecine ve kararına müdahale edemez.
Madde 5:Vatikan sınırları içinde kalan bölge İtalyan Devleti tarafından konulan kurallardan muaf olacaktır. Ve Vatikan'ın izni olmadan Vatikan vatandaşı olmayan hiç kimse burada ikamet edemeyecektir. Vatikan gerekli gördüğü takdirde St.Peter's Meydanı dışında kalan meydanları kapatabilir. Vatikan Kutsal Kilise'ye ait olan bütün yapı ve binaları istediği şekilde düzenleme hakkına sahiptir.
Madde 6:İtalya Vatikan'ın ihtiyacı oranındaki suyu temin etmeyi kabul eder.
Ayrıca İtalya Vatikan sınırları içinde bir de demiryolu yaptıracaktır. Vatikan'ın izniyle kendisine ait olan vagonlar İtalyan demiryollarında kullanılabilecektir. İtalya ayrıca Vatikan'ın telefon, telgraf ve posta servislerini de görecektir. Bunun yanında diğer sosyal hizmetler için gereken yardımda bulunacaktır. Bu düzenlemelerle ilgili ortaya çıkacak her türlü masraf İtalyan Devleti tarafından bu anlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihten bir yıl sonrasına dek karşılanacaktır. Vatikan da istediği takdirde kendisi ile ilgili birtakım düzenlemeler yapabilir. Ayrıca İtalyan toprakları üzerinde ya da dışında araçlarla ilgili düzenlemeler her iki tarafın fikri alınarak yapılacaktır.
Madde 7:İtalyan Hükümeti Vatikan'ın çerçevesinde yeni yapıların kurulmasını önlemeyi taahhüt eder. Uluslararası hukuk kurallarına göre Vatikan toprakları üzerinde herhangi bir uçağın uçması da yasaktır. Piazza Rusticucci ve Colonnade bölgelerindeki yapılanmalar, sokak düzenlemeleri ve değişiklikler iki tarafında onayı alınarak yapılabilir.
Madde 8:Papalık'ı kutsal bir mevki olarak gören İtalya, Papa'ya karşı yapılan her türlü haksızlık, hakaret ve uygunsuz davranışı İtalya Kralı'na yapılmış gibi kabul ederek ona göre cezai uygulamaya geçecektir. Yine İtalyan topraklarında söz, davranış yada yazı ile Papa'ya edilen hakaret İtalya Kralı'na yapılmış sayılacaktır.
Madde 9:Uluslararası hukukun maddeleri uyarınca, Vatikan'ın sınırları içinde kalıcı olarak ikamet eden herkes, Vatikan'ın sahip olduğu ayrıcalıklardan yaralanabilecek. Ancak bu ayrıcalık geçici ikamet edenlere tanınmayacaktır.
Herhangi bir nedenle Vatikan vatandaşlığından çıkarılan ve başka bir vatandaşlığı alınmayan kişiler, İtalya da oldukları sürece İtalyan vatandaşı muamelesi göreceklerdir.
İtalyan hukuku uyarınca İtalya Krallığı topraklarında bulunan herkes özel hukukun devreye girmesi gereken durumlarda bile (Vatikan'ın konu ile ilgili düzenlemeleri yeterli gelmediğinde) kendi ülkelerinin hukuk kurallarına göre muamele görürler.
Madde 10:Kilise görevlileri ile Kilise Mahkemesinin üyeleri, Vatikan vatandaşı olsun yada olmasın askerlik gibi zorunlu hizmetlerden muaf tutulacaklardır.
Bu madde ayrıca kilise için hizmetleri çok önemli olan ve kalıcı olarak görevlerinde bulunanlarla 13, 14, 15, 16 ıncı maddelerde belirtilen bölüm ve ofislerde çalışanlarada uygulanacaktır. Bu tür görevlilerin isimleri her yıl Vatikan tarafından düzenlenmek üzere ayrı belgede verilebilinir.
Görevleri Vatikan içinde Kilise'nin emirlerini yerine getirmek olan bütün Kilise yetkilileri, İtalya tarafından İtalyan yasalarınca tutuklanamayacak, yargılanamayacaktır.
Madde 11:Katolik Kilise'sinin bütün merkezi birimleri İtalyan Devleti'nin müdahalesinden muaf olacaktır.
Madde 12:Uluslararası hukukun genel kurallarına göre İtalya Kutsal Kilise'nin haklarını kollamaktadır. Buna göre yabancı hükümetler tarafından Vatikan'a gönderilen görevliler eğer dilerse Uluslar arası Hukuk uyarınca İtalya topraklarında kalabilirler. İtalya bu ülkelerle diplomatik ilişki için olmasa dahi yabancı konuklara kapısı her zaman açıktır.
Yukarıda da değinildiği İtalya yabancı yetkililerin topraklarda bulunmasına müsaade etmektedir.
Her iki taraf da birbirleriyle normal diplomasi ilişkileri içinde olacaklarına dair teminatverirler. Buna göre İtalya'da bir Papalık temsilcisi, Vatikan'da ise bir İtalyan elçisi bulunacak ve 9 Haziran 1815 tarihli Viyana Kongresi uyarınca bu elçilikler diplomasi öğelerini oluşturacaktır. Yine Uluslar arası Hukuk Kuralları gereğince savaş zamanında bile Vatikan'ın ve diğer dış ülke temsilcilerinin İtalyan topraklarında güven içinde olacağını İtalyan Hükümeti temin eder.
Madde 13:İtalya St.John Lateran, Sta. Maria Maggiore ve St.Paul Bazilikaları'nın sahip oldukları ek yapılarla birlikte Vatikan'a ait olduğunu taahhüt eder.
Ayrıca İtalyan Hükümeti St. Paul Bazilikası ve on ait olan Manastırın yönetimini Kilise'ye bırakmıştır. Bunun yanında Kilise'ye bu bazilika için Eğitim Bakanlığı bütçesinden her yıl ayrılan para da bundan böyle Kilise'ye teslim edilecektir. Kutsal Kilise ayrıca Trastevere bölgesindeki Sta. Maria ile S. Callistro'nun da tek sahibi olacaktır.
Madde 14:İtalya şu an için Papa'ya ait olan Castel Gandolfo Sarayı'nın bundan böyle etrafındaki bütün yapılarla birlikte Kutsal Kilise'ye ait olacağını temin eder. Ayrıca İtalya altı ay içinde Castel Gandolfo'daki Villa Barberini'yi de Kilise'ye devredeceğini taahhüt eder.
Çeşitli Kilise kuruluşlarına ait olan Janiculum Tepesi'nin kuzey tarafındaki Vatikan Saraylarına bakan gayri menkulleri doldurmak için İtalyan Hükümeti, Kilise tarafından belirlenen bir ekibi bu bölgeye transfer edecektir. Kilise Kuruluşlarına ya da şahıslara ait olan bu gayri menkuller ekteki haritada işaretlenmiştir.
Son olarak İtalya, Roma'daki On İki Kutsal Havari Bazilikası'na ait olan ek yapıları ve San Andres della Vale ile S. Carlo ai Catinari Kiliselerini bütün ek binalarıyla birlikte Kutsak Kilise'ye devredecektir. Bir yıl sonra ise tüm Vatikan vatandaşları buralara gidebilecektir.
Madde 15:13. maddede ve 14. maddenin 1 ve 2. paragraflarında belirtildiği üzere Catari, Cancelleria ve Piazza di Spagna'daki S. Offizio Sarayları sahip oldukları ek yapılarla birlikte daha birkaç bölgede bulunan dini yapılar her ne kadar İtalyan Devleti'ne ait olsa da Vatikan'ın buralarda istediği kurum ve ofisleri açabilmesi için Uluslar arası Hukuk'un yabancı ülkelerin diplomatik elemanlarının merkezleri olması gereğini belirten maddesi uyarınca Kutsal Kilise'ye devredilecektir. Aynı ayrıcalık Roma dışında bulunsa bile, bütün Kilisler için gereklidir ve Kilise isterse buralarda tören yapabilir.
Madde 16:Bundan önceki üç maddede belirtildiği üzere bazı gayri menkuller aşağıda belirtilen Papalık kurumlarının merkezi olacaktır: Gregorian Üniversitesi, Kütüphane, Doğu Bilimleri ve Arkeoloji Enstitüleri, Rus Papaz Okulu, Lombard Koleji, St. Appollinaris adında iki saray, St.John ve St Paul anısına inşa edilen Papaz Evi. Bu kuruluşlar bazı nedenlerden ötürü kesinlikle kamulaştırılmayacaktır. Ve vergiden muaf olacak. Bu kurumlar bir nevi dokunulmaz kurumlar olarak algılanmalıdır.
Eğer Kutsal Kilise isterse bu kurumlarda bizzat kendisi ilgilenebilir yada Katolik geleneklerine sıkı sıkıya bağlı kalmak koşuluyla onlara özerklik tanıyabilir.
Madde 17:1 Ocak 1929'dan itibaren Papalık, Katolik Kilise'sinin merkezibirimleri yada Kilise tarafından yönetilen Roma'da yada Roma dışında bunan diğer birimler tarafından ödenen maaşlar ister Devlet'e ister başka birbirime ödensin vergiden muaf tutulacaktır.
Madde 18:Vatikan ve Lateran Sarayı'nda bulunan sanatsal ve bilimsel eserler her ne kadar tasarruf hakkı Kutsal Kilise'ye ait olsa da öğrenciler ve ziyaretçiler tarafından görülebilecektir.
Madde 19:Vatikan'ın diplomat ve görevlerine yapıldığı gibi diğer ülkelerden Vatikan'a gelen diplomatlar ya da temsilciler üzerlerinde Papa'yı yurtdışında temsil edecek vizeler olduğu sürece, herhangi bir formaliteye takılmadan İtalya üzerinden Vatikan'a serbestçe giriş yapabilecekler.
Madde 20:Vatikan'a gelmek üzere yurtdışından yola çıkan mallar gümrük ücreti ödemeden İtalya üzerinden girebilecekler. (Sadece karayolu değil aynı zaman da denizyolu için de aynı durum söz konusuydu.)
Madde 21:İtalya'ya gelen bütün Kardinaller şeref misafiri olarak muamele görecek. Bu Kardinaller Vatikan sınırları dışında ikamet etseler dahi onlara Vatikan vatandaşlarıymış gibi davranılacak.
Kutsal Kilise ofislerinden birini boşaltmak ya da başka yere taşımak isterse İtalya gereken her türlü yardımı yapmanın yanı sıra Kilise'nin işlerini kolaylaştırıcı imkanlar da sağlayacak.
Ayrıca İtalya, Papalık toplantıları sırasında tatsız bir olayın yaşanmaması için Vatikan'ı çevreleyen bölgenin güvenliğinden de sorumlu olacak.
Bu maddeler Vatikan sınırı dışında yapılan, Papa ve yardımcıları tarafından yönetilen toplantılar için de geçerli.
Madde 22:Papalıktan ve geçici veya kalıcı olarak atanmış temsilcilerinden gelecek herhangi bir talep doğrultusunda İtalya, Vatikan sınırları içinde suç işlemiş birini cezalandırabilecek ; ancak İtalyan yasalarına aykırı da olsa İtalya'ya sığınan mültecileri cezalandırmayacak
İtalya'da her iki devletin yasalarına göre suç kabul edilen fiillerde bulunanlar, Vatikan'a irtica ettikleri takdirde Vatikan tarafından İtalya Devleti'ne teslim edileceklerdir.
Bu anlaşmanın 15. maddesi uyarınca dokunulmazlığı olan için de geçerli olacak; ancak eğer bu kişiler dokunulmazlığı olan kurumlarda çalışanlar suç işledikleri takdirde, yukarıdaki uygulamalar onlar için de geçerli olacak; ancak eğer bu kişiler dokunulmazlığı olan kurumlarda yetki sahibi kişilerse onlara dokunulmayacak.
Madde 23:Uluslararası Hukuk kurallarınca yapılan düzenlemeler Vatikan mahkemeleri tarafından karara bağlanan mahkumiyetlerde İtalyan Devleti tarafından uygulanacak.
Kilise görevlileri ve din adamları ile manevi ve ahlaki konularda Kilise tarafından alınan kararlar ve önlemler , İtalya'da başka herhangi bir formaliteye gerek duyulmadan normal davalarda bile dikkate alınacak.
Madde 24 :Kutsal Kilise uluslararası meselelerdeki bağımsız konumu gereğince, devletler arası rekabetten doğacak meselelere karışmak ve bu meselelerin çözümü için toplanan uluslar arası kongrelerde de yer almak istememektedir. Ancak bu devletler karşılıklı olarak karar verip manevi ve ahlaki gücüyle Vatikan'ın da bu meselelerin çözümüne ilişkin öneride bulunmasını isterse o takdirde Vatikan müdahale edecektir.
Bu da gösteriyor ki Vatikan tarafsız ve dokunulmaz bir devlettir.
Madde 25:Bu anlaşmayla aynı gün imzalanan ve ödemelerle ilgili konuları içeren ayrı bir belge bu anlaşmanın 26. maddesinin oluşturmaktadır.
Kutsal Kilise bugün imzalanan bu anlaşmayı özgürlük ve bağımsızlığını, Roma Katolik Kilisesi'nin İtalya ve dünya genelindeki dini yönetimini temin etmesi açısından yeterli bulmaktadır. Bu anlaşma Roma sorununa kesin bir çözüm getirmiştir ve bu nedenle Vatikan Dynasty hanedanlığı yönetimindeki başkenti Roma olan İtalya Krallığını tanımaktadır.
İtalya da kendi adına Papalık yönetimdeki Vatikan Devleti'ni tanımaktadır. Bu anlaşmayla daha önceki düzenlemeler ve kurallar bugünden itibaren geçersizdir
Madde 27Bu anlaşma burada imzalanışından sonraki dört ay içinde yeniden imzalamak üzere Papa'ya ve İtalya Krallığı'na sunulacaktır. İmzalar karşılıklı olarak atılır atılmazda yürürlüğe girecektir.
11 şubat 1929, Roma
İmza Kardinal Pietro Gasparri
Benito Mussolini
Anlaşmanın sonunda aşağıdaki resmi bildiri okundu :
Kutsal Papalık bugün imzalanan bu anlaşma ile özgürlük ve bağımsızlığının tanındığını, ayrıca Roma Katolik Kilisesi'nin İtalya ve tüm dünya üzerindeki manevi ve ahlaki gücünün bir kez daha tescillendiğini farz etmektedir. Bu anlayışla Roma sorunu en iyi şekilde çözüme kavuşturulmuştur. Bu nedenle de Papalık Dynasty Hanedanlığı yönetimindeki başkenti Roma olan İtalya Krallığı'nı resmen tanımıştır. İtalya da kendi namına Papalık yönetimindeki Bağımsız Vatikan Devleti'ni resmen tanımıştır.
Bu anlaşmanın yapılmasıyla bundan önceki tüm anlaşmalar hükümsüzdür.
St. Peter (İS 32-67) St. Linus (67-76) St. Anecletus (Cletus) (76-88) St. I.Clement (88-97) St. Evaritus (97-105) St. I.Alexander (105-115) St. I.Sixtus (Xytus) (115-125) St. Telesphorus (125-136) St. Hyginus (136-140) St. I.Pius (140-155) St. Anicetus (155-166) St. Soter (166-175) St. Eleutherius (175-189) St. I.Victor (189-199) St. Zephyrinus (199-217) St. I.Callistus (217-222) St. I.Urban (222-230) St. Pontain (230-235) St. Anterus (235-236) St. Fabian (236-250) St. Cornelius (251-253) St. I.Lucius (253-254) St. I.Stephen (254-257) St. II.Sixtus (257-258) St. Dionysius (260-268) St. I.Felix (269-274) St. Eutychian (275-283) St. Caius (Gaius) (283-296) St. Marcellinus (296-304) St. I.Marcellus (308-309) St. Eusebius (309 yada 310) St. Miltiades (311-314) St. I.Sylvester (314-335) St. Marcus (336…) St. I.Julius (337-352) Liberius (352-366) St. I.Damasus (366-383) St. Siricius (384-399) St. I.Anastasius (399-401) St. I.Innocent (401-417) St.Zosimus (417-418) St. I.Boniface (418-422) St. I.Celestine (422-432) St. III.Sixtus (432-440) St. I.Leo (440-461) St. Hilarius (461-468) St. Simplicius (468-483) St. III.Felix (II.) (483-492) St. I.Gelasius (492-496) II.Anastasius (496-498) St. Symmachus (498-514) St. Hormisdas (514-523) St. I.John (523-526) St. IV.Felix (III.) (526-530) II.Boniface (530-532) II.John (533-535) I.St. Agapetus (Agapitus) (535-536) St. Siverius (536-537) Vigilius (537-555) I.Pelagius (556-561) III.John (561-574) I.Benedict (575-579) II.Pelegius (579-590) I.St. Gregory (590-604) Sabinian (604-606) III.Boniface (607) IV.St. Boniface (608-615) St. Deusdedit (I.Adeodatus) (615-618) V:Boniface (619-625) I.Honorius (625-638) Severinus (640) IV.John (640-642) I.Theodore (642-649) I.St. Martin (649-655) I.St. Eugene (655-657) St. Vitalian (657-672) II.Adeodatus (672-676) Donus (676-678) St. Agotho (678-681) II.St. Leo (682-683) II.St. Benedict (684-685) V.John (685-686) Conon (686-687) I.St. Sergius (687-701) VI.John (701-705) VII.John (705-707) Sisinnius (708) Konstantin (708-715) II.St. Gregory (715-731) III.St. Gregory (731-741) St. Zachari (741-752) II.Stephen (752) III.Stephen (752-757) I.St. Paul (757-767) IV.Stephen (767-772) I.Adrian (772-795) III.St. Leo (795-816) V.Stephen (816-817) |
I.St. Paschal (817-824) II.Eugene (824-827) Valantine (827) IV. Gregory (827-844) II.Sergius (844-847) IV.St. Leo (847-855) III.Benedict (855-858) I.St. Nicholas (858-867) II.Adrean (867-872) VIII.John (872-882) I.Marinus (882-884) III.St. Adrian (884-885) VI.Stephen (885-891) Formosus (891-896) VI.Boniface (896) VII.Stephen (896-897) Romanus (897) II.Theodore (897) IX.John (898-900) IV.Benedict (900-903) V.Leo (903) III.Sergius (904-911) III.Anastasius (911-913) Londo (913-914) X.John (914-928) VI.Leo (928) VIII.Stephen (929-931) XI.John (931-935) VII.Leo (936-939) IX.Stephen (939-942) II.Marinus (942-946) II.Agapetus (946-955) XII.John (955-963) VIII.Leo (963-964) V.Benedict (964) XIII.John (965-972) VI.Benedict (973-974) VII.Benedict (974-983) XIV.John (983-984) XV.John (985-986) V.Gregory (996-999) II.Sylvester (999-1003) XVIII.John (1003-1009) IV.Sergius (1009-1012) VIII.Benedict (1012-1024) XIX.John (1024-1032) IX.Benedict (1032-1045) III.Sylvester (1045) IX.Benedict (1045) VI.Gregory (1045-1046) II.Clement (1046-1047) IX.Benedict (1047-1048) II.Damasus (1048) IX.St. Leo (1049-1054) II.Victor (1055-1057) X.Stephen (1057-1058) II.Nicholas (1058-1061) II.Alexander (1061-1073) VII.St. Gregory (1073-1085) III.Victor (1086-1087) II.Urban (1088-1099) II.Paschal (1099-1118) II.Gelasius (1118-1119) II.Callistus (1119-1124) II.Honorius (1124-1130) II.Innocent (1130-1143) II.Celestine (1143-1144) II.Locius (1144-1145) III.Eugene (1145-1153) IV.Anastasius (1153-1154) IV.Adrean (1154-1159) III.Alexander (1159-1181) III.Locius (1181-1185) III.Urban (1185-1187) VIII.Gregory (1187) III.Clement (1187-1191) III.Celestine (1191-1198) III.Innocent (1198-2116) III.Honorius (2116-1227) IX.Gregory (1227-1241) IV.Celestine (1241) IV.Innocent (1243-1254) IV.Alexander (1254-1261) IV.Urban (1261-1264) IV.Celement (1265-1268) X.Gregory (1271-1276) X.Innocent (1276) V.Adrean (1276) XXI.John (1276-1277) III.Nicholas (1277-1280) IV.Martin (1281-1285) IV.Honorius (1285-1287) IV.Nicholas (1288-1292) V.St. Celestine (1294) VIII.Boniface (1294-1303) XI.Benedict (1303-1304) V.Celement (1305-1314) XXII.John (1316-1334) XII.Benedict (1334-1342) VI.Clement (1342-1352) |
VI.Innocent (1352-1362) V.Urban (1362-1370) XI.Gregory (1370-1378) VI.Urban (1378-1389) IX.Boniface (1389-1404) VII.Innocent (1404-1406) XII.Gregory (1406-1415) V.Martin (1417-1431) IV.Eugene (1431-1447) V.Nicholas (1447-1455) III.Callistus (1455-1458) II.Pius (1458-1464) II.Paul (1464-1471) IV.Sixtus (1471-1484) VIII.Innocent (1484-1492) VI.Alexander (1492-1503) III.Pius (1503) II.Julius (1503-1513) X.Leo (1513-1521) VI.Adren (1522-1523) VII.Clement (1523-1534) III.Paul (1534-1549) III.Julius (1550-1555) II.Marcellus (1555) IV.Paul (1555-1559) IV.Pius (1559-1565) V.St. Pius (1566-1572) XIII.Gregory (1572-1585) V.Sixtus (1585-1590) VII.Urban (1590) XIV.Gregory (1590-1591) IX.Innocent (1591) VIII.Clement (1592-1605) XI.Leo (1605) X.Paul (1605-1621) XV.Gregory (1621-1623) VIII.Urban (1623-1644) X.Innocent (1644-1655) VII.Alexander (1655-1667) IX.Clement (1667-1669) X.Clement (1670-1676) XI.Innocent (1676-1689) VIII.Alexander (1689-1691) XII.Innocent (1691-1700) XI.Clement (1700-1721) XIII.Innocent (1721-1724) XIII.Benedict (1724-1730) XII.Clement (1740-1758) XIII.Clement (1758-1769) XIV.Clement (1769-1774) VI.Pius (1775-1799) VII.Pius (1800-1823) XII.Leo (1823-1829) VIII.Pius (1829-1830) XVI.Gregory (1831-1846) IX.Pius (1846-1878) XIII.Leo (1878-1903) X.St. Pius (1903-1914) XV.Benedict (1914-1922) XI.Pius (1922-1939) XII.Pius (1939-1958) XXIII.John (1958-1963) VI.Paul (1963-1978) I.John Paul (1978) II.John Paul (1978- ) |
NASIL EVLENİLECEĞİNİ SÖYLER
İntikam Levhası
Kulağında Küpe Olsun Unutma
Rumeli'nin Dağı Taşı Ağlıyor!
Kan içinde her subaşı Ağlıyor!
Parçalanmış gövdelerin yanında!
Can Cekişen arkadaşı ağlıyor!
Bak şu yurda tek bir ocak tütmüyor!
Issız kalmış bülbülleri ötmüyor!
O sevimli ovaları kurd almış!
Bir çobancık davarları gütmüyor!
Kara toprak kandan olmuş kırmızı!
Doğrandıkça Türk kadını Türk kızı!
Can evine canavarca saldırmış!
Sürü sürü ırz ve namus hırsızı!
Mihraplara haç asılmış, Ezanlar!
Susdurulmuş güm güm ötüyor çanlar!
Camilerin minberleri yakılmış!
Çizme ile çiğneniyor Kur'anlar
Ey Müslüman Kendini hiç Avutma!
Yüreğini Öç almadan soğutma!
İnim İnim İnleyişi yurdunun!
Kulağında küpe olsun Unutma!
Bulgar Mezalimi İntikam Levhası " Kulağında Küpe Olsun Unutma" isimli şiir
(Muhacirlere yardım toplamak amacı ile Rumeli Muhacirin-i İslamiye Cemiyeti Tarafından neşr edilmiştir.)
Alp Arslan, 26 Ağustos 1071 Cuma günü, bütün kumandan ve askerleriyle birlikte Cuma namazı kıldı ve onlara son olarak şu hitabede bulundu:
“Ey askerlerim ve kumandanlarım! Daha ne zamana kadar biz azınlıkta, düşman çoğunlukta olarak böyle bekleyeceğiz? Ben, Müslümanların camilerde bizler için dua etmekte oldukları bu saatlerde düşmanın üzerine atılmak istiyorum. Galip gelirsek arzu ettiğimiz sonuç gerçekleşecektir, aksi takdirde şehit olarak cennete gideriz. Beni izlemek isteyenler gelsinler, istemeyenler ise serbestçe geri dönebilirler. Bugün burada, ne emreden bir sultan, ne de emir alan bir asker vardır. Bugün ben de sizlerden biri olarak sizinle birlikte savaşacağım. Biz, Müslümanların eskiden beri yapageldikleri bir gaza yapıyoruz”.
ALP ARSLAN - ROMANOS DIOGENES DİYALOĞU VE BARIŞ ANLAŞMASI
“Sana, barış konusunda, halifenin elçisini gönderdiğim halde, sen bunu niçin reddettin?. Sana, düşmanlarımın (Erbasgan ve ailesi) bize teslimi için emir Afşin ile haber gönderdiğim halde, bundan niçin kaçındın?. Daha önce, anlaştığımız halde, bunu bozup, benimle savaşmak suretiyle, bana neden zulmettin?. Savaştan vazgeçip memleketine dönmen hususunda, sana, daha dün haber gönderip teklifte bulunmama, ‘Buraya gelebilmek ve amacıma ulaşabilmek için pek çok para sarfettim ve dolayısıyla çok asker topladım. İslam ülkelerini, kendi ülkeme katmadan nasıl geri dönebilirim ve ülkeme karşı girişilen bu istilaların sonuçlarını nasıl mazur görebilirim' diye cevap verdin?”. Bunun üzerine imparator:
“Ey sultan, ülkeni almak amacıyla para sarfedip çeşitli milletlerden asker topladım, buna rağmen zaferi sen kazandın. Ülkem böyle perişan, ben de tutsak olarak senin huzurundayım. Bu durumda beni lütfen azarlama ve bana sert sözler söyleme, ama istediğini yap” deyince sultan ona:
“Eğer zaferi sen kazansaydın ve beni böyle tutsak alsaydın ne yapardın?” diye sorunca imparator: “Fena şeyler” diye karşılık verdi. Bunun üzerine sultan: “Gerçekten doğru söyledin, eğer bunun aksini söyleseydin, o zaman yalan söylemiş olurdun”. Daha sonra sultan huzurundakilere: “Bu, akıllı ve baba yiğit bir adamdır, bu bakımdan onun öldürülmesi doğru değildir” dedikten sonra imparatora: “Şimdi sana ne yapacağımı sanıyorsun?” diye sorunca imparator “Bana şu üç şeyden birini yapabilirsin: Birincisi, öldürmek, ikincisi, ele geçirmek istediğim ülkende beni halka ibret olsun diye teşhir etmek, üçüncüsü ise yapamayacağın bir şey olduğu için söylenmesi gerekmez” dedi. Sultan: “Bu nedir?” diye sorunca imparator: Affetmek, takdir ettiğin para ve armağanlar ile iyi niyetimin kabulü ve Bizans ülkesinde senin bir kumandanın ve bir naibin olarak beni memleketime geri göndermendir. Eğer beni öldürtürsen bu, sana bir fayda sağlamaz, çünkü başka birisini benim yerime imparator yaparlar” dedi. Onun bu sözlerine karşılık sultan: “Seni affetmek niyetindeyim, ancak sen, ümitsizliği giderilmiş ve hakkındaki kararımı öğrenmiş bir kimse olarak, seni serbest bırakacak para, yani kurtuluş akçası'nın miktarını söyle” dedi. İmparator: “Sultan, istediği miktarı söylemelidir” dedi. Sultan'ın “ 10 milyon altın” demesi üzerine imparator: “Benim hayatımı bağışladığın için Bizans ülkesine sahip olmak senin hakkındır. Tahta çıktığımdan beri ordu hazırlayıp savaş yapmak amacıyla Bizans'ın mal ve paralarını tükettim, bu sebeple halk yoksullaştı. Eğer durum böyle olmasaydı istediğinden çok daha fazlasını verirdim” dedi. Böylece Alp Arslan ile Romanos Diogenes arasında yapılan müzakereler sonunda, aşağıdaki maddeleri kapsayan bir barış anlaşması yapıldı:
BARIŞ ANLAŞMASI
1 – İmparator kurtuluş akçası olarak bir buçuk milyon altın verecek,
2 – Bizans Devleti, her yıl, Selçuklu Devletine 360 bin altın vergi ödeyecek,
3 – Bizans'ın elinde bulunan İslam tutsakları serbest bırakılacak,
4 – Bizanslılar, gerektiğinde Selçuklulara askeri yardımda bulunacak,
5 – İmparator, kızlarından birini sultanın oğluna verecek,
6 - İmparator, yeniden tahta oturduğu takdirde Antakya, Urfa, Menbic, Malazgirt kent ve kaleleri Selçuklulara bırakılacak.
TÜRKİYE – ABD İLİŞKİLERİ HAKKINDA BAZI HATIRLATMALAR
Türkiye- ABD ilişkilerinin başlangıç tarihi, şimdilerde unutulmuştur ama oldukça gerilere 1780'lere kadar gider. Söz konusu yıllarda Amerikan gazetelerinde Türk-Osmanlı tarım ürünlerini -başta da İzmir'in incirini- pazarlayan firmaların ilanları yer almaktaydı. 1799'da Başkan John Adams, bir komisyon kurdurtarak, komisyon başkanlığına atadığı William L. Smith'ten, Osmanlılarla bir dostluk ve ticaret anlaşması yapabilmek için görüşmeler başlatmasını istemişti. Nedir ki bu komisyonun gayretleri bir sonuç getirmemiş, Osmanlı Devleti henüz “ rüştünü ispat etmemiş ” olan Amerika ile dostluk ve ticaret anlaşması imzalamaya yanaşmamıştı. Bu anlaşma daha sonra Başkan Andreq Jackson döneminde, 7 mayıs 1830'da İstanbul'da imzalandı. Böylelikle Amerika, 1535 yılından beri Osmanlı'nın vermekte olduğu kapitülasyonlardan da yararlanmış oldu. Amerika, kapitülasyonların veriliş sırasına göre 12. devletti. Daha önce kapitülasyon almış olan Fransa, Avusturya, İngiltere, Hollanda, İsveç, Danimarka, Prusya, Bavyera, Rusya ve İtalya bu özel ticaret anlaşmalarından büyük karlar elde etmekteydiler.
Amerika ile imzalanan ticaret anlaşması ve verilen “ en imtiyazlı ulus ” statüsü Amerika Senatosu tarafından çabucak ve 40 lehte 1 karşı oyla onaylamıştı.
Osmanlı topraklarına ilk ayak basan Amerikalı misyonerler ise Pliny Fisk ve Levi Parsons olmuşlardı. Bu iki din adamı 5 Ocak 1820'de İzmir'e gelmişlerdi. Anadolu topraklarında misyonerlik faaliyetlerini sürdürmek ve Hıristiyanlığın diğer kollarıyla misyonerlik yarışına girmek için uğraşan bu iki din adamından Amerikan Devleti ilginç bir talepte bulunmuştu. Kısaca ABCFM diye bilinen Congregational Kilisesi'ne bağlı olan Amerikan Yabancı Misyonerlik Komisyonu bu iki din adamından önce Anadolu'daki aşiretlerin yerleşme alanlarını, göreneklerini ve yaşam tarzlarıyla Osmanlı'daki SINIFSAL konumlarını incelemelerini ve raporlar halinde Kiliseye iletmelerini istemişti!
Amerika ile Türkiye arasında 1830'da imzalanan dostluk ve ticaret anlaşması yaklaşık 100 yıl yürürlülükte kaldı. Lozan (1923) anlaşmasıyla Türkiye, Osmanlı tarafından verilmiş olan tüm kapitülasyonlardan kurtuldu.
Kapitülasyonlardan tam 16 devlet yararlanmış, tüm sıkıntıyı ise Osmanlı çekmişti. Ne var ki, önceki yazımda da belirtiğim gibi, Lozan'ın ABD Senatosu'ndaki onaylanması Ermeniler tarafından ve Episcopal Kilisesi'nin gayretleriyle 50 karşı oya 34 lehte oyla reddedilmişti. Yukarıda sözünü ettiğim diğer kilise, Congregational ise Türk-Osmanli topraklarında en etkili misyonerlik faaliyetlerini yürütmüş kurumdu. Okullar açmış ve pek çok insanı kendi bünyesine kazanmıştı. Bu kiliseye katılan Anadolu halkının büyük çoğunluğu, Müslüman değil diğer Hıristiyan mezheplerine mensup ( Süryani, Sabii, Nasturi, Keldani vb.) insanlardı. Bu iki Kilise'den Episcopal Kilisesi, Protestanlığa daha yakındır ve “ İlk Hıristiyan ” Kilisesi'ne benzer bir uygulamaya bağlıdır. Buna göre Kilise'nin, Papa gibi “ Bir ve Tek ” mutlak yöneticisi olamaz; Kilise, mutlak aynı düzeydeki papazlardan oluşan piskoposlar meclisince yönetilebilir. Diğer Kilise ise, tam Amerikan Bağımsızlık anlayışına uygun , fakat İskoç Katolisizmi ve yakın , diğer bir deyişle, bünyesinde İngiliz Milli Kilisesi olan Anglican Kilisesi'nden farklı unsurlar barındıran ve kesinlikle Kiliseler'in bağımsızlığını vaaz eden bir kurumdur. Bu iki Kilise arasında amansız bir rekabet yaşanmıştı.
Osmanlı Devleti, ilginçtir ki, kendisi bir monarşi olmasına rağmen, Amerikan İç Savaşı sırasında, Federalist ve Cumhuriyetçi güçlerin “ Birleşik Devlet ” kurmaları tezini ve Temsili Hükümet'i yerleştirmeleri fikrini desteklemişti. Osmanlı, birçok Avrupalı devletin aksine Amerikan'nın “ Bölünmez Bütünlüğünü ” savunduğunu AÇIKÇA tüm dost ve düşmanlarına –başta İngiltere ve Rusya- ilan etmekten kaçınmamıştı. 1861 yılında Amerika Edward Joy Morris'i Türkiye Bakanı olarak atamıştı ve kendisinden Sultan'ın desteğinin hangi yönde olduğunu öğrenmesini istemişti. 1861'de Sultan'la görüşen Morris, Devlet Bakanı William E. Seward'a yazdığı raporda coşkusunu şu sözlerle dile getirmişti. “ Sultan, Birleşik Devletler'in Bölünmezliği'ni savunuyor. Bu güzel haberi Amerika'ya bildirmek (rapor etmek) beni çok mutlu etti. Amerika , bu büyük imparatorlukta kendisine çok yakın bir dost bulmuştur .” Osmanlı bununla kalmadı. Bir de kararname yayınlayarak Osmanlı'nın denetiminde ya da etkisinde olan tüm limanlarda Amerikan gemilerine, başka devletler tarafından engelleme yapılmasını ya da başka yollardan zarar verilmesini yasakladı.
1831-1914 yıllarında ABD ile Türkiye arasındaki ticaret hacmi 560.101'den 24.171.596 dolara yükselmişti. Benzer şekilde, 1820'de 2 olan Amerikalı misyoner sayısı da 1914'de 174'e yükselmiş, 17 misyonerlik merkezi, 9 Hıristiyan –Amerikan Hastanesi ve 426 okul açılmıştı. Bu okullarda, pek azı Müslüman gerisi çoğunlukla Ermeni, 25.000 öğrenci bulunmaktaydı. Ünlü Robert College'de, Bebek'te 1863'te açılmıştı. Kurucusu Cyras Hamlin adlı misyonerdi. Parayı ise, Osmanlı'yla çok karlı ticari ilişkileri olan Christopher R. Robert adlı New York'lu bir tüccar vermişti.
Amerika'nın Türkiye'deki misyonerlik ve eğitim faaliyetlerinden en çok yararlanmış olan Ermeniler'dir. Ermeniler'in zoraki iskana tabi tutulmaları üzerine , 1896'da New York'lu bir avukat, Everett D. Wheeler, Amerikan donanmasını yollayarak, Ermeniler'i kurtarmak için İstanbul'u bombalamayı teklif etmişti.
Lozan'ın bu unutulmuş hususlarını bir kez daha anımsatmakta yarar görüyorum.
Aytunç Altındal, İspilandit, 20.02.2004
YÜZONALTI ASLANCIK VE TRAKYA DEVLETİ
BÖLÜM I
Avrupalı'ların “üçü bir araya gelince DEVLET KURAR” dediği biz TÜRKLER, tarih boyunca yüzün üzerinde devlet kurmuştuk.
Bunlardan biri de YÜZONALTI ASLAN yavrusunun kurduğu BATI TRAKYA Devleti'dir.
TÜRK Milleti'nin üzerinde kara bulutlar dolaşıyordu. Bu büyük kara bulutun adı da İTTİHAT VE TERAKKİ Partisi idi. Mason, fason, dönme, devşirme topluluğu Osmanlı İmparatorluğu'nu kurtarma gayesiyle yola çıkmış fakat bu basiretsiz menfaat çetesi darbe vurmada düşmanı aratır olmuştu. ENVER Paşa'nın ve birkaç kahramanın çırpınmaları neticesiz kalmış millet uçurumun kenarına gelmişti.
Karabağ, Yunanistan, Sırbistan ve Bulgaristan birer birer bağımsız oldular ve daha sonra birleşerek 8 Ekim 1912'de Osmanlı İmparatorluğu'na savaş ilan ettiler. Sonuç bizim açımızdan hüsrandı. 3 Şubat 1913'de yeniden başlayan savaş sonunda 6 Mart'ta YANYA, 26 Mart'ta EDİRNE, 23 Nisan'da İŞKODRA da düştü.
Fakat sonra Bulgar'lar sınırlarını Ege'ye kadar uzatınca Balkan Devletleri arasında savaş çıktı. Bulgarlar 23 Haziran 1913'te Sırbistan'a, Yunanistan'a ve Karadağ'a, 10 Temmuz 1913'te Romanya'ya savaş açtı. Böylece Bulgarlar Osmanlı sınırındaki askerlerini batıya kaydırdılar. Bunun üzerine mukavemetle karşılaşılmadan 21 Temmuz'da Edirne'yi geri aldılar. Midye-Enes hattına kadar ilerlediler. Fakat Avrupa'nın büyük devletlerinin yaptığı baskılar neticesinde Midye-Enes'i geçemeyecektik. 10 Ağustos 1913'te Balkan Savaşı Bükreş anlaşmasıyla bitti. Meriç'in doğusundaki topraklar Osmanlı İmparatorluğu'na aitti. Doğu Trakya'yı kurtarmıştık ama Batı Trakya'da Bulgarlar büyük eziyetler yapıyorlardı. Türkler'i dinlerini ve isimlerini değiştirmeye zorluyorlar kabul etmeyenleri şehid ediyorlardı. (Tıpkı 1980'li yıllarda Bulgarlar'ın yaptığı gibi.)
Bunun üzerine TEŞKİLAT-I MAHSUSA (Osmanlı Gizli İstihbarat Örgütü) yıldırım gibi bir karar verdi; “YILANIN BAŞI EZİLECEK, DOMUZUN BAŞI KESİLECEK”
Ve bu şanlı görevi bir Aslan devraldı; KUŞÇUBAŞI EŞREF. Bu şanlı görevde yanında 15 subay ve 100 Alper bulunuyordu. ENVER Paşa'nın talimatıyla 15 Ağustos 1913'te Batı Trakya'ya girdiler. O Aslanlar'ın bir ismi de vardı; “”””EŞREF MÜFREZESİ””””
TÜRK Askerleri Batı Trakya'ya girdiklerinde manzara korkunçtu. Ortaköy'de binlerce TÜRK şehid edilmiş ırzları, namusları, bedenleri parça parça edilmişti. Bunu yapan DOMUZCİYEF ÇETESİ'nin peşine düşüldü. 1200 kişilik bu çete ile 16 Ağustos 1913'te Koşukavak'ta çatışma yapıldı ve yok edildiler.
Fakat TÜRK ADİL'dir. Hainbaşı DOMUZCİEF'i bile mahkemeye çıkardılar. Sonra yaptıklarının cezasını ödettiler. (DARISI TÜRKİYE'DEKİ HAİNBAŞLARINA)………………………..
Birinci Bölümün Sonu
YAĞMUR ALPHAN, 03.01.2004 , BURHANİYE
TARİHTEN ÖNCE VARDIK TARİHTEN SONRA VARIZ
Bugün yeryüzünde kültür ve medeniyet varsa şüphesiz ki TÜRKLER sayesinde vardır.
Dünya devlet kavramını, teşkilatlanmayı atalarımız vasıtasıyla öğrenmiştir. Bugün medeni olduklarını iddia eden Avrupalıların ataları mağaralarda yada ormanlarda HAYVAN gibi yaşarken dedelerimiz Çin'de “ÇU” Hanedanı'nı kurmuşlardır.
Franke, Harletz, Grum Grjmaylo, Münsterbers, Koppers, Haloun, Darsteter, Legge, Wang-Pun-Son gibi konusunda uzman tarihçiler Çin'in III. İmparatorluk hanedanı olan ÇU'ların TÜRK olduğunda birleşmişlerdir. Çin İmparatorluğu'nu üstün askeri gücü, teşkilatlanma kabiliyeti ve yüksek kültürleri ile ele geçiren TÜRKLER M.Ö. 1050 yıllarında, M.Ö. 256 yıllarına kadar 794 sene Çin'de saltanat sürmüşlerdir.
Aynı hanedana mensup olarak ÇU'lar Kuzeyde, Güneyde, Şenside, Honan'da hüküm sürmüşlerdir. O devirlerde Çin'in sınırları şimdikinden çok küçük olmasına rağmen yine de topraklarında 20 milyondan fazla insan yaşamaktaydı.
Batı ÇU Hanedanı, Wei Vadisinde (Başkent Hao) M.Ö.1000-950
Doğu ÇU Hanedanı, Loyang Şehrinde M.Ö. 770-256
Şensi'deki ÇU'lar, Hsi-an-fu Şehrinde M.Ö. 1050-770
Honan'dakiler ise Lo-yang Şehrinde M.Ö. 770-256 saltanat sürmüşlerdir.
ÇU Hanedanı yani TÜRKLER tarafından “merkezi devletçilik, devlet teşkilatlanma yapısı” Çin'e getirilmiştir. Fillandiyalı büyük Türkolog – Mongolist G.J. Ramsted'e göre (1935) Türkçe bu devirde Çinceye ve Korece'ye pekçok kelime vermiştir. O zamana kadar Çin'de ve Kore'de bulunmayan devlet teşkilatına ait bütün ıslahatlar ve yapılanmalar Türkçe'den alınmıştır. Yine kahramanları kutsallaştırma ve onları dinen yüceltmekte Çin kültürüne ÇU Hanedanı sayesinde geçmiştir.
Kısacası TÜRKLER sadece “ çölde iki sopa dikip çadır yapmayı BECEREMEYEN ARAP'LARa devlet kurmayı” öğretmekle kalmayıp doğuda da bir büyük imparatorluğa devlet düzenini öğretmişlerdir.
Kültür ve nizam abidesi olduklarını iddia eden devletler, tarihlerinden TÜRKLER'i çıkarırlarsa ortada ne tarihleri kalır ne medeniyetleri ne de kültürleri.
TUNGA MANAS , 03.01.2004 , FATİH
CELALEDDİN (MENGÜBİRTİ) HARZEMŞAH'I KİM ŞEHİD ETTİ?
I. Bölüm
TÜRK Dünyasının en büyük savaşçılarından biri olan MENGÜBİRTİ Harzemşahlar Devleti'nin son hükümdarıdır.
Alaeddin Muhammed'in en büyük oğlu olan MENGÜBİRTİ'yi tarih CELALEDDİN HARZEMŞAH olarak tanımıştır. Çünkü o devirlerde takma ad kullanmak yaygındı. Hepimizin bildiği gibi TÜRKLER, ALLAH'ın kılcı olmuşlardır. Ezan'ı susturtmamışlar, Müslümanları ezdirtmemişlerdir. Bu yüzden o da kendisine “CELALEDDİN” yani “dinin gücü, hiddeti” lakabını almış ve hayatı boyunca bu isimle anılmıştır.
Hayatı macera flimlerini aratmayacak gibi geçmiştir. Gençliğinde kahramanlığı ve cesareti ile sivrildi. Babası Alaeddin Muhammed'le, öteki kardeşlerinin aksine bütün seferlere katıldı.
IRGIZ Vadisinde 1216'da (Sri Derya'nın Kuzeyi) Cengiz Han'ın oğlu CUCİ ile yapılan savaşta Moğol ordusunu dağıttı. Bunun üzerine babası onu veliaht ilan etti. Fakat babaannesi TERKEN HATUN çok güçlü bir kadındı. Kendisi gibi Kanglı-Kıpçak Türkmenlerinden olan gelinini ve onun oğlu olan UZLAK ŞAH-ı tahta geçirmeye çalışıyordu. 1220'de ansızın Cengiz Han saldırdı. Harzemşah'lar ağır yenilgi aldı. Terken Hatun öldürüldü. Alaeddin Muhammed bütün çocuklarını çağırdı. AK Şah ve Uzlak Şah'ı kardeşleri Celaleddin Mengübirti'ye tabii etti. Ona kılıcı kendi eliyle giydirdi. Onlara devleti ancak Celaleddin'in kurtarabileceğini söyledi, iki gün sonra da öldü.
Sonrası tam bir klasik, tam bir facia… Dış düşman değil iç düşman “KARDEŞ KAVGASI”. Kardeşleri onun hükümdarlığını tanımadılar Moğollarla uğraşmayı bırakıp Celaleddin'in peşine düştüler. Horasan'a kadar kovaladılar. Güçlü istihbarata sahip olan Cengiz Han bu durumu haber aldı ve Harzemşah Şehzadelerini kolaylıkla yakalayıp öldürttü. Hatta kafalarını mızraklara takıp pek çok şehirde dolaştırttı.
Ama BOZKURT, Karayeleli ASLAN CELALEDDİN kurtuldu, kaçmayı başardı. Moğollar peşinden GÜRGENÇ'i ele geçirdiler. Hemen dağılmış olan Harzemleri bir araya getirdi küçük bir ordu kurdu. Moğollar Cengiz Han'ın oğulları ÖGEDAY ve ÇAĞATAY kumandasında ilerlediler fakat Celaleddin'in üstün yönetimi sayesinde darma duman oldular. Bunun üzerine Cengiz Han “Şiki Kutugu Noyan” kumandasında çok büyük bir ordu gönderdi. Ama ALLAH'ın izniyle büyük TÜRK onları da bozguna uğrattı. Ama Moğol ordusu bitmek tükenmek bilmiyordu. Bu sefer başlarında da CENGİZ HAN vardı. 1221 Kasım'ında Sind Nehri sahilinde Harzemşahlar çembere alındı. Kurtuluş sanşları yok gibiydi. Zafer Moğollardan yana gözüküyordu.
Büyük Türk aniden karar verdi, çemberi yarıp Cengiz Han'ı öldürecekti. Şimşek gibi Moğol Ordusunun üzerine hücum etti. O dünyayı titreten, büyük CENGİZ HAN hayatında ilk ve son defa panikleyerek kaçtı. Lakin güç dengesi o kadar büyüktü ki, Celaleddin 700 Aslanıyla 10.000 Moğol'un arasına dalmıştı. Durum ümitsizleşmeye başladı. Cengiz Han da kaçmıştı. Çaresizlik içinde önce namusunu düşündü. Annesini ve eşlerini, kız çocuklarını nehre attırıp boğdurtturdu. Onların Moğolların eline geçmesini istemedi. Kendi ise elinde kılıcı ve kalkanıyla yüzerek karşı kıyıya geçti.
Bu manzarayı gören CENGİZ HAN kendi çocuklarına hakaret etti ve
“””BİR BABANIN ANCAK BÖYLE OĞLU OLMALIDIR”””” dedi.
Ama bir yenilgi TÜRKÜ ümitsizliğe düşüremezdi ömrü Moğollarla mücadeleyle geçti. Pek çok tarihçi Celaleddin Mengübirti Harzemşah olmasa idi Moğolların dünyayı ele geçireceği ve İslam dinini yeryüzünden sileceği daha doğrusu küçülteceği konusunda hem fikirdirler.
Daha sonra Hindistan'a gitti. İneğe tapanlara nizam verdi. Kendini toparladı. Daha sonra Harzem Ülkesine geri döndü ve kardeşinden (GIYASEDDİN) Harzem Ülkesini geri aldı.
Müslümanlar bir zalimden nefes almadan (Moğollar) bir başka zalimden çekiyorlardı(Abbasi). Halifelik babadan oğula geçiyor, vur patlasın çal oynasın, adam kayırma, rüşvet, vurgun halkı canından bezdirmişti. Bu ve buna benzer pekçok sebepten ötürü Abbasi'lerle harp etti.
Halifelik ordusu komutanı KUŞTİMUR kendine çok güveniyordu. Tek başına CELALEDDİN HARZEMŞAH'ı yeneceğini zannediyordu. Harp başladı………………………..
I.Bölümün Sonu
TUNGA MANAS , 05.02.2001 , FATİH
Bu günkü sohbetime biraz tarih anlatarak başlamak istiyorum. Daha da doğrusu sizlere ROMA TARİHİ anlatacağım. ROMA denince akla güç, kuvvet, ihtişam ve de şüphesiz SEZAR gelir. İşte birazdan anlatacağım olaylarda SEZAR'ın başından geçer.
Biliyorsunuz ki, JULİUS SEZAR'ın doğumu oldukça problemli geçmişti. Ve normal doğum şansı kalmamıştı. Çünkü bebek ters dönmüştü.Bunun üzerine doktorlar karar verdiler: annenin karnı yarılıp bebek alınacaktı.Sonun da böyle de oldu. SEZAR anne karnı yarılarak dünyaya geldi. Ogün bugün böyle doğanlara SEZERYAN “Doğumu SEZAR'A benzeyen” denir.
İşte bu büyük kumandanın hayatı çocukluktan itibaren hep başkalarından farklıydı. Talihsizlik bir türlü yakasını bırakmadı. Çünkü KABAKULAK olmuştu.Biliyorsunuz ki bu ateşli hastalık erkek çocukları kısır bırakabilirdi ve SEZAR'ın başına o da geldi.Büyük kumandan ROMA'nın tek hakimi herşeye sahipti ama kısırdı. Bir çocuğu bile olmuyordu.
Sonunda karar verdi: bir çocuğu evlat edinecekti. Öyle de oldu. Ve canından çok sevdiği bu çocuğun adı da BRÜTÜS idi.Yıllar yıllar geçti. Çetin ve uzun yıllar. SEZAR zaferlerin birinden ötekine koşuyor ROMA ayaklarının altında titriyordu.
Ve onun bir oğlu vardı. Adı “BRÜTÜS”.
Komutan, imparator, tek hakim derken senatonun yetkilerini kıstı. Birgün kükreyerek şöyle dedi: “HERKESİN HAKKI SEZAR'A SEZAR'IN HAKKI YİNE SEZAR'A”. Bunun üzerine birgün senatonun önünde düşmanları SEZAR'a tuzak kurdu.
Düşmanları dediysek aralarında bir de BRÜTÜS vardı. Hem de canından çok sevdiği birtanecik oğlu BRÜTÜS.
Onu da kandırdı düşmanları. Daha da iyi olacak dediler. Senin yerine ANTONIUS geçecek dediler, ROMA gidiyor dediler, dediler de dediler……….
Sonunda BRÜTÜS te onlara katıldı.
Ogün geldiğinde silahsız senatoya giden SEZAR'ın etrafını SIRTLAN GİBİ SARDILAR. Hançerlerin biri inip biri kalkıyordu. Büyük komutan, o yaşlı adam korkusuzca direniyordu. Tokatlıyordu acımasızca inen kolları. Tokatlıyordu nefretten kararan suratları.
İşte o anda tam o anda sırtına bir hançer indi. Tam kürek kemiklerinin arasına. Yaktı kavurdu yüreğini SEZAR'ın. Döndü BİR YARALI ASLAN GİBİ ARKASINA.
“Yapıştı gözleri hayretle kısılan celladına”. Ve ne görsün??????
CANI, BİRTANESİ, HERŞEYİ, EVLADI, VELİAHTI yerine geçecek OĞLU değilmiydi o insafsız?
Yapıştığı yakasını aniden bırakıverdi.
Ve dedi ki JULİUS SEZAR:
----------- Sende mi!!! Sende mi OĞLUM BRÜTÜS
ÖYLEYSE YIKIL SEZAR.
İşte dostlarım derler ki: ogün SEZAR'ın üzerinde 30 bıçak yarası bulunmuş. 29'u ön tarafında ve bir tanesi de sırtında.
Ama emin olun ki, SEZAR bıçak yaralarından ölmedi
BRÜTÜS'ün İHANETİ YÜZÜNDEN KANSERDEN, KAHIRDAN ÖLDÜ.
Bu tarihi gerçeği neden anlattım biliyormusunuz? Çünkü Türk siyasetinin içersinde BRÜTÜS'ler var. Özellikle Milliyetçi camianın başından buna benzer çok vahim bir olay geçti. Ama bu büyük ve köklü davaya hançerler sivrisinek vızıltısı gibi gelir. Ben çok ağır konuşmak yada insanları incitmek istemiyorum.
O yada bu sebepten dolayı ayrılanlar birilerinin MÜTEMMİM CÜZ'Ü olmadılar mı? Arkadaşlar, davalar da vücut gibidir. Bir insanın eli kesilse, kolu kesilse, ayağı kesilse bile
“Şunu herkes bilmelidir ki KAFA NEREDEYSE VE SAĞLAMSA VÜCUT YAŞAR ama daha yeryüzünde kendi kendine yaşayabilen AYAK TESPİT EDİLMEMİŞTİR”.
Bu dava şerefli bir davadır. Bu dava yüce bir davadır. Çünkü AKİF'in dediği gibi:
Feryadı bırak, KENDİNE GEL, ÇÜNKÜ ZAMAN DAR….
Uğraşki: TELAFİ EDECEK BUNCA ZARAR VAR.
Anlayanlar anlamayanlara ne demek istediğimi anlatsın.
HAKKINIZI HELAL EDİN!
Yonca BAYRAK, 08.05.2003
Lefkoşa - KIBRIS
Midhat Paşa'yı Kim Öldürmüştür?
Hande Karlukzade: Sayın Tunga Manas "Midhat Paşa'yı" kim öldürmüştür?
Tunga Manas : Bana çok gerilerde kalmış bir soru sordunuz. Bir an gözümün önüne Sultan Abdülaziz geldi. Allah rahmet eylesin bilekleri kesilerek şehid edilmişti.???????
Sorunuza gelince Midhat Paşa'yı 6-7 Mayıs 1884 çarşamba gecesi Taif'te saat 23.45 - 00.20 civarında Edirneli Berber İsmail boğarak öldürdü.
H.K.: Sayın Tunga Manas Midhat Paşa'nın kafasının tası gerçekten yok mudur?
T.M: Midhat Paşa'nın kafasının tası olmaz olur mu? Vardır vardır ama mezarında yoktur. Daha da doğrusu ne Taif'teki İbn Abbas Mezarlığında, ne de Şişli'deki Abide-i Hürriyet mezarında kafa tası yoktur.
H.K.: Çok ilginç o halde kafatası nerede? Yada Kurukafa ve Kemikler çetesiyle alakası var mı?
T.M.: Kurukafa ve Kemiklerle biraz uzaktan alakası var, ama burası Yale değil ve siz bana G. Busht'ları sormadınız.
Ben de sorunuza soruyla cevap vereyim. Araştırmacılara belki yardımcı olurum.
Midhat Paşa'nın kafatası nerededir?
a) Karaköy'deki Mason locasının altında.
b) Hz. Halid Caminin yanındaki eski abdeshanenin yakınında.
c) Gazi İsmailbeyzade Sağkolası maslub Çerkes Hasan Bey'in bir yakının tabutunun ayak ucunda.
d) Utah'daki Zeytin Tepesi'nde.
e) Fransız Konsolosluğu'nun bahçesinde.
f) Hiçbiri.
Ufak bir ipucu vereyim, Simav kadısı Şeyh Bedrettin'in kafatası Çemberlitaş civarında bir su oluğunun altındadır.
05.05.2003, Fatih, İSTANBUL
Kont Avram de Kamando aslen Portekizli bir Yahudi sülalesine mensub olup, ticaretle uğraşan çok zengin ve varlıklı bir ailenin evladı olarak Venedik'te doğdu. Ailesi denizcilik, değerli maden (altın ve elmas) ve bankerlik yapmakta idi. Gençlik yıllarında yeryüzünün en güzel yeri cennet parçası olan İstanbul'a yerleşti.
Tefeci ve banker olan Kamando, “İzak Kamando ve Şürekası” adlı bir bankaya sahipti. 1832'den sonra başına geçti. Okadar büyük bir servete sahipti ki (bugünkü rantiyeciler gibi faiz ve tefeden yapılmış bir servet) Kırım Savaşını (1853-1856) finanse etti. Bu savaşta o kadar büyük kar etti ki Kuzey Saha Deniz Komutanlığı olarak bilinen binayı Bahriye Nezaretine hibe etti.
O devirlerde de bazı devlet büyükleri sadece bugün olduğu gibi tefeciler ve rantiyeciler ile iftihar ederlerdi. Hatta Avran Kamando 1858'de iftihar nişanı bile aldı. Bu devirde olduğu gibi o devirlerde de tepki gösterenler az da olsa vardı. Hatta bu tepki, kendi cemaatinin içinden bile geldi. Haham İsak Akriş ve taraftarları, “bunun dini yok , bunun dini paradır” diyerek Yeniköy'deki yalısını bastılar, ve O'nu “ Herem (Cemaatten dışlama) ettiler ” O günlerde de tefeciler, bugünkü gibi, devlet büyükleri ile yakın ilşkiler içindeydiler ve Sadrazam Fuat Paşa, Haham İsak Akriş'i hapse attırdı. Daha sonra Sultan Abdülaziz'e ricada bulunan yahudi cemaati Akriş'i serbest bıraktırmıştır.
Çok büyük servete sahip olan Kamandolar gerek cemaatlerini ve gerekse İstanbul sosyal hayatını dejenere etmekte ellerinden geleni yapmıştır. Özellikle kadınları, kılık kıyafetleri ve davranışları ile bunda büyük rol oynamıştır. Bu milletten tefecilikle kazandığı paralarla mobilya kolleksiyonu yapmış ve mobilyalara korkunç paralar ödemiştir. Nihayet 1870'de Paris'e giden Kamando üç yıl sonra orada ölmüştür. Vasiyeti üzerine yahudilerin çokça yaşadığı Hasköy'de toprağa gömüldü. Kamando'nun mezarı Halıcıoğlu sapağındadır. Haliç Köprüsü gidiş ve geliş istikametlerinde görülebilir.
Ne yazıktır ki içinde bir yahudinin yattığını bilmeyen bazı vatandaşlarımız, araba ile geçerken bile Fatiha okumaktadırlar. Nihayet Kamandoların pekçok binası İstanbul'da mevcuttur.(Bankalar Caddesindeki sarmal merdivenler ve bankerlik yaptıkları binalar) Bugün Kamando sülalesinden kimse yaşamamaktadır çünkü Ausceihwitz nazi kampında son fertte ölmüştür.
15.01.2003, Tunga MANAS
İstanbul Fener'deki Fesat yuvası. Tıpkı bugün olduğu gibi geçmişte de Büyük Türk Devletinin (Osmanlı) altını oymaya çalışmıştı. Bu Baş Papazlardan biri de ( Patrik II.Gregorios ) Mora isyanlarını kışkırtmış, Yunan Kasaplarına gerek maddi gerekse manevi yardımlarını esirgememişti. Bu isyanlar neticesinde binlerce masum Türk ve Müslüman şehit olmuş, ırzları , namusları, malları talan edilmişti.
Pek tabiki Türk Milletinin büyük sultanları ve Kırmızı Sınırları aştırmayan paşaları vardı. Sultan II. Mahmud 'un emriyle cennet mekan Sadrazam Benderli Ali Paşa ., "23 Nisan 1821" günü bu çıbanbaşı Başpapazı ( II.Gregorios ) Patrikhanenin giriş merdivenlerinden çıkınca karşısındaki "ORTAKAPI" nın eşiğinde astırdı. İşte o gün bugün 182 yıldır Ortakapı hiç açılmadı ve kilitlendi. Patrikhaneye sağındaki kapıdan girilerek solundaki kapıdan çıkıldı. Bu kapının iç tarafında II.Gregorios'un resmi de asılı bulunuyor.
ŞİMDİ ŞOK! ŞOK! ŞOK! ŞOK! ŞOK!
O günden sonra görev alan patrikler,
"Bu kapıda bir Türk Sultanı veya Türk Devlet büyüğü idam edilmedikçe ortakapının açılmamasına yemin etmişlerdir".
182 yıldır hiçbir Başpapaz (patrik) bu kapıyı açmadığı gibi sorulara da cevap vermemiştir.
Burada asılması istenen Türk büyüğü (Reisi Cumhur veya TBMM başkanlığına denk) hiçbir zaman idam edilmeyecektır. Ama patrikhane unutmamalıdır ki; Patrikhanenin halen işleyen iki kapısı vardır ve eşikleri de yüksektir.
Bu arada sakın bazı büyüklerimiz alınmasın. Bu yeminde Türk Büyüğü asılmadan açılmayacak diyor. (Kürt büyüğü demiyor.)
Bir de HOŞGÖRÜCÜLERE sormak lazım, "Bunu da mı hoş görelim?"
"Dinler arası diyaloG bu kapının önünde mi yapılsın?"
TUNGA MANAS, 23.04.2003, Fethiye - Fatih / İSTANBUL
Hülagu Han'ın ölüsünden de, dirisinden de Türkler çok çekti.
Hele birde oğlu Abaka Han vardı ki, hem Türkleri hem de müslümanları inim inim inletti.
Abaka, Cengiz Han'ın torunu Hülagu Han'ın oğludur ve İlhanlı'lar Devleti'nin 2. hanıdır. İlhanlı Devleti'nin sınırlarını Amuderya'dan Akdeniz'e, Kafkasya'dan Hind Denizi'ne kadar genişletmiştir. İstanbul'u da ele geçirmeyi amaçladıkları sırada Bizans İmparatoru Mihal Paleolog (1261-1282) Moğol tehlikesini savmak ve kendi çıkarları için kullanmak amacıyla "Diplobataçın"dan olan gayrimeşru kızı Mari'yi Hülagu Han'la evlenmek üzere değerli hediyelerle birlikte yolladı. Fakat daha yoldayken Hülagu öldü. Bunun üzerine Abaka Han Mari'yle evlendi. (1265) Daha önce babasıyla birlikte Bağdat'ı almış, halifeler imparatorluğunu yıkmıştı. Abbasi topraklarını ele geçirmişti. Sonunda da Türk Memluklularıyla savaştı. Fakat bu sefer karşısında ÖZTÜRK BAYBARS vardı.( Türk'e kefen biçenin ölümü korkunç olur )
BAYBARS Kudüs'teki Haçlı Ordularını yenip Temple Night'ları taptıklarına (??????????) yolladıktan sonra sıra Moğollar'a gelmişti. Daha sonra tekrar Suriye'ye döndü. Bunu fırsat bilen Abaka büyük kuvvetlerle Anadolu'ya girdi. Elbistan'da darma duman olan Moğol Ordusunun öcünü Türk Halkı'ndan aldı. Çoluk çocuk demeden büyük katliamlar yaptı. (Memlük ve Bizans Kaynaklarına göre 500.000 kişiyi katletti). Hıristiyanlığa yakındı. 1282 yılında içkiden öldü. Bunun üzerine karısı Mari İstanbul'da Moğol Kilisesi'ni yaptırdı.
Bugün Fatih, Fener Kiremitçi mahallesinde olan bu kilise (SAINT MARIE DE MONGOUL) "AYA MARİA" Kanlı Kilise lakabını İstanbul'un fethi sırasında almıştır.
Bizans askerleri bu kilise etrafında Türkler'e pusu kurmuşlar yukarıdan ve sur tarafından yağladıkları zemini ateşe vermişlerdir. Yoğun ok yağmuru sonucu burada 1.000'e yakın şehit verilmiştir. O günden sonra bu kilisenin adı KANLI KİLİSE olarak kalmıştır.
Vatikan'ın ve Fener'in Orta Asya'yı Hıristiyanlaştırma çabaları vardır. Üçüncü bin yılda Hıristiyanlığın çatısı Christendome O rta A sya'yı kaplamaya çalışacaktır.
YONCA BAYRAK, Bebek, İSTANBUL, 24.04.2003
(BAY YÜZDE BEŞ)
Hazır Musul ve Kerkük gündeme gelmişken Gülbenkyan'ı anlatmadan da geçemeyeceğim: Seksenbeş yaşında vefat ettiği gün (1955) dünyanın sayılı zenginleri arasında yer alan Kalust Gülbenkyan bu servetini ailesine değil İttihat ve Terakki Partisinin zeka fukarası yöneticilerine borçluydu. Bu tespit Musul ve Kerkük petrollerinin akibeti için herhalde en isabetli olandır. Çünkü bu din tanımaz, vatan bilmez akıl fukarası fasonlar Fransa'dan dış borç alabilmek için Abdülhamid Han'ın öz mülkü olan bu toprakları önce hazineye devretmişler sonra da bu hatanın farkına üç yıl sonra varabilmişlerdi.
Gülbenkyan'ın ailesi de petrol işiyle uğraşıyordu. 1850'lerden sonra dünyada petrol ve petrol yatakları çok büyük önem kazanmış, sınırlar petrol için çizilmeye başlanmıştı. Gülbenkyan'ın babası ve akrabaları da özellikle Bakü petrol rezervleriyle birebir ilgiliydiler ve hatırı sayılır hisseye sahiptiler. Yani Gülbenkyan doğuştan petrolcüydü. Ailesi İstanbul'da yaşıyordu (Bugüne sadece iki bina kalmıştır). O da İstanbul'da doğdu. Modaya uyarak üniversiteyi Londra'da okudu. Kings College'i bitirdi ve petrol mühendisi oldu. Doğal olarak Bakü'deki kendi petrol kuyularında çalıştı. Daha sonra tekrar İstanbul'a döndü. Her türlü antikaya meraklıydı. Servetini petrolden edindiyse de o bir antikacıydı. Para ve halı kolleksiyonları vardı. Daha sonra zamanın hükümeti bu petrolcü ermeni ailenin genç mühendisinden Musul petrolleri hakkında raporlar istedi. Böylelikle Musul petrolünün işine girmiş oldu. Daha sonra Türk Hükümetini tasfiye ederek yerine İngiltere'yi sokanlarında başındaydı.
Nazara, büyüye çok meraklıydı ve çok da korkardı. Hastalık hastası bir adamdı. Bir yeri ağrıdığında beş doktora birden muayene olurdu. Evhamı, vesvesesi meşhurdu. Hep kendinin kandırılacağını yada öldürüleceğini zannederdi. Bu yüzden bile en ufak bir imzayı iki günde atardı. Hayatında bir kere bile olsun Musul'a gitmediği halde ölene kadar bölge petrolünden yüzde beşi gelmekteydi. Bu pinpirikli adam parasını kendi yiyemedi. Parasının çoğunu gizli cemiyetler ve Türkiye aleyhine çalışan vakıflar kullanmıştır, kullanmaktadırlar.
07.01.2003, TUNGA MANAS
MUSTAFA KEMAL PAŞA'DAN B.G. Mdivani'ye
12.04.1921
Sayın temsilci,
Kızılay Kurumu'na Yunan yağması ve katliamından kurtulan bölgelerde sağ kalanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere lütfen teslim etmiş olduğunuz 30.000 altın rublelik yardımınız için en derin şükranımı arz etmek istiyorum. Sovyet Rusya'nın, emperyalizmin açgözlülüğü ve yunanlıların barbarlığının korkunç yoksulluğa ittiği zavallılara karşı gösterdiği bu yüce ruhlu insani davranış, Türk milletince layıkıyle değerlendirilecektir. Öte yandan, anayurdunu saldırgana karşı savunan Türk halkına karşı gösterdiğiniz yakın ilginizi görmekle bahtiyarım. Yunanlıların zulmü ve yağmacılığı öylesine vahim ki, her insan vicdanını isyan ettirir, bunun için bunu kendi hükümetinize bildirip, Yunanlıların son hücumları sırasında işledikleri cinayetlerin açığa çıkarılmasını rica ederim.
Ordularımızın bütün düşmanlarımızı yenmeleri ile ilgili temennilerinizi sevindirici ve olumlu bir belirti olarak kabul eder, en derin saygılarımı sunmamın kabulünü dilerim, sayın Temsilci.
Kaynak: "Dokumenti Vneşney...", Cilt IV, Belge No. 43'e Ek. Türkçe metin için bk. "Atatürk'ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri", Ankara 1964, Belge No.363.
RSFSC Dışişleri Halk Komiseri'nin,
Türkiye'nin RSFSC'deki Büyükelçisi
Ali Fuat'a Notası
24 Mayıs 1921
No.11/1092
Sayın Büyükelçi,
24 Mayıs tarihli ve 460 sayılı yazınızdan, Binbaşı Saffet Bey'e Dış Ticaret Komiserliği aracılığı ile teslim edilecek olan paranın iletilmesinde bazı zorlukların doğmuş olduğunu henüz öğrenmiş bulunuyorum. Ancak bu konudaki yazışma bizlerle değil, bu Komiserlik üzerinden yapılmaktaydı. Durum ne olursa olsun, ben ne sizin tarafınızdan ne de başka bir taraftan böyle bir zorluğun doğduğuna dair hiçbir haber almış değilim.
Adı geçen telgrafınızın son paragrafındaki bilgiye gelince, ben yoldaş Orconikidze'den, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileri, Yusuf Kemal Bey ile Rıza Nur Bey'in beraberlerinde götürdükleri 4 milyon altının gerçekten Türkiye sınırından geçirildiğine dair kanıtlayıcı kesin bilgiler aldım.
Karadeniz limanlarından yoldaş Samsonov'un gayretleri ile çıkmış olan Türk gemilerinin varış yerlerine vardıklarını ümit ederim.
En üstün saygılarımı sunarım, sayın Büyükelçi.
Çiçerin
Kaynak: “Dokumenti Vneşney”, Cilt IV, Belge No. 95.
ALMAN DIŞ İŞLERİ DAİRESİ BELGELERİ
TÜRKİYE'DEKİ ALMAN POLİTİKASI
( 1941 – 1943 )
RIBBENTROP'dan PAPEN'e
TELGRAF
Özel tren, 5 Aralık 1942, saat: 2:30
Alındı: 5 Aralık 1942, saat: 3:30
No. 1526
Gizli
Alman Büyükelçiliği,
Ankara
Büyükelçi'ye özel,
20 Kasım tarihli ve A 6154 numaralı raporunuza cevaben Türkiye'deki dostlarımızı içinde bulundukları güç durumdan kurtarmak üzere size beş milyon altın Alman markı iletilmesini emrettim. Bu parayı cömertçe kullanmanızı ve bana raporla durumu bildirmenizi rica ederim.
RIBBENTROP
Ankara'daki Alman Büyükelçiliği'ne iletilmiştir, No. 1700.
Berlin , 5 Aralık 1942.
ÇOLPAN
1897 yilinda Türkistan'ın Fergana vilayetine bağlı olan Andican kentinde dogdu. Gerçek adı Abdülhamit Süleyman'dır. Çolpan (Tan Yıldızı) onun takma adıdır.
Çolpan Cedit doneminin en önemli şairidir. Hem medresede hem Rus okullannda öğrenim görmüş; Arapça, Farsça, Rusça ve Ingilizce öğrenmiştir. Mevlana, Sadi, Hafız, Hayyam, Nevayî, Fuzülî gibi Türk ve İslam klasiklerini okumuştur. Devrin diğer ceditçileri gibi Osmanlı, Kazan, Azerbaycan Türk edebiyatlarını yakından takip etmiştir. Türkiye'den Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin, Mehmet Emin, Ziya Gökalp, Mehmet Akif gibi şair ve yazarları yakından tanımıştır. Hint düşünürü Tagor'dan, İngiliz yazarı Shakespeare'den ve Rus yazarı Maksim Gorki'den bazı eserler tercüme etmiştir.
1917-1920 yılları arasında ilk önemli eserlerini veren Çolpan, 1920-1926 yılları arasında ise Oyganış (Taşkent 1922), Bulaklar (Taşkent 1924) ve Tan Sırları (Taşkent 1926) adlı eserierini yayınlamıştır. Bu eserlerinde yer alan toplam 119 şiir millî sembolizmin eşsiz örnekleridir. Çolpan, millî meseleler yanında sosyal buhranları da işlemiştir.
Şiirleri yüzünden sekiz defa tutuklandı. Stalin devrinde 1937'de, Taşkent'te yapılan bir yazarlar toplantısında, 'eserlerinde, ideolojik açıdan komünizm dışı meselelerle uğraştığı için, davaya ihanet ettiğini söyleyerek suçunu itiraf etmesini' istediler. Çolpan ""Siz beni üç gün içinde islah edemezsiniz"" diye cevap verdi. Bu olaydan sonra, halk düşmanı ve milliyetçi olmakla suçlanıp tutuklandı ve 'Aydınları Temizleme' hareketleri esnasında 1938'de kurşuna dizildi.
Çolpan'ın şiirleri bağımsızlığın ve yurt sevgisinin birer timsali gibi görülmüş, Güzel Fergana, Kisen (Zincir), Kozgalış (Ayaklanma) adlı eserleri bestelenmiş ve dilden dile dolaşmıştır.
Ahmet Kara (1870-1902)
Türk, güreşçi. İlk dünya güreş şampiyonluğunu kazanmıştır.
Bugün Bulgaristan sınırları içinde bulunan Deliorman'ın Hezargrad kasabasında doğdu. Küçük yaşta güreşe başladı. Döneminin ünlü pehlivanlarından Hergeleci İbrahim'in çırağı olarak yetişti. Kuvveti ve güreş yeteneği sayesinde kısa zamanda adını duyurdu. Hayatının en başarılı güreşlerini yurt dışında yaptı. 1897'de öğretmeni Hergeleci İbrahim ile birlikte ilk kez Avrupa'ya gitti ve orada yaptığı tüm güreşleri kazandı. 1899'da XX. yy'a giriş nedeniyle Paris'te düzenlenen büyük fuar dolayısıyla yapılan ilk dünya güreş şampiyonluğu müsabakalarına katıldı. Bu şampiyonada dünyanın en seçkin güreşçilerini birbiri peşisıra yenerek ilk resmi dünya şampiyonluğunu kazandı. İstanbul'a döndüğünde padişah II. Abdülhamid tarafından Osmanî Nişanı ile ödüllendirildi.
Evliya Çelebi (1611-1682)
Türk, gezgin. Gezdiği yerlerde toplumların yaşama düzenini ve özelliklerini yansıtan gözlemler yapmıştır.
Evliya Çelebi b.Derviş Mehmed Zillî İstanbul'da Unkapanı'nda doğdu, 1682'de Mısır'dan dönerken yolda ya da İstanbul'da öldüğü sanılmaktadır. Babası Derviş Mehmed Zillî, sarayda kuyumcubaşıydı. Evliya Çelebi'nin ailesi Kütahya'dan gelip İstanbul'un Unkapanı yöresine yerleşmişti. İlköğrenimini özel olarak gördükten sonra bir süre medresede okudu, babasından tezhip, hat ve nakış öğrendi. Musiki ile ilgilendi. Kuran'ı ezberleyerek "hafız" oldu. Enderuna alındı, dayısı Melek Ahmed Paşa'nın aracılığıyla Sultan IV. Murad'ın hizmetine girdi.
Evliya Çelebi'nin geziye karşı duyduğu ilgi, çocukken babasından, yakınlarından dinlediği öykülerden, söylencelerden ve masallardan kaynaklanır. Seyahatname adlı yapıtının girişinde geziye duyduğu ilgiyi anlatırken bir gece düşünde Peygamber'i gördüğünü, ondan "şefaat ya Resulallah" diyecek yerde şaşırıp "seyahat ya Resulallah" dediğini, bunun üzerine Peygamber'in ona gönlünün uyarınca gezme, uzak ülkeleri, görme olanağı verdiğini yazar. Bu düş üzerine 1635'te, önce İstanbul'un bütün yörelerini dolaşmaya, gördüklerini, duyduklarını yazmaya başladı. 1640 dolaylarında Bursa, İzmit ve Trabzon yörelerini gezdi, 1645'te Kırım'a Bahadır Giray'ın yanına gitti. Yakınlık kurduğu kimi devlet büyükleriyle uzak yolculuklara çıktı, savaşlara, mektup götürüp getirme göreviyle, ulak olarak katıldı. 1645'te Yanya'nın alınmasıyla sonuçlanan savaşta, Yusuf Paşa'nın yanında görevli bulundu. 1646'da Erzurum Beylerbeyi Defterdarzade Mehmed Paşa'nın muhasibi oldu. Doğu illerini, Azerbaycan'ın, Gürcistan'ın kimi yörelerini gezdi. Bir ara Revan Hanı'nı mektup götürüp getirmekle görevlendirildi, bu nedenle Gümüşhane, Tortum yörelerini dolaştı. 1648'te İstanbul'a dönerek Mustafa Paşa ile Şam'a gitti, üç yıl o dolaylarda gezdi. 1651'den sonra Rumeli'yi dolaşmaya başladı, bir süre Sofya'da bulundu. 1667-1670 arasında Avusturya, Arnavutluk, Teselya, Kandiye, Gümülcine, Selanik yörelerini gezdi. Kaynakların bildirdiğine göre, Evliya Çelebi'nin gezi süresi 50 yılı kapsar.
Evliya Çelebi'nin gezilerinin oldukça geniş bir alanı kaplaması iki bakımdan önemlidir. Birincisi Osmanlı İmparatorluğu'nun komşu ülkelerle olan ilişkilerini yansıtması, ikincisi insan başarılarına ilgilendirir. Bu geziler yalnız gözlemlere dayalı aktarmaları, anlatıları içermez, araştırıcılar için önemli inceleme ve yorumlara da olanak sağlar. Seyahatname'nin içerdiği konular, belli bir çalışma alanını değil, insan düşüncesinin ürettiği bütün başarıları kapsar. Bu özelliği nedeniyle Evliya Çelebi'nin yapıtı değişik açılardan bakılarak değerlendirilir.
Üslup bakımından ele alındığında, Evliya Çelebi'nin, o dönemdeki Osmanlı toplumunda, özellikle Divan edebiyatında yaygın olan düzyazıya bağlı kalmadığı görülür. Divan edebiyatında düzyazı ayrı bir yaratı ürünü sayılır, şiir gibi ağdalı, ayaklı-uyaklı bir biçimle ortaya konurdu. Evliya Çelebi, bir yazar olarak, bu geleneğe uymadı, daha çok günlük konuşma diline yakın, kolay söylenip yazılan bir dil benimsedi. Bu dil akıcıdır, sürükleyicidir, yer yer eğlenceli ve alaycıdır.
Evliya Çelebi gezdiği yerlerde gördüklerini, duyduklarını yalnız aktarmakla kalmamış, onlara kendi öznel yorumlarını, düşüncelerini de katarak gezi yazısına yeni bir içerik kazandırmıştır. Burada yazarın anlatım bakımından gösterdiği başarı uyguladığı yazma yönteminden kaynaklanır. Anlatım belli bir zaman süresiyle sınırlanmaz, geçmişle gelecek, şimdiki zamanla geçmiş iç içedir. Bu özellik anlatılan öykülerden, söylencelerden dolayı yazarın zamanla istediği gibi oynaması sonucudur. Evliya Çelebi belli bir süre içinde, özdeş zamanda geçen iki olayı, yerinde görmüş gibi anlatır, böylece zaman kavramını ortadan kaldırır.
Seyahatname'de, yazarın gezdiği, gördüğü yerlerle ilgili izlenimler sergilenirken, başlı başına birer araştırma konusu olabilecek bilgiler, belgeler ortaya konur. Bunlar arasında öyküler, türküler, halk şiirleri, söylenceler, masal, mani, ağız ayrılıkları, halk oyunları, giyim-kuşam, düğün, dernek, eğlence, inançlar, karşılıklı insan ilişkileri, komşuluk bağlantıları, toplumsal davranışlar, sanat ve zanaat varlıkları önemli bir yer tutar.
Evliya Çelebi insanlarla ilgili bilgiler yanında, yörenin evlerinden, cami, mescid, çeşme, han, saray, konak, hamam, kilise, manastır, kule, kale, sur, yol, havra gibi değişik yapılarından da söz eder. Bunların yapılış yıllarını, onarımlarını, yapanı, yaptıranı, onaranı anlatır. Yapının çevresinden, çevrenin havasından, suyundan söz eder. Böylece konuya bir canlılık getirerek çevreyle bütünlük kazandırır.
Seyahatname'nin bir özelliği de değişik yöre insanlarının yaşama biçimlerine, davranışlarına, tarımla ilgili çalışmalarından, süs takılarına, çalgılarına dek ayrıntılarıyla geniş yer vermesidir. Yapıtın kimi bölümlerinde, gezilen yörenin yönetiminden, eski ailelerinden, ileri gelen ünlü kişilerinden, şairlerinden, oyuncularından, çeşitli kademelerdeki görevlilerinden ayrıntılı biçimde söz edilir.
Evliya Çelebi'nin yapıtı dil bakımından da önemlidir. Yazar, gezdiği yerlerde geçen olayları, onlarla ilgili gözlemlerini aktarırken kullanılan sözcüklerden de örnekler verir. Bu örnekler, dil araştırmalarında, sözcüklerin kullanım ve yayılma alanını saptama bakımından yararlı olmuştur. Kimi yabancı kökenli sözcüklerin söyleniş biçimi halk ağzına göredir. Bu da dilci için bir yöre ağzının oluşumunu anlamaya yarar.
Evliya Çelebi'nin Seyahatname'si çok ün kazanmasına karşın, bilimsel bakımdan, geniş bir inceleme ve çalışma konusu yapılmamıştır.
YAPITLAR (başlıca): Seyahatname, (ö.s.), ilk sekiz cilt: 1898-1928, son iki cilt: 1935-1938.
Fuzuli (1480-1556)
Türk Divan şairi. Temelini bireysel duygu ve sevgide bulan bir şiir anlayışını geliştirmiştir.
Gerçek adı Mehmed b. Süleyman'dır. Kerbelâ'da doğdu, doğum yılı kesinlikle bilinmiyorsa da, kimi kaynaklara göre 1480 dolaylarındadır. 1556'da Kerbelâ'da öldü. Yaşamı, özellikle gençlik dönemi ve öğrenimi konusunda yeterli bilgi yoktur. Şiirde "Fuzûlî" adını, kendi şiirlerinin başkalarınınkilerle, başkalarının şiirlerinin de kendisininkilerle karşılaştırılması için aldığını, böyle bir takma adı kimsenin beğenmeyeceğini düşündüğünden kullandığını, Farsça Divan'ının girişinde açıklar. Ama "işe yaramayan", "gereksiz" gibi anlamlara gelen "fuzûlî" sözcüğünün başka bir anlamı da "erdem"dir. Onun bu iki kaşıt anlamdan yararlanmak amacını güttüğünü ileri sürenler de vardır.
Fuzûlî'nin yaşamı konusunda bilgi veren kaynaklar birbirini tutmamakta, genellikle söylenceyle gerçeği ayırma olanağı bulunmamaktadır. Onunla ilgili güvenilir bilgiler, yapıtlarının incelenmesinden, kimi şiirlerinin açıklanışından kaynaklanmaktadır. Bunlardan anlaşıldığına göre Fuzûlî iyi bir öğrenim görmüş, özellikle İslam bilimleri, tasavvuf, İran edebiyatı konularında çalışmalar yapmıştır. Şiirlerinde görülen kavramlardan simya, gökbilim konularıyla ilgilendiği, İslam ülkelerinde pek yaygın olan ve gelecekteki olayları bildirmeyi amaçlayan "gizli bilimler"le ilişkili bulunduğu anlaşılmaktadır. İslam bilimleri içinde hadis, fıkıh, tefsir ve kelam üzerinde durduğu, gene yapıtlarında yer alan kavramların incelenmesinden ortaya çıkmaktadır. Türkçe, Arapça, Farsça divanlarında bulunan şiirleri, bu üç dili de çok iyi kullandığını, onların bütün inceliklerini kavradığını göstermektedir. Yapıtları incelendiğinde İran şairlerinden Hâfız, Türk şairlerinden de Nesîmî, Nevâî ve Necati'yi izlediği, onların şiir anlayışını, duygu ve düşüncelerini benimsediği görülür.
İnanç bakımından Fuzûlî, Şii mezhebine bağlıdır. On iki İmam'a karşı derin bir sevgisi vardır. Bütün yaşamını Kebelâ'da, Şiiler'ce kutsal sayılan topraklar üzerinde geçirmesi, aşağı yukarı bütün şiirlerinde tasavvuftan kaynaklanan bir sevgiyi, bir üzüntüyü işlemesi, Kerbelâ olayıyla ilgili ağıtları, Şeriat'ın katılığına karşı çıkışı bu nedenlerdir. Ancak Ali'ye bağlılığı, Ali'nin tanrısal bir varlık olduğu görüşünü savunan ve İslam ülkelerinde Galiye (aşırılık) diye nitelenen inançla ilgili değildir. Ona göre Ali erdemli, gönül bilgisiyle dolu, olgun, yetkin bir kişidir ve Peygamber'den sonra imam (halife) olması gereken kimsedir. Bu görüşü benimsemeye, İslam ülkelerinde, mufaddıla (erdeme bağlı olma) denir. Fuzûlî de bu erdemden yana olanlar arasındadır. Ona göre Ali erdem bakımından, bütün halifelerden ve Peygamber'in yakınlarından (sahabe) üstündür. Bu konudaki inancını Hadîkatü's-Süedâ ("Mutluların Bahçesi") adlı yapıtında bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Türkçe ve Farsça divanlarında Ali ve onun soyundan gelen imamlara bağlılığını konu edinen birçok şiir vardır. Bir aralık Bağdat'ı ele geçiren İsmail Safevi'ye yazdığı övgünün kaynağı da bu sevgidir. Fuzûlî'nin, geçimini Kerbelâ, Necef ve Bağdat'ta bulunan On İki İmam'la ilgili vakıfların gelirlerinden sağladığı Farsça Divan'ındaki "Dürr-i sadef-i sıdk cenâb-ı mütevelli" (Doğruluk sedefinin incisi yüce görevli) dizesiyle başlayan şiirden anlaşılmaktadır. Fuzûlî, yaşadığı dönemin geleneğine uyarak, Bağdat'ı ele geçiren Osmanlı padişahı Kanuni Süleyman'a ve Rüstem Paşa, Mehmed Paşa, İbrahim Bey, Cafer Bey gibi devlet büyüklerine övgüler yazmıştır.
Fuzûlî'nin bütün yaratıcı gücü, yaşam ve evren anlayışını, insanla ilgili düşüncelerini sergilediği şiirlerinde görülür. Ona göre şiirin özünü sevgi, temelini bilim oluşturur. "Bilimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, temelsiz duvar da değersizdir" anlayışından yola çıkarak sevgiyi evrenin özünü kuran bir öğe diye anlar, bu nedenle "evrende ne varsa sevgidir, sevgi dışında kalan bilim bir dedikodudur" yargısına varır. Sevginin yanında, şiirin örgüsünü bütünlüğe kavuşturan ikinci öğe üzüntüdür, sevgiliye kavuşma özleminden, ondan ayrı kalıştan kaynaklanan üzüntü. Üzüntünün, ayrılık acısının, kavuşma özleminin odaklaştığı başlıca yapıtı Leylâ ile Mecnun'dur. Burada seven insan, bütün varlığıyla kendini sevdiği kimseye adamıştır, ancak sevilen kimsede yoğunlaşan sevgi tanrısal varlığı erek edinmiş derin bir özlem niteliğindedir. Sevilen insan bir araç, onun varlığında görünüş alanına çıkan Tanrı, tek erektir. Fuzûlî, bu konuda Yeni-Platonculuk'tan beslenen tasavvufun insan-tanrı anlayışına bağlı kalarak, varlık birliği görüşünü işlemiştir. Ona göre gerçek varlık Tanrı'dır, bütün nesneler ve onları kuşatan evren Tanrı'nın bir görünüş alanıdır. Bu nedenle yaratılış, tanrısal varlığın görünüş alanına çıkışı, bir ışık (nûr) olan "Tanrı özü'nden dışa taşmasıdır (sudûr); "Zihî zâtın nihân u ol nihandan mâsivâ peydâ" (Senin özün gizlidir, bu görünen evren o gizli özünden ver olmuştur).
Fuzûlî'nin anlayışına göre insan "seven bir varlık"tır, bu sevgi Tanrı ile insan arasındaki bağın özünü oluşturur, ayrı insanın Tanrı'ya yaklaşmasını sağlar. Bu nedenle de yalnız insan sevebilir. Varlık türlerinin en yetkini, en olgunu olan insan Tanrı'nın gören gözü, konuşan dili, duyan kulağıdır. İnsanda Tanrı istenci dışında bir eylemi gerçekleştirme olanağı yoktur. İnsan biri gövde, öteki ruh olmak üzere iki ayrı özden kurulu bir varlıktır. Gövdenin toprak, yel (hava), od (ateş) ve su gibi dört oluşturucu öğesi vardır. Ruh ise tanrısaldır, gövdede, gene Tanrı buyruğuyla bir süre kaldıktan sonra, kaynağına, tanrısal evrene dönecektir, bu nedenle ölümsüzdür. İnsanın yeryüzünde yaşadığı sürece ruhunun kutsallığına yaraşır biçimde davranması, doğruluk, iyilik, erdem, güzellik gibi değerlerden ayrılmaması, özünü bilgiyle süslemesi gerekir. Fuzûlî, "maarif" adını verdiği gönül bilgisini kişinin özünü ışıklandırması için bir kaynak diye yorumlar, "ey güzel zâtın maârif birle tezyîn edegör" dizesiyle bu konudaki görüşünü açıklar. Onun ahlakla ilgili görüşlerinin temelini kuran doğruluk, iyilik ve erdem gibi üç öğedir. Bu üç öğenin karşıtı baskı (zulm), ikiyüzlülük (riyâ) ve bilgisizliktir (cehl). "Selâm verdim rüşvet değildir deyu almadılar" diye başlayan Şikayet-nâme'sinde çağının yolsuzluklarını, ahlaka, İslam dininin özüne aykırı davranışları sergilenirken, Türkçe Divan'ında da "zalimin zulm ile akçe toplayıp yardım edermiş gibi başkalarına dağıttığını, oysa cennete rüşvetle girilmeyeceği" anlamındaki dizelere geniş yer verir. Ona göre bu yeryüzü bir alışveriş yeridir, herkes elindekini ortaya döker. Bilgiyi seven erdem ve beceriyi, dünyayı seven de altını, gümüşü sergiler:
Dehr bir bâzârdır her kim metâın arz eder
Ehl-i dünya sîm ü zer ehl-i hüner fazl u kemal
Fuzûlî, inanç konusunda da erdemin, doğruluğun, Kuran'ın özüne bağlı kalmanın gereğini savunur. Ona göre oruç, namaz, zekât gibi görevler gösteriş için değil, kişinin özünü kötülükten arındırmak, olgunlaştırmak içindir. Oysa içinde yaşanan çağın insanı İslam dininin temel ilkelerini bir çıkar aracı olarak kullanmakta, gerçeğinden uzaklaştırmaktadır. Bu nedenle İslam'ın özünden ayrılmak istemeyen bir kimsenin uygulaması gereken yöntem "namaz ehline uyma, onlar ile durma oturma" biçiminde özetlenebilir.
Fuzûlî'nin dili Azeri söyleyişidir, özellikle Nevâî ve Nesîmî'yi anımsatan bir nitelik taşır. Şiirde uyumu sağlayan öğe genellikle, sözcükler arasında ses benzerliğinden kaynaklanır. Aruz ölçüsüne uymayan Türkçe sözcüklerde görülen uzatma ve kısaltmalar Arapça ve Farsça sözcüklerle uyum içine girer. Dilde biri ses uyumu, öteki anlam olmak üzere iki temel öğe dizeler arasında, ses uyumuna dayanan bağlantıdır. Farsça'nın şiire daha yatkın bir dil olduğunu, Türkçe şiir söylemenin güçlüğünü ileri sürmesine karşılık, Türkçe şiirlerinde daha çok başarılı olmuştur. Hadikatü's-Süedâ adlı yapıtında şiir söylemeye pek elverişle olmayan Türkçe'yi başarıyla kullanacağını, bu dili güçlü, elverişli bir şiir durumuna getireceğini ileri süren Fuzûlî'de halk dilinde geçen sözcükler, deyimler, atasözleri önemli bir yer tutar. Kimi şiirlerinde Kuran ve Hadisler'den alıntılarla dizenin anlamı güçlendirilir.
Divan şiirinin bütün ölçülerini, biçimlerini kullanan Fuzûlî'nin yaratıcı gücü, düşünce derinliği, söyleyiş akıcılığı daha çok gazellerinde görülür. Kerbelâ olayıyla ilgili şiirlerinde üzüntüyü çok geniş boyutlar içinde ele alarak şiirinin bütününe yayar, inanan, seven insanı bir "acı çeken varlık" olarak gösterir. Bu tür şiirlerinde sevgi ve aşk birbirini bütünleyen iki öğe niteliğine bürünür. Leylâ ile Mecnun adlı yapıtında işlenen derin özlem, ayrılıktan duyulan acı ağıt özelliği taşıyan şiirlerinde ölüm karşısında duyulan derin sarsıntıya dönüşür.
Şiir, Fuzûlî için, düşünceleri, duyguları ortaya koymaya, insanı anlatmaya, kimi sorunları sergilemeye yarayan bir yaratıdır. Şiir, yalnız şiir olsun diye söylenmez, bir varlık görüşünü dile getirmeyi amaçlar. Şiiri oluşturan özlü ve anlamlı sözdür, söz ile kişi kendini ortaya koyar. Öte yandan söz bir yaratma öğesidir: "Bû ne sırdır kim eder her lahza yoktan vâr söz". Söz, onu söyleyenle bağlantılıdır, onun bulunduğu bilgi ve duygu aşamasını, değer basamağını gösterir.
Artıran söz kadrini sıdk ile kadrin artırır
Kim ne mikdâr olsa ehlin eyler ol mikdâr söz
Dizelerinde sergilenen düşünceye göre sözün değerini artıran kendi değerini artırır, kişinin kendi neyse söylediği sözle açığa vurduğu da odur. Söz kişinin aynasıdır.
Fuzûlî, kendinden sonra gelen Türk Divan şairleri arasında Bâkî, Ruhî, Nâilâ, Neşâti, Nedim ve Şeyh Galib gibi sevgiyi şiirlerinin odağı durumuna getiren şairleri etkilemiştir. Öte yandan kimi Alevi ozanlarca da bir "inanç ulusu" olarak benimsenmiş, saygı görmüştür.
YAPITLAR (başlıca): Divan (Türkçe), (ö.s.) 1838; Sıhhat ve Maraz, (ö.s.), 1940; Enisü'l-Kalb, (ö.s.), 1944; Terceme-i Hadis-i Erbain, (ö.s.), 1951, ("Kırk Hadis Çevirisi"); Beng ü Bâde, (ö.s.), 1956; Hadikatü's-Süedâ, (ö.s.), 1955, ("Mutluların Bahçesi"); Leylâ ve Mecnun, (ö.s.), 1955; Rindü Zahid, (ö.s), 1956; Divan (Arapça) (ö.s.),1958; Mektuplar, (ö.s.), 1958; Divan (Farsça), (ö.s.), 1962; Heft Câm, (ö.s.), 1962.
GAZEL
Benî candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı
Kamû bîmârınâ cânan devâ-yî derd eder ihsan
Niçin kılmaz banâ derman benî bîmâr sanmaz mı
Gamım pinhan dutardım ben dedîler yâre kıl rûşen
Desem ol bî vefâ bilmen inânır mı inanmaz mı
Şeb-î hicran yanar cânım töker kan çeşm-i giryânım
Uyârır halkı efgaanım karâ bahtım uyanmaz mı
Gül'î ruhsârına karşû gözümden kanlu âkar sû
Habîbım fasl-ı güldür bû akar sûlar bulanmaz mı
Değildim ben sanâ mâil sen etdin aklımı zâil
Bana ta'n eyleyen gaafil senî görgeç utanmaz mı
Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
Sorun kim bû ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı
(Fuzûlî)
Arif Bey (Hacı) (1831-1885)
Türk besteci. Şarkı bestecisi olarak Türk musikisinde yeni bir çığır açmıştır.
İstanbul'da Eyüp semtinde doğdu. Eyüp Şeri'ye Mahkemesi Başkâtibi Bekir Efendi'nin oğludur. Daha ilköğrenimi sırasında güzel sesiyle dikkati çekti. Kendisiyle önce Zekâi Efendi (Dede) ilgilendi ve onu besteci Eyyubî Mehmed Bey'e götürdü. Arif Bey ilk musiki zevkini, bilgisini Mehmed Bey'den aldı. Altı yaş büyüğü olan, geleceğin değerli bestecisi Zekâî Efendi, onu hocası Dede Efendi'yle tanıştırdı; musikiye karşı büyük yeteneği olduğunu Dede Efendi de görmüştü. Arif Bey 1844'te Mehmed Bey'in yardımıyla Bab-ı Seraskeri'ye memur olarak girdi. Bir yandan çalışıyor, bir yandan da musikiye vakit ayırıyordu. Bir süre Mehmed Bey'in Muzika-yı Hümayun'daki derslerine dışardan devam etti. Çok geçmeden sesinin güzelliğini haber alan Sultan Abdülmecid onu Muzika-yı Hümayun'a aldırdı. Saray'daki musiki hocası besteci Haşim Bey'dir. Haşim Bey'den çok yararlandı, ondan yüzlerce eser öğrendi. Okuyuş üslubunu da ondan aldığı söylenir.
Abdülmecid, Arif Bey'e Saray'da büyük yakınlık gösterdi; onu "kurena"lık (mabeynci) rütbesine kadar yükseltti, dördüncü Mecidî nişanıyla ödüllendirdi. Arif Bey haremdeki cariyelerin musiki hocalığı görevini de yürütüyordu. Bu dersler sırasında Çeşm-i Dilber adlı bir cariyeye âşık oldu. Padişahın izniyle Çeşm-i Dilber'le evlenerek Saray'dan ayrıldı. İki çocukları oldu. Ama bu evlilik yürümedi. Çeşm-i Dilber, çocuklarını Arif Bey'e bırakarak bir tüccarla evlendi. Arif Bey, "Niçin terk eyleyip gittin a zalim", "Düşer mi şanına ey şeh-i hûban" dizeleriyle başlayan kürdilihicazkâr şarkılarını terkedilmenin acısı içinde besteledi.
Bir süre sonra Abdülmecid tarafından "serhanende" olarak yeniden Saray'a alındı, gene haremdeki musiki dersleri hocalığıyla görevlendirildi. Besteci bu kez gene bir cariyeye, Zülf-i Nigâr Hanım'a âşık oldu. Bu olay Saray'da duyulur duyulmaz, Abdülmecid onları evlendirdi. Zülf-i Nigâr'ın kısa bir süre sonra veremden ölmesi, besteciye yeni bir acı kaynağı oldu. "Olmaz ilaç sine-i sadpareme" ve "Kemer çehre peri rû tende cânımsın-Nigârım dilberim ruh-i revanım" şarkıları bu acının ürünleridir.
İkinci kez evlenirken de Saray'dan ayrılan besteci, yeniden Saray'a dönmek istiyordu. 1861'de Abdülmecid ölmüş, kardeşi Abdülaziz tahta çıkmıştı. Arif Bey, besteci Rıfat Bey'in yönetimindeki Saray Fasıl Topluluğu'na "serhanende" olarak alındı; ayrıca gene cariyelerin musiki hocalığıyla görevlendirmişti. Onu iki kez evliliğe götüren bu görev, üçüncü kez de aynı sonucu verdi. Arif Bey bu kez Pertevniyal Valide Sultan'ın nedimelerinden Nigârnik Hanım'a âşık oldu. Musiki dersleri sırasında doğan bu ilişki de, padişah ile valide sultanın uygun görmesiyle, evlilikle sonuçlandırıldı.
Ömrünün sonuna kadar Nigârnik Hanım'la evli kalan Arif Bey'in Saray'daki bu üçüncü görevi on yıl sürdü. Ününün artık doruğundaydı. İstanbul'un musiki çevrelerinde, konaklarda, özel meşkhanelerde yapılan musiki toplantılarında en çok aranan sanatçıydı. 1871'de tekrar Saray'dan ayrıldı. Şura-yı Devlet'te, Beykoz Aşar müdürlüğünde beş yıl memur olarak çalıştı. Sultan Abdülaziz'in ölümünden sonra Muzika-yı Hümayun'da girişilen tasfiye sonucu Arif Bey de açığa alındı. V. Murad'ın üç aylık padişahlığından sonra II. Abdülhamid tahta çıktı. Besteci uzun bir süre işsiz kaldı, geçim derdine düştü. Zincirlikuyu'da bir çiftlik evine çekilip çevreden koptu. Bu sırada 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı (93 Harbi) patlak verdi. Arif Bey savaş yıllarını çiftlikte geçim sıkıntısı içinde geçirdi.
Savaş bittikten sonra Osmanlı Sarayı bestecinin yokluğunu yeniden hissetmeye başladı. Arif Bey'in içinde bulunduğu durum Abdülhümid'e iletildi. Bunun üzerine besteci yeniden Saray'da görevlendirildi. Hacı Arif Bey'in öğrencilerinden besteci Levon Hancıyan'ın anlattığına göre, Saray'a alınışı şöyle olmuştu: İran şahı Nasıreddin, eserlerini çok beğendiği Arif Bey'i İran Sarayı'na davet eder, padişahtan da besteciye izin verilmesini rica eder. Türk musikisinden öteki padişahlar kadar zevk duymamakla birlikte, Arif Bey'in şarkılarını seven Abdülhamid, şaha bestecinin Saray'dan ayrıldığından haberi olmadığını söyler ve onu yeniden Saray'a aldırır. Arif Bey bu arada Şirazlı Hafız'ın bir gazelini besteleyerek, İstanbul'a gelen şaha sunar. Eseri çok beğenen şah, besteciyi bir nişanla ödüllendirir.
Muzika-yı Hümayun'da dördüncü kez görevlendirilen Arif Bey'e kolağası rütbesi verildi, ama bu ona göre küçük bir rütbeydi. Arif Bey önceki padişahlardan gördüğü ilgiyi II. Abdülhamid'den görememenin huzursuzluğunu duymaya başladı. Sarayın eski canlı havası da kaybolmuştu; siyasi durum gittikçe gerginleşmekteydi. Abdülhamid'den umduğu yakınlığı görmeyen besteci, kimi zaman Zincirlikuyu'daki eve çekilerek sade bir yaşayışın verebileceği mutluluğu aradı, kimi zaman da padişahla çatışmayı göze alan davranışlarda bulundu. Abdülhamid'in "Şu şarkıyı oku", diye verdiği bir emre karşı, mabeynciye, "ben onun babasından çok saygı gördüm." Bana, "Şu şarkıyı oku" diye emir veremez. Sanatta padişah iradesi geçerli değildir. Cevabını vermesi üzerine, Saray'da hapsedildi. Elli gün sonra, nihavent makamındaki "Ahteri düşkün garibim, âşık-ı avareyim" şarkısını besteledi. İlk dizedeki "yıldız" anlamına gelen Farsça "ahter" kelimesi "talii düşkün" biçimine dönüştürülerek şarkı Abdülhümid'in huzurunda okundu. Eseri çok beğenen padişah, besteciyi bağışladı.
Arif Bey ölünceye değin Muzika-yı Hümayun'daki derslerine devam etti. İstanbul'da öldü. Yahya Efendi Dergâhı mezarlığına gömüldü.
Hacı Arif Bey Türk musikisinin en büyük bestecilerinden biridir. Klasik dönem bestecilerinin pek kullanmadıkları şarkı formuna yepyeni bir kimlik kazandırmış, bir şarkı bestecisi olarak yeni bir çığır açmıştır. Arif Bey'den sonra "şarkı", bestecilerin en çok işledikleri form olmuştur.
Arif Bey klasik formlarda birkaç eser besteledikten sonra başarılı olamadığını görerek doğrudan doğruya şarkı besteciliğine yöneldi. Eski musikinin ağır, mistik anlatımından, beste, semai formlarına özgü usullerden, terennüm zorunluluğundan kurtularak, daha sade, daha içten, halkın daha kolay zevkine varabileceği eserler bestelemek istiyordu. Bu anlayışla bestelediği şarkıları biçim ve üslup açısından önem taşır. Biçimsel açıdan bakıldığında, sanatçının şarkıyı belli kuralları olması gereken bir form anlayışı içinde ele aldığı görülür. Klasik dönemde şarkının biçimi, kuralları yeterince belirgin değildi; şarkı ancak üslubuyla öteki formlardan ayırt edilebilen, genellikle serbest bir formdu. Eski şarkılar arasında, şarkı formuna ya da formun farklı türlerine örnek gösterilebilecek kuruluşta eserlerin sayısı az değildi, ama şarkı formlarının kesin kurallara bağlanması ilk kez Arif Bey'in eserleriyle gerçekleşebilmiştir. Arif Bey kendisinden sonraki şarkı bestecilerini bu yolda etkilemiş, böylece şarkı kesin biçimini almıştır.
Arif Bey, üslup bakımından da kendisinden önceki şarkı bestecilerinden ayrılır. Eserleri günümüzde "klasik koro" programlarında okunmakla birlikte, klasik üslupta değildir. Form konusundaki kuralcılığına karşılık, anlatımında klasik dönemin sıkı kurallarına uymayan serbest bir lirizm görülür. Kendisinden önceki geleneğe bağlı bestecilerden farklı olarak, genellikle kişisel konuları işler, bazı şarkılarının konusu doğrudan doğruya kendi yaşantılarından kaynaklanır. En belirgin özelliği, musikinin inceliklerinden özveride bulunmadan toplumun geniş bir kesiminin zevkine seslenebilmesindedir. Yaşadığı dönem, halk zevkinin saray zevkini etkilemeye başladığı bir dönemdir. Musiki artık yalnız saraylarda, tekkelerde değil, bu çevrelerin dışında, özellikle konaklarda, yalılarda da icra edilmekte ve dinlenmektedir. Arif Bey'in bir zevk değişikliğini yansıtan şarkılarındaki üslup kendisinden sonraki hemen bütün şarkı bestecilerini etkilemiştir, öyle ki, klasik formlarda verilen eserlerde bile onun etkisi görülür.
Şarkıları teknik bakımdan kusursuzdur, makam ve geçki zenginliği, ritm çeşitliliği gösterir. Özellikle "nevzemin" adını verdiği, altı ya da sekiz mısralı değişmeli (usul değişikliği yaptığı) şarkıları bu zenginliğin ve çeşitliliğin en belirgin örnekleridir. Aynı makamı, aynı usulü kullandığı halde, çok değişik duygular uyandıran şarkıları vardır. Birbirine benzeyen şarkıları çok azdır. Hiçbir zaman tekdüzeliğe düşmez; hemen her şarkısına yeni bir renk, nüans katmasını bilir, kullandığı makamın o zaman kadar işlenmemiş bir yönünü yakalar. Sekiz zamanlı üç vuruşlu "müsemmen" usulü onun buluşudur. Türk aksağını çok başarılı bir biçimde kullanır. Şarkılarında beste ile güfte tam bir bütünlük içindedir. Kürdilihicazkâr makamını da Arif Bey oluşturmuştur. Anlatım olanakları çok geniş olan kürdilihicazkâr, Türk musikisinde en çok kullanılan makamlardan biri haline gelmiştir. Arif Bey'in bu makamdan bestelediği şarkılar, onun kişisel üslubunu yansıtan, özgün bir güzelik taşır.
Çok üretken bir sanatçı olan Arif Bey'in günde yedi, sekiz şarkı bestelediği olmuştur. Bir keresinde Sultan Aziz'in verdiği bir güfteyi yedi ayrı makamda bestelemişti. Bu esin bolluğu içinde sanatçı eline geçen şiirleri anlamına, değerine bakmadan bestelemek zorunda kalmıştı. Bu yüzden kimi şarkılarının güftesi çok zayıftır.
Hacı Arif Bey bütünüyle Türk musikisinin sözlü öğrenim geleneği içinde yetişmiş bir besteciydi. Nota bilmiyordu, herhangi bir saz da çalmazdı. Ama çok güçlü bir belleği vardı, bini aşkın eser ezberindeydi. Çok iyi bir okuyucuydu. Şevki Bey, Levon Hancıyan, Zati Arca gibi öğrenciler yetiştirdi. Arif Bey Mecmua-i Arifi adlı bir de güfte derlemesi yayımladı; bu derlemede sanatçının kendi şarkıları da vardır. Bine yakın eser bestelediği söylenir, ancak 337 parçası notalarıyla günümüze kalmıştır. Bunun 327'si şarkı, 10'u öteki formlardaki eserlerdir. Bu 10 eserin de altısı ilahi, biri tevşih, biri durak, biri beste, biri de yürük semaidir.
YAPITLAR (başlıca): Meyhanemi bu, bezm-i tarahhane-i cem mi; Çekme elem-i derdini bu dehr-i fenanın; Deva yokmuş neden bimarı aşka; Geçti zahm-i tîri hicrin ta dil-i naşadıma; Kanlar döküyor derdin ile dide-i giryan; Gurub etti güneş dünya karardı; Çözülme zülfüme ey dil rüba, dil bağlayanlardan; ben buy-i vefa bekler iken sûy-i çemende; Humarı yok bozulmaz meclis-i meyhane-i aşkın; Tasdî edeyim yari biraz da sühanimle; Bir halet ile süzdü yine çeşmini dildar; Esti nesîm-i nevbahar açıldı güller suhh dem; Mükedder derd-i pey-der peyle şimdi; Kurdu meclis, âşıkan meyhanede; Bülbül yetişir bağrımı hûn etti figanın; Nigâh-ı mestine canlar dayanmaz; Zahir-i hale bakıp etme dahil bir ferdi; Bahar oldu beyim evde durulmaz.
Hacı Bayram Veli (1352-1429)
Türk, mutasavvıf. Bayramilik Tarikatını kurmuş, Tanrı'nın insan gönlünde görünüş alanına çıktığı inancını savunmuştur.
Gerçek adı Numan olan Hacı Bayram Veli, Ankara yakınlarında Solfasol köyünde doğdu, Ankara da, bugün Hacı Bayram Camii'nin bulunduğu yerde öldü. Babası, tarımla geçinen Koyunluca Ahmed'dir. Numan, bir süre babasının tarlasında çalıştı.;okumaya olan eğilimini sezen babası, onu Ankara'da Karamedrese'ye verdi. Numan orayı bitirince, bilgisini arttırmak amacıyla, Bursa'ya gitti, orada da bir süne öğrenim gördükten sonra Ankara'ya döndü. Önceleri Halveti ve Nakşıbendi tarikatlarından esinlendi, kısa süre içinde konuşmalarının etkisi, bilgisinin genişliğiyle ün sağladı. Ününü duyan Şeyh Hamidüddin, onu Kayseri'ye çağırdı. Numan Kayseri'ye gidip bir süre Şeyh'in yanında kaldı. Kurban Bayramı'nda geçen bu olay nedeniyle Şeyh ona "Bayram" adını verdi. Bir süre sonra Şeyh ile hacca gidince Hacı Bayram, Kayseri'de Şeyh Hamidüddin'den tarikat geleneğine göre "ışık" denen gerekli bilgiyi aldıktan sonra kendini tasavvufa verdi, sonradan Bayramilik adıyla bilinen tarikatın ilk öğelerini oluşturdu. Çevresinde toplananların çoğalması, tasavvuflal ilgili düşüncelerinin şeriatla bağdaşmaması üzerine, kendisine kuşkulu, sakıncalı bir kimse diye bakıldı. Durumu öğrenen Sultan II. Murad, onu Edirne'ye getirtti., bilgisinin derinliği, yüreğinin arınmışlığı karşısında duygulanınca söylenenlere inanmadı, onu Ankara'da Karamedrese'ye, sonra Bursa Medresesi'ne Müderris olarak atandı. Hacı Bayram Şeyh Hamidüddin'in ölümünden sonra, müderrisliği bıraktı, yaşamını tekkesinde, çevresinde toplananları yetirtirmekle geçirdi. Düşüncelerini içeren Öztürkçe şiirler yazdı.
Hacı Bayram Veli'nin tasavvufla ilgili görüşleri, kendinden sonra gelenlerce belli bir inanç düzeni olarak benimsenen Bayramilik'te son biçimini almıştır. Varlık birliği anlayışına dayanan, insanla, Tanrı'yı birbirine yaklaştırma amacına güden Bayramilik'in uyulması gereken kesin ilkeleri "zikr" denen töreni oluşturur. Bayramilik'e göre bir anış, Tanrı'ya ulaşmak için kendini olgunlaştırma eğitimi olan bu tören açık ve gizli ya da sesli ve sessiz olmak üzere iki türlüdür. Törene katılacak dervişler, bir daire oluşturacak biçimde diz çökerek otururlar. Sonra şeyhin yönetimi altında Tanrı adları yüksek sesle anılır. Hangi adların anılacağını şeyh saptar. Bu törende dervişler gözlerini yumarlar. Bu da Tanrı'dan başka bir varlık görmemek kendini tanrıya vermek anlamına gelir.
Hacı Bayram Veli'nin geliştirdiği inanca göre temel varlık Tanrı'dır. Tanrı bütün evreni kaplamıştır, tektir, önsüz-sonsuzdur, yaratıcıdır. Kendini tasavvufa veren bir kimsenin uyması, bağlanması gereken üç ilke vardır: A) Bütün işlerin, eylemlerin kaynağı Tanrı'dır, İnsan bir araç durumundadır. İnsan istenci tanrısal istencin bir bölümü niteliğindedir. B) Tanrı bütün varlıklarda görünür, gerçekte varolmak Tanrı'nın görünmesidir; C) Bütün nitelikler (sıfatlar) birer tanrısal görünüştür. Hacı Bayram Veli, bu üç ilkeyi tevhid-i ef'al (eylemlerin birliği) tevhid-i sıfat (nitelikler birliği), öz birliği kavramlarıyla açıklar. Tasavvufta varlık birliği olarak nitelenen bu inanca göre düşünen Tanrı'dır; yaratan ve eylemde bulunan Tanrı'dır.
Hacı Bayram Veli,kişinin içine kapanarak bütün geçici varlıklardan yüz çevirerek derin düşünceye dalmasıyla Tanrıyı bir ışık olarak gönlünde görebileceği kanısındadır. Ona göre insan gönlünde, karşılıklı,iki yay vardır. Bu yaylardan biri gönülden dışarı taşmayı, evrene açılmayı, evrende görünen tanrısal varlığı kavramayı sağlar. Gerçekte gönül bütün biçimler içinde en olgunu olan bu dairedir. Kişinin gönlünde tanrısal varlığı görebilmesi için cezbe, muhabbet, sırr-ı ilahi denen üç ilke daha vardır. Bunlardan birincisi bütün varlıklardan yüz çevirip Tanrıya yönelme, aşırı bin kıvanca kapılma anlamına gelir. İkincisi Tanrı'dan başka bir varlığı sevmeme, Tanrı'nın ancak sevgiyle bilinebileceğine inanmaktır. Üçüncüsü de tanrısal gizeme varmadır. Bu ilkeleri uyguladıktan sonra son aşama Tanrı'ya varma gelir. Bunun da üç kuralı vardır.
a) Bütün eylemleri yok sayarak yalnız tanrıyı düşünmek, bütün eylemlerde tanrıdan başka bir varlık olmadığına inanmak.
b) Bütün niteliklerin Tanrıdan geldiğini kavramak, Tanrı dışında bir niteliğin bulunamayacağı kanısına ulaşmak.
c) Tanrı özünden başka bir öz bulunmadığı sonucuna vararak kendi varlığının yokluk olduğunu bilmek.
Hacı Bayram Veliye göre tek gerçek olan Tanrı'ya ulaşmak, onu gönülde bir ışık olarak görmekle sağlanabilir. Bu da olgunluğun en üst aşamasına çıkmış kişi için söz konusudur. Bunlar bilginin öğeleri durumundadır. Varlık birliği denen bütünü oluşturur.
Bayramilik'teki bütün düşünce ve inanç öğeleri yeni değildir. Tanrı'nın bir ışık olarak görünüş alanına çıkışı, bütün varlık türlerinin Tanrı'sal bir yansıma sayılışı akımdan kaynaklanır. Dairenin en olgun biçim diye anlaşılması da Pythagoras ile Aristoteles öğretilerinden beslenen bir görüştür. Aristoteles açık örneğidir. Sağ, sol, ön, arka ,üst, alt gibi altı yönü bir felsefe sorunu durumuna getiren Aristoteles'tir. Hacı Bayram Veli, felsefeden kaynaklanan bu inanç öğelerini doğrudan doğruya inceleyerek değil tasavvuf geleneğiyle öğrenmiştir. Onun kurduğu Bayramilik'ten Şemsiye ve Melâmiye adlı iki tarikat doğmuş, bu ikisinden de türlü kollar türetmiş, düşüncelerinin etkisi Anadolu'da büyük olmuştur.
Hammamizade İsmail Dede Efendi (1778-1846)
Osmanlı, besteci. Klasik üslubun son ve önemli temsilcisidir.
9 Ocak 1778'de İstanbul'da doğdu, 29 Kasım 1846'de Mekke yakınlarında Minâ'da öldü. Babası geçimini hamam işletmeciliğiyle sağladığı için, İsmail Efendi, Hammâmîzade adıyla tanınmıştır. Ancak günümüzde çoğu zaman Dede Efendi diye anılır.
İlköğrenimini yaptığı okulda, sesinin güzelliği dolayısıyla ilahicibaşı olmuştu. Müzikle uğraşan ve evinde meraklılara ders veren Anadolu Kesedarı Uncuzade Mehmed Efendi okuldaki bir tören sırasında ilahi okuyuşunu dinledikten sonra hemen öğrencileri arasına aldı. İsmail, ilkokuldan sonra, yedi yıl hem Uncuzade'nin derslerine devam etti, hem de öğretmeninin yardımıyla girdiği Defterdarlık Muhasebe Kalemi'nde çalıştı. Bir yandan da köklü bir müzik geleneği olan Mevlevilik'in o yıllardaki en güçlü çevrelerinden Yenikapı Mevlevihanesi'nde zamanın değerli müzik ustası Şeyh Ali Nutkî Dede'nin derslerini izlemeye başladı. Şeyhin kardeşi olan müzik kuramcısı Abdülbâki Nâsır Dede'den de yararlandı. Ney üflemeyi ondan öğrendiği söylenir.
1798'de Muhasebe Kalemi'ndeki görevinden ayrılarak tekkede çileye girmeye karar verdi. Çilesi sırasında bestelediği, "Zülfündedir benim baht-ı siyahım" dizesiyle başlayan buselik şarkı, İstanbul'un müzikle ilgili çevrelerinde bestecisinin adı üstünde büyük merak uyandırdı. Ünü kısa sürede bütün kente yayılan şarkı sarayda da okundu. Kendisi de besteci olan III. Selim, şarkının çile doldurmakta olan genç bir Mevlevi dervişi tarafından bestelendiğini öğrenince, onu saraya çağırtarak yapıtı bir kez de kendisinden dinledi ve onu hemen saray hanendeleri arasına almak istedi. Padişahın sürekli ilgilenmesinin etkisiyle, üç yıllık çilesinin son yılı Nutkî Dede tarafından bağışlandı.
1799'da çilesini doldurunca Dede unvanını aldı. Yenikapı'da hücrenişîn (hücre sahibi) olduktan sonra, özellikle ayin günleri, hücresi ondan yararlanmak isteyen müzik meraklılarının uğrağı oldu. Bu sıralarda bestelediği en güçlü eserlerinden Hicaz Nakış büyük yankı uyandırdı. Yeniden saraya çağrıldı, bundan sonra haftada iki gün, padişah huzurunda düzenlenen küme fasıllarına hanende olarak katılmaya başladı. 1802'de saraydan bir kadınla evlendi.
1804'te büyük saygı ve sevgiyle bağlandığı öğretmeni Ali Nutkî Dede'yi, bir yıl sonra üç yaşındaki oğlunu, 1808'de annesini, 1810'da ikinci oğlunu yitirdi. Bayatî makamındaki, "Bir gonca femin yâresi vardır ciğerimde" dizesiyle başlayan bestesi büyük oğlunun ölümünden duyduğu acıyı dile getirir. Türk müziğinde ilk kez kişisel bir konunun işlendiği bu mersiye, Tanzimat öncesinin kişiselliğe ve duygusallığa açılma eğilimi içinde gözlenen kendine özgü romantik bir duyarlığın müziğe yansıması sayılabilir.
İsmail Dede, sanatını geliştirmesine yardımcı olan III. Selim'in 1808'de tahttan indirilerek öldürülmesini izleyen IV. Mustafa'nın bir yıllık padişahlığı sırasında müzik toplantılarına son verildiği için saraydan uzaklaştı. II. Mahmud'un siyasal karışıklığı gidermesinden sonra yeniden saraya alındı. Önce musâhib-i şehriyârî, sonra sermüezzin olduğu bu yıllar, sanat yaşamının en parlak, en verimli dönemi oldu.
İsmail Dede, Abdülmecid zamanında da sarayda ki yerini korudu. 1839'da bestelediği Ferahfeza Ayin'nden sonra bestecilik yaşamında görece bir durgunluk göze çarpar. Kendi sözleri, davranışları göz önüne alınırsa, Abdülmecid sarayını çok yadırgamıştır. Saraydaki havanın birdenbire "alafrangalaşması", Batı müziği zevkiyle yetişen yeni padişah zamanında Türk müziğinin, saraydaki varlığını eskisinden farklı olarak ancak resmi bir ilgiyle sürdürür hale gelmesi, Dede'nin bu çevreden uzaklaşmasına yol açtı. Öğrencileri Mutafzade Ahmed ve Dellâlzade İsmail Efendi ile birlikte padişahtan izin isteyip Hac'a gitmeye karar verdi. Hicaz'da hacı olduktan sonra yakalandığı kolera nedeniyle öldü. Mezarı Mekke'dedir.
İsmail Dede, Osmanlı tarihinin en bunalımlı dönemlerinden birinde yaşadı. Bir uygarlık ve kültür değişimi üzerinde daha da hızlanan bir toplumsal çöküş ortamında yetişti. Yenilik hareketlerinin yarattığı tepkilerdin doğan kanlı olayları gördü. III. Selim döneminin sınırlı Batılılaşma eğilimlerini, II. Mahmud döneminin hem Doğu'ya hem de Batı'ya yönelişlerini, Abdülmecid'in toplu bir yenileşmeyi öngören Batıcılığını izledi. Kabakçı Mustafa Ayaklanması, III. Selim'in öldürülmesi, Alemdar olayı, Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması, Mehterhane'nin yerine kurulan Muzika-yı Hümayûn ile ilk resmi Batı müziği öğreniminin başlaması, Tanzimat Fermanı, yaşadığı yılların önemli olaylarıdır. Yaşama biçiminde, kültür ve sanatta görülen "yeni" ile "eski" "geleneksel" ile "yabancı" arasındaki çatışmaya bu değişme süreci yol açmıştır. Bunu izleyen iki yüzyılda Türkiye'nin müzik dünyasında baş gösteren ikilik, daha Dede'nin yaşadığı yıllarda bile büyük gerginlik yaratmıştı. Dönemin bu çelişkileri, huzursuzlukları onun müziğini etkilemiştir.
İsmail Dede hem Mevlevi gelenekleri içinde yetişmişti, hem de bir saray adamıydı. Sanatı, Yenikapı Mevlevihanesi'nde ve sarayda bulduğu canlı müzik ortamı içinde gelişip olgunlaşmıştı. Öte yandan, bir kentli, İstanbullu bir halk adamı olarak İstanbul halkının eğlencelerine eşlik eden hafif müziğe de değer vermişti. Rumeli türkülerini, serhad havalarını öğrenmişti. Bestelediği köçekler, türküler, hafif şarkılar, saraydan çok, kentli halka seslenir. Birçoğu geniş bir dinleyici kesimine ulaşan parçalarıyla bir "kent müziği" yaratmıştır. Ancak, halk müziğine duyduğu ilgi yalnızca hafif parçalarda görülmez. Pek çok bestecide, halk müzik motiflerini birkaç form içinde yansıtmakla sınırlı kalan halk zevki, onun sanatının tümüne özgü bir nitelik olarak ortaya çıkar. Din dışı büyük formlardaki çeşitli yapıtların yanı sıra, Mevlevi ayinlerinde de halk ezgisi üslubuyla bestelenmiş bölümler vardır.
Müziğin her türüne açık tutumunun bir ürünü olarak yapıtları, Türk müziğinin her düzeyde o güne kadar ki gelişiminin geniş ve yetkin bir özetidir. Itrî'den sonra gelen besteciler arasında hiçbirinin sanatı Dede'nin ki ölçüsünde toplayıcı değildir. O, gitgide gelişen teknik ustalığıyla Klasik üslubun bütün inceliklerini yansıtmıştır. Genel olarak Klasik üsluba bağlı kalmış olmakla birlikte, çağdaşlarında bulunmayan bir yenilik çabası da görülür. Sanatının ayrı bir yönü olan bu özellik, Klasik üslubu içerden değiştirmek isteyen bir anlayışın ürünüdür. Gerçi bu yenilik arayışı onunla başlamış değildir, daha öncekilerde de aynı doğrultuda bir çaba görülür; ama bu arayış Dede'de en ileri noktasına ulaşır.
Yenilikleri, öncelikle melodi yapısında görülür. Dinsel ve din dışı müzik onda bir bütündür. Her iki türe özgü melodi çizgileri birçok yapıtında aynı cümle içinde birleşir. Müziğinin en etkili yanı, bu dengenin kuruluşundaki ustalıktan kaynaklanır. Türk müziğinde bir bestecinin kişiliğini, üslubunu ayırt etmekte en geçerli ölçütlerden biri sayılabilecek modülasyon (geçki) sanatında kendi tekniğinin ürünü olan büyük bir ustalık gösterir. Bu alandaki en önemli niteliği kalıplaşmış modülasyon yollarından kaçınmasıdır. İki makam arasındaki ortak sesleri bulmak için giriştiği hazırlığı dinleyiciye farkettirmeden, son derece şaşırtıcı, ama doğal bir biçimde makam değiştirir.
Bestelerinde daha önce hiç uygulanmamış modülasyon örneklerinin sayısı az değildir. Bu makam çeşitliliğinin sağladığı hareketlilik içinde, melodilerindeki akışın yükseliş ve alçalışları müziğine kendiliğinden nüanslanmış bir anlatım kazandırır. Usullerin kullanımı ile güftenin usule uydurulmasına ilişkin yenilikleri de çarpıcıdır. Yerleşik kalıpları zorlayan bu tür yenilikleri yapıtlarına zenginlik katar. Yenilikçi yanı, duyarlık bakımından, Romantizme açık bir özellik gösterir. Klasik üslubun kişisel duyguya yer vermeyen mesafeli tavrından sıyrılma eğilimi, melodi çizgilerinde dile gelen Romantiklere özgü geçmişe özlem duygusu, halk zevkine yaklaşma çabası hep bu tür özelliklerdendir.
Yenilikçiliğin bir başka yönü, Batı müziğiyle olan ilişkisindedir. Muzika-yı Hümayûn'un kuruluşuyla saraya giren İtalyan müziğini dinleme olanağı bulmuştur. Kulak gücüyle kavramaya çalıştığı Batı müziğinin etkisi bazı yapıtlarında, özellikle Rast Kâr-ı Nev'de -vals ritmini gelenekte bulunan üç zamanlı semai ölçüsüyle verdiği- "Yine bir gülnihal.." şarkısında açıkça olduğu görülür. Batı'nın çok sesliliğiyle ilgilenmemiş olduğu halde, bu müziğin melodi yapısını özümlemiş olması nedeniyle bu tür parçaları armonize edilebilir.
Dede'nin sanatına çeşitli düzeylerde bakıldığında, birçok farklı öğeyi doğal bir uyum içinde kaynaştırdığı görülür. Yaşadığı dönemin karşıt yönlerinin onun sanatında bir uzlaşmaya vardığı söylenebilir. Müziği hem dünyasal, hem de dinsel ve mistiktir. Geleneklere bağlı olduğu ölçüde onları geliştiricidir de. Seçkinlere seslenirken halktan uzağa düşmez. Eski ile yeniyi yadırgamadan kaynaştırır. Sanatının özü, bu ikiliklerin uyumundadır. Yüz elli yıldan sonra da geniş bir dinleyici kesiminin duyarlığına seslenebilmesi, sadece sanat gücünün değil, aynı zamanda, eski zevki yeni zevke bağlayan bir köprü rolünü oynamış olmasının bir sonucudur. Bu niteliğiyle, Türk müziği tarihi açısından da büyük önem taşır.
İsmail Dede gelenek içinde bireysel bir sese ulaşabilmiş bestecilerin başında yer alır. Bu yüzden üslubu "Dede Efendi tavrı" diye nitelendirilir. Klasik üsluba bağlı kendisinden sonraki bütün bestecileri etkilemiştir. Çeşitli kaynaklarda onun benzersiz bir naathan olduğuna değinilir. Bir hanende olarak da, Türk müziğinin kendisine ulaşan bütün ürünlerini öğrenmiştir. Öğrendiklerini öğrencilerine öğretmiş, onların öğrencileri de bunların önemli bir bölümünü notaya almışlardır. Böylece İsmail Dede klasik yapıtlar repertuarının bugüne ulaşmasında en eski kaynaklardan biri olmuştur. Ayrıca sultanîyegâh, neveser, sabâbuselik, hicazbuselik, arabankürdî makamlarını da o düzenlemiştir.
Dede Efendi'nin hemen hemen her formda bestesi vardır. En güçlü yapıtarı sayılan Mevlevi ayinleri, müziğinin gelişimini ve niteliklerini daha belirgin biçimde yansıtması açısından da önemlidir. Her yapıtında sanatının ayrı bir özelliğiyle ortaya çıkar. Başka bestecilerinki gibi onun da pek çok yapıtı kaybolmuş ya da unutulmuşsa da, iki yüz yetmişten çok yapıtı aslına uygun bir biçimde günümüze ulaşmıştır. Bu onu klasik repertuarda en çok yapıtın bulunan besteci durumuna getirmiştir.
YAPITLAR (başlıca): Ayin'ler, sabâ, nevâ, bestenigâr, sabâbuselik, hüzzam, ısfahan (kayıp), ferahfeza makamlarında; Takım'lar, sultanîyegâh, arazbar, bestenîgâr, nevâ, ırak, sabâbeselik, hicazbuselik, hisarbuselik, evcbuselik, rast-ı cedid, ferahfeza makamlarında; Takım'lar (Kömürcüzade Mehmed Efendi ile) neveser, pesendide, şevkefza makamlarında; Buselik Takım (Dellâlzade İsmail Efendi ile); Ferahnâk Takım (Şakir Ağa ile); Mâhûr Takım (Eyyubî Mehmed Bey ile); Rast Kâr-ı Natık, Rast Kâr-ı Nev; 70'e yakın Peşrev; k-âr, beste, ağır semai, yürük semai, şarkı, durak, tevşih, ilahi formlarında yapıtlar.
Itri (?-1711-1712)
Türk, besteci. Klasik Türk müziğinin kurucularındandır.
İstanbul'da doğdu, aynı kentte öldü. Çağdaşlarının, ölümüne tarih düşürmek amacıyla kaleme aldığı mısralar ile, bestelediği yapıtlarda güfte olarak kullandığı şiirlerin yazılış tarihlerine göre, yaklaşık 1630 ile 1640 yılları arasında doğduğu sanılmaktadır. Çeşitli kaynaklarda ölümü için 1711 ve 1712 tarihleri gösterilmektedir. Asıl adı Mustafa'dır. Itrî, şiirlerinde kullandığı mahlastır. Buhurîzade Mustafa Efendi diye de anılmıştır. Buhurîzade adının kendi lakabı mı, yoksa aile adı mı olduğu bilinmemektedir. Yaşamı üstüne bilinenler de, eski ve yeni kaynaklardaki, çoğu birbiriyle çelişen bilgilere dayanır.
Zamanına göre iyi bir öğrenim görmüştür. Ustalarından birinin Hâfız Post olduğuna kesin gözüyle bakılır. Nasrullah Vâkıf Halhalî, Kasımpaşalı Koca Osman Efendi, Derviş Ömer Efendi gibi 17 yy. bestecilerinden de yararlandığı sanılmaktadır. Çağının kaynakları, onun Mevlevi olduğunda birleşirler. Mevlevi tekkelerinde okunmak üzere bir ayin ile bir naat bestelemiş olması da, bunun bir kanıtıdır. Söylentilere göre, Yenikapı Mevlevihanesi'nin o zamanki şeyhi Câmî Ahmed Dede'ye (?-1671) kapılanmış, müzik sevgisiyle Mevlevi olmuştur.
Itrî beş padişah dönemi gördü. Sultan IV. Mehmed zamanında tanındı. Huzurda düzenlenen fasıllara hanende olarak katıldı, bestelediği yapıtlarla padişahlardan büyük yakınlık gördü. Saraya girmeden önce ne tür işlerde çalıştığı bilinmiyor. Yakınlık gördüğü bir başka devlet adamı da, şiirleri ve müzik sevgisiyle tanınan Kırım Hanı I. Selim Giray'dı (1634-1704). Itrî, IV. Mehmed'le yakınlığının bir sonucu olarak, padişahtan, kendisine esirciler kethüdalığı görevinin verilmesi dileğinde bulunmuş, bu dileği yerine getirilmiştir. Bazı kaynaklar, onun bu dileğini, İstanbul'a getirilen esirlerin ülkelerinin müziği üstüne bilgi edinmek, içlerinden müziğe yeteneği olanları da yetiştirmek istemesine bağlarlar.
Itrî uzun yıllar Enderun'da müzik öğretmenliği ve hanendelik ettikten sonra, elli yaşına doğru emekli olarak saraydan ayrıldı. Ancak, müzikteki ünü Lale Devri'nde daha da artarak sürdü. Meyvecilikle çiçekçiliğe meraklı olduğu, kendi adıyla anılan İstanbul'un ünlü Mustabey armudunu ilk kez onun yetiştirdiği de söylenir. Itırdan gelen Itrî mahlası da, çiçek merakına bağlanır. Divan şairlerinden Şeyhî'nin yazdığına göre, ölümünden sonra "Mevlevihane Yenikapusu haricine" gömülmüştür. Mezar taşı kayıptır.
Itrî zamanının tanınmış şairlerindendir. Divan ve âşık tarzlarında şiirleri vardır. Naatlar, gazeller, tahmisler, nazireler, tarih düşüren beytiler ve şarkılar dışında, hece ölçüsüyle türküler de yazmıştır. Bestelediği yapıtlarda şiirlerinin pek azını güfte olarak kullanmış, Nâbî, Bakî, Nazîm, Nailî, Nef'î gibi ustaların şiirlerini bestelemeyi yeğlemiştir. Şiirlerini topladığı Divan'ı kayıptır. Şiirlerine şuara tezkirelerinde, yazma şiir derlemelerinde rastlanır. Ancak, Itrî mahlaslı bütün şiirler ona ait değildir, 1622'de ölmüş başka bir şair de aynı mahlasla şiirler yazmıştır. 17.ve 18 yy'larda Buhurîzade lakabıyla tanınmış iki müzikçi daha bulunduğu için, Itrî'nin onlarla da karıştırılmaması gerekir.
Itrî aynı zamanda tâlîk yazı yazan bir hattatır. Edebiyat ve hat öğretmeni Siyahî Ahmed Efendi'dir (?-1697). Yazdığı tâlik yazı örnekleri, Hâfız Post'un güfte derlemesine eklediği güftelerde görülür. Neyzen olduğu da söylenir. Saz eserleri bestelemesi, ney ya da başka bir saz çaldığını gösterir. Çağının kaynaklarında, kuramsal bilgilerinin çok üstün bir düzeyde olduğundan söz edilir.
Asıl önemi besteciliğindedir. Yapıtlarıyla bir çığır açmış, Klasik Türk müziğinin kurucusu olmuştur. Ondan önceki bestecilerde, bir ölçüde de olsa, Orta ve Yakındoğu müziklerinin izleri sezilir. Bu etkiler onda bütünüyle silinmiş, Klasik Türk müziği diye adlandırılan, Osmanlı-Türk üslubu en belirgin çizgileriyle ortaya çıkmıştır. Klasik üsluba bağlı kalmış pek çok bestecide, az ya da çok, onun etkisi vardır. Itrî, Abdülkadir Merâgi ve Hammâmîzade İsmail Dede Efendi'yle birlikte, Türk müziğinin gelişimini yönlendiren üç önemli besteciden biri olmuştur.
Itrî'nin din dışı yapıtlarının başında gelen Nevâ Kâr Hâfız'ın bir gazeli üzerine bestelenmiştir. Bu yapıt çeşitli makam ve usul geçkileri uygulanarak birbirine bağlanmış ezgilerinin zenginliği yanında, kuruluşu ve titiz işçiliğiyle de özgünlük taşır. Aynı zamanda, Klasik üslubun niteliklerini de en iyi yansıtan, en özlü örneklerinden biridir. Çeşitli makamlardaki, büyük formlu öbür din dışı yapıtları, ilgili fazılların ilk akla gelen parçaları arasındadır. Din dışı küçük formlarda bestelediği hiçbir yapıtı günümüze ulaşmamıştır.
Itrî dinsel müziğe yepyeni bir hava getirmiştir. Dinsel yapıtları, cami ve tekke müziği örnekleri olarak ikiye ayrılır. Teravih namazı sırasında makam değiştirme kuralı ile, camilerde müezzinlerin uyguladıkları çeşitli kuralların Itrî tarafından konulduğu söylenir. Bayram namazlarında okunan Segâh Kurban Bayramı Tekbiri, kutsal emanetlerin ziyareti sırasında okunan Segâh Sal-ât-ı Ümmiye, Mâye Cuma Salâtı, Dilkeşhâveran Gece Salâtı, üç yüz yıldır etkilerinden bir şey yitirmemiş yapıtlardır. Özellikle ilk ikisi çok kısa birer cümle içinde yarattıkları etkinin yoğunluğu bakımından Türk müziğinde benzersiz bir sanat gücü taşırlar.
Mevlevihanelerde, sema törenlerinde, ayinden önce okunan, Rast Naat-ı Peygamber, Itrî'nin Mevlevi müziğine en kalıcı katkısıdır. Güftesi Mevlânâ'nın bir şiirinden alınan yapıtta, güfte ile beste yetkin bir biçimde bütünleştirilmiştir. Bu naatın, bestelenmesinden sonra Mevlevihanelerdeki her sema töreninde okunması bir gelenek haline gelmiştir. Segâh Ayin'i ise, bu türün ilk güçlü örneklerinden biridir.
Günümüze ulaşan yapıtlarının çoğunda mistik bir hava vardır. Bu yönü bir ölçüde, Mevlevi olmasına bağlanabilir. Seçtiği formlar için en uygun anlatımı bulan Itrî, cami müziği olarak bestelediklerinde, derin bir dindarlık duygusunu, Mevlevi müziği yapıtlarında, tasavuffi bir içe dönüş heyecanını dile getirmiş, din dışı yapıtlarında ise, yoğun müzik cümleleri arasında beliren düşünceli ve düşündürücü bir tavrı benimsemiştir.
Sanatı değerlendirilirken, üslubunun niteliği ile yapıtlarındaki teknik özellikler birbirine bağlı iki düzey olarak ortaya çıkar. Itrî'nin müziği 17. yy'da henüz oluşum aşamaları içindeki bir müzik üslubunda "klasik" diye nitelendirilebilecek özellikler taşır. Kişisel duygu ve düşüncelerini dile getirmediği, bütünüyle kendine özgü, kişilikli bir anlatım yaratabilmiştir. Müziğinin dengeli, oturmuş bir yapısı vardır; yapıtlarının en dokunaklı bölümlerinde bile, duygusallıktan, abartamadan, gereksiz süslemelerden kaçınmıştır, cümleleri açık seçik ve berraktır.
Yapıtlarının ezgi yapısındaki özellikler ise, sanatının ancak teknik bir inceleme çerçevesinde değerlendirilebilecek başka bir yönüdür. Hiçbir bestesinde alışılmış ezgi örneklerine rastlanmaz. Belli bir makamdaki yapıtı, başka bir bestecinin aynı makamdan bir yapıtıyla karşılaştırıldığında, o makamı çok farklı buluşlar, taklit edilmeyen, benzersiz deyişlerle işlediği görülür. Bir makama bağlı müzik cümlelerini sadece komşu perdelerden yararlanarak geliştirme kolaycılığından kaçınmış, en uzak perdelere dek uzanarak, zor olanı gerçekleştirmeyi yeğlemiştir.
Böylece ezgilerini dar bir ses alanı içinde kalmaktan kurtarmıştır. Onun müziği bu bakımdan makam ve geçki zenginliği taşır. Bu zenginlik, kullandığı usuller için de geçerlidir. Notasıyla günümüze ulaşamamış parçalarının güfteleri ile usullerini veren eski kaynaklarda, çok ender kullanılmış usullerde bile yapıt bestelediği görülmüştür.
Itrî, Şeyhülislam Esad Efendi'nin belirttiğine göre, bini aşkın beste yapmış olan çok verimli bir bestecidir. Bunların büyük bir çoğunluğu unutulmuş ya da kaybolmuştur; bugün ancak kırk dolayında yapıtı bilinmektedir. Günümüze kalan pek az yapıtıyla bile bugün de Klasik Türk müziğinin en başta gelen birkaç ustasından biri kabul edilmesi, sanatında ki olağanüstü özelliklerin bir sonucudur.
YAPITLAR (başlıca): Segâh Kurban Bayramı Tekbiri; Segâh Salât-ı Ümmiye; Dilkeşhâveran Gece Salâtı; Mâye Cuma Salâtı; Segâh Mevlevi Ayini; Rast Darb-ı Türkî Naat ve Sofyan Tevşih; Nühüft Durak; Nühüft İlahî; Nühüft Tevşih; Nevâ Kâr; 2 Pençgâh Beste; Hisar Devr-i Kebir Beste ve Aksak Semai; Mâhûr Ağır Aksak Semai; Rehavî Berefşan Beste; Buselik Hafif Beste ve Yürük Semai; Segâh Ağır Semai; Segâh Yürük Semai; Bayatî Çember Beste; Bestenigâr Darb-ı Fetih Beste; Dügâh Hafif Beste; Isfahan Zencir Beste ve Ağır Aksak Semai; Nikriz Muhammes Beste; Râhatu'l Ervah Zencir Beste; Irak Aksak Semai; Rast Aksak Semai; Nühüft Aksak Semai; Acemaşiran Yürük Semai; Rehavî Peşrev; Nühüft Peşrev ve Saz Semaisi.
İbn-i Sina (980-1037)
Buhara yakınlarında Hormisen'de doğdu, 21 Haziran 1037'de Hemedan'da öldü. Gerçek adı Ebu'l-Ali el-Hüseyin b. Abdullah İbn Sina'dır. Babası, Belh'ten göçerek Buhara'ya yerleşmiş, Samanoğulları hükümdarlarından II. Nuh döneminde sarayla ilişki kurmuş, yüksek görevler almış olan Abdullah adlı birisidir. İbn Sina, önce babasından, sonra çağın önde gelen bilginlerinden Natilî ve İsmail Zahid'den mantık, matematik, gökbilim öğrenimi gördü. Bir süre tıpla ilgilendi, özellikle, hastalıkların ortaya çıkış ve yayılış nedenlerini araştırdı, sağıltımla uğraştı. Bu alandaki başarısı nedeniyle, II. Nuh'un özel hekimi olarak görevlendirildi, onu sağlığa kavuşturunca, dönemin önde gelen tıp bilginlerinden biri olarak önem kazandı.
İbn Sina'nın felsefeye karşı ilgisi deney bilimleriyle başlamış, Aristoteles ve Yeni-Platoncu görüşleri incelemekle gelişmiştir. İslam ve Yunan filozoflarının görüşlerini yorumlayan ve eleştiren İbn Sina'nın ele aldığı sorunlar genellikle, Aristoteles ve Farabi'nin düşünceleriyle bağımlıdır. Bunlar da, bilgi, mantık, evren (fizik), ruhbilim, metafizik, ahlak, tanrıbilim ve bilimlerin sınıflandırılmasıdır. Belli bir düşünce dizgesine göre yapılan bu düzenlemede her sorun bağımsız olarak ele alınıp çözümüne çalışılır.
Bilgi sezgi ile kazanılan kesin ilkelere göre sonuçlama yoluyla sağlanır. Bu nedenle, bilginin gerçek kaynağı sezgidir. Bilginin oluşmasında deneyin de etkisi vardır, ancak bu etki usun genel geçerlik taşıyan kurallarına uygundur. Ona göre "bütün bilgi türleri usa uygun biçimlerden oluşur." Bilginin kesinliği ve doğruluğu usun genel kurallarıyla olan uygunluğuna bağlıdır. Us kuralları, insanın anlığında doğuştan bulunan, değişmez ve genel geçerlik taşıyan ilkelerdir. Sonradan, duyularla kazanılan bilgi için de bu kurallara uygunluk geçerlidir. Deney verileri us ilkelerine göre, yeni bir işlemden geçirilerek biçimlenir, onların bundan öte bir önem ve anlamı yoktur. Çelişmezlik, özdeşlik ve öteki varlık ilkeleri, usta bulunur, deneyden gelmez.
İbn Sina'ya göre varlık, tasarlamakla bağlantılıdır. Bütün düşünülenler vardır ve var olanlar tasarlanabilen düşünülür biçimlerdir (makuller). Bu nedenle, düşünmekle var olmak özdeştir. Atomcu görüşün ileri sürdüğü nitelikte bir boşluk yoktur. Uzay ise, bir nesnenin kapladığı yerin iç yüzüdür. Varlık kavramı altında toplanan bütün nesnelerin değişmeyen, sınır ve niteliklerini koruyan belli bir yeri vardır. Devinme, bir nesnenin uzayda eyleme geçişidir.
Mantık insanı gerçeklere ulaştırmaz, yalnız birtakım yanılmalardan korur. Düşünme yetisi gerçeği kavramak için mantıktan geçici bir araç olarak yararlanır. Düşünme eyleminin sağlıklı olması için mantık, ilkeler ve kurallar koyabilir, anlıkta bulunan ve bilinen bilgilerden yola çıkarak, bilinmeyenleri saptama olanağı sağlar. Bu özelliği nedeniyle, mantık, düşünmenin genel kurallarını bulan, düzenleyen, bu kurallar arasındaki gerekli bağlantıyı ve birliği kuran bir bilimdir. Mantık kuralları, genel geçerlik taşıyan ve değişmeyen kesin kurallardır. Mantığın kavramlar ve yargılar olmak üzere iki alanı vardır. Her bilimsel bilgi ya kavram ya da yargılara dayanır. Kavram, ilk bilgidir ve terim ya da terim yerine geçen bir nesneyle kazanılır. Yargı ise, tasımla kazanılır.
Mantığın konusu incelenirken, tanım temel alınmalıdır. Tanımlar birbirlerine bağlandıklarında, kanıt ve çıkarıma varılır. Kavram, önce tekil bir algıdır (sezgi). Yargı ise, iki tekil terim arasındaki ilişkidir. Kavramlar, açık ve kapalı belirleme olarak ikiye ayrılır. Varlığın, töz, nicelik, nitelik, ilişki, yer, zaman, durum, iyelik, etki, edilgi gibi on kategorisi vardır.
İbn Sina mantığında en önemli yeri tanım tutar. Bir kavramı tanımlamak için, bu kavramın bireylerinden biri göz önüne alınmalıdır. Tikelin belirlenmesi tümelden kolaydır. Eksiksiz bir tanım yakın cins ile yapılmalıdır. En yetkin tanımsa, kavramın yakın cinsi ile türsel ayrımdan oluşur. Tanım ikiye ayrılır; Gerçek tanım ve sözcük tanımları.
Önermeler, yüklemli ve koşullu olabilirler. Yüklemli önerme, bir düşünce ötekine yüklendiği zaman ya onaylanır ya da yadsınır. Koşullu önermeler, bir ötekinin koşulu ya da sonucu olarak bağlanan terimlerde görülür. Önermeler varsayımlı, nitelik ve nicelikleri bakımından, tekil, belirsiz ve belirli olur. Tasım, bitişik ve ayrık olmak üzere ikiye ayrılır. Bitişik tasımların öncüleri anlam bakımından, sonuç önermesini içerir. Ayrık tasımlarda ise sonuç önermesi öncüllerde bulunabilir.
Tümeller, bütün varlık türlerinin oluşumundan önce, Tanrı düşüncesinde, birer tanrısal kavram olarak vardır. Varlıkların oluş nedeni ve onlara biçim kazandıran tümellerdir. Tümeller Tanrı'da ussal olarak bulunan, nesnelerde ve bireylerde içkin olan, öteki de nesnelerin dışında ve anlıkla birlikte olan mantıksal tümel diye üçe ayrılır. Birinci türe giren tümel, metafiziği ilgilendirir. İbn Sina fiziği, metafiziğe giriş olarak düşünür.
Fiziğin konusu madde ve biçimden oluşan nesnelerdir. Biçim, maddeden önce yaratılmıştır. Maddeye bir töz özelliği kazandıran biçimdir. Maddeden sonra ilinek gelir. Biçimler maddeye, ilinekler ise, töze katılır. Doğal nesneler kendi öz ve nitelikleriyle bilinir. Bütün nitelikler de birinci nitelikler ve ikinci nitelikler olmak üzere ikiye ayrılır. Birinci nitelikler nesnelere bağlıdır, ikinciler ise, nesnelerden ayrı olarak varlığını sürdürür. İbn Sina'ya göre, nesnel evrende bulunan güç ve devinimin temelini ikinci nitelikler oluşturur. Nesneler, kendilerinde bulunan gizli güçle devinime geçerler. Bu güç ise, doğal güç, öznel güç, tinsel güç olmak üzere üç türlüdür. Doğal güç, nesnede doğal biçim ve yerlerle ilgili nitelikleri taşır. Çekim ve ağırlık bu türdendir. Öznel güç, nesneyi devingen ya da durağan duruma getirir. Bunda da, bilinçli ya da bilinçsiz olma özelliği bulunur. Tinsel güç, herhangi bir organın, aracın yardımı olmaksızın doğrudan doğruya bir istençle eylemde bulunmaktadır. Buna, gökkatlarının özleri adı da verilir. İbn Sina'nın geliştirdiği bu güç kuramının kaynağı Aristoteles ve Yeni-Platonculuk'tur. Ancak, o bu güçlerin sonsuz olduğu kanısında değildir. Ona göre, zaman ve devinim kavramları da birbirine bağlıdır, çünkü, devinimin bulunmadığı, algılanmadığı bir yerde zaman da yoktur.
İbn Sina'nın felsefesinde, Aristotelesi'in geliştirdiği düşünce dizgesine uygun olarak, ruh kavramının önemli bir yer tuttuğu görülür. Ona göre, biri bitkisel, öteki insanla ilgili olmak üzere, iki türlü ruh vardır. İnsan ruhu, gövdeye gereksinme duymadan, doğrudan doğruya kendini bilir, bu nedenle, tinsel bir tözdür. Gövdeyi devindiren, ona dirilik kazandıran bu tözün başka bir özelliği de, yetkin düşünme yeteneği anlık olmasıdır. Düşünme eylemi yaratan ruhtur, o gövdeyi gerektirmez, ancak gövde var olabilmek için tini gereksinir. İnsan ruhu gövde biçiminde değildir, usa uygun biçimleri kavramaya elverişli bir töz olduğundan, gövdesel yapıda yer alamaz. Gövde, bölünebilen öğelerden oluşmuş bir bütündür, oysa tin, bir birliktir, bölünmeye elverişli değildir, sürekli olarak özünü ve birliğini korur. Tin, bütün izlenimleri gövde aracılığıyla alır, anlık yoluyla kavramları, kavramlara dayanarak usa vurmayı oluşturur. Bu yüzden, gövdeyle dolaylı bir bağlantısı vardır. Ancak, bu bağlantı tin için bir oluş koşulu değildir.
Canlı sorununa, gözleme dayalı bir ruhbilim anlayışıyla çözüm arayan İbn Sina'ya göre dirilik bir bileşimdir. Doğal organların, göksel güçler yardımıyla bileşmesinden canlılar ortaya çıkar. Bu olay da, belli aşamalara uygun olarak gerçekleşir. İlk ortaya çıkan canlı bitkidir. Bitkide tohumla üreme, beslenme ve büyüme güçleri vardır. İkinci aşamada ortaya çıkan hayvanda ise, kendi kendine devinme ve algı güçleri bulunur. Devinme gücünden isteme ve öfke doğar. Algı gücü de, iç ve dış algı olmak üzere ikiye ayrılır. İnsan özü doğal evrim sürecinde en üst düzeyde gerçekleşmiş bir oluşumdur, bu nedenle, öteki varlıklardan ayrılır. İnsanda dış algı duyumlarla, iç algı da , beynin ön boşluğunda bulunan ortak duyu ile sağlanır. Duyularla alınan izlenimler bu ortak duyu ile beyne gider. Beynin, ön boşluğunda sonunda, tasarlama yetisi bulunur. Bu yeti duyu izlenimlerini sağlamaya yarar. İnsan için en önemli olan düşünen öz yapıcı ve bilici güçlerle donatılmıştır. Yapıcı güç (us) gerekli ve özel eylemler için gövdeyi uyarır. Bilici güç ise, yapıcı gücü yönlendirir. Özdekten ayrılan tümel biçimlerin izlerini alır. Bu biçimler soyutsa onları kavrar, değilse soyutlayarak kavrar. İnsanda iyiyi kötüden, yararlıyı yararsızdan ayıran yapıcı güçtür, bu nedenle bir istenç niteliğindedir.
Us konusunda İbn Sina ayrı bir düşünce ortaya atmıştır. Ona göre us beş türlüdür. Özdeksel us, bütün insanlarda ortak olup, kavramayı, bilmeyi sağlayan bir yetenektir. Bir yeti olarak işlek us, yalın, açık ve seçik olanı bilir, eyleme yöneliktir, durağan bir güç niteliğinde değildir. Eylemsel us, kazanılmış verileri kavrar ve ikinci aşamada bulunan ustan daha üstündür. Kazanılmış us, kendisine verilen ve düşünebilen nesneleri bilir. Aşama bakımından usun olgunluk basamağında bulunur. Bu aşamada usun kavrayabileceği konular kendi özünde de vardır. Kutsal us, usun en yüksek aşamasıdır. Bütün varlık türlerinin özünü, kaynağını, onları oluşturan gücü, başka bir aracıya gereksinme duymadan, bir bütünlük içinde kavrar.
İnsan, ayrıntıları duyularla algılar, tümelleri usla kavrar. Tümelleri kavrayan yetkin us, nesneleri anlama yeteneği olan etkin usa olanak sağlar. İnsan usunun algıladığı ayrıntılar, kendi varlıkları dolayısıyla değil, nedenleri yüzünden vardır. Us, bu kavranabilir nesneleri kazanabilmek için ilkin duyu verilerinden yararlanır. Sonra duyu verilerini usun genel kurallarına göre işlemden geçirir, yargıları ortaya koymada onları aşar.
Yaratılış konusunda İbn Sina, varlığın sıralı düzeninde, "bir'den bir çıkar" ilkesine dayanır. İlk "bir", zorunlu varlık, Tanrı'dır. O'nun varlığı yalnız kendisini gerektirir. Var olma, Tanrı'nın özünden gelen gerekimdir. İlk neden ilk gerçekliktir. Tanrı'dan ilk us ortaya çıkar. Çokluk bu usla başlar. Bundan da felek ve nefsin usları türer. Her ustan da, o usun özü ve cismi oluşur. Us cismi aracısız olarak devindiremeyeceği için, uslar sırasının sonunda etkin us, akıl bulunur. Ondan da dünya ile ilgili nesnelerin maddesi, cisimlerin biçimleri ve insan özleri doğar. Etkin us, tümünün yöneticisidir. Yaratılış önsüzdür ve yeri de maddedir. Madde, soyut ve tüm varlığın öncesiz olanı, nefsin eylem alanı, sınırı ve tüm parçaların kaynağıdır. İlk us, kendisini ve zorunlu varlığı bilir. Buradan ikilik doğar. İlk us kendinde olanaklı, ilk varlık için ise zorunludur. Her tikel feleğin ilk kımıldatıcısı vardır. İlk kımıldatıcıları eyleme sokan tinsel varlıklardır. Her feleğin de iyiliğini düşünen kımıldatıcı bir nefsi vardır. Nefsin eylemi, etkin usa ulaşır.
Evrenin varlığı, zorunlu olan, Tanrı'yı gerektirir. Başka bir varlığın etkisiyle var olan evren sonsuz olamaz. Devinme, nesnenin özünde saklı güçten doğar. Her nesnenin özünde devindirici bir güç vardır. Nesne kendini kendinin etkin öznesi değildir. Bu güç, nesneye biçim de kazandırır.
İbn Sina metafiziği genelde Aristoteles metafiziği ile Yeni-Platonculuk ve Kelam'ın bireşimidir. Konusu, ilkler ilki, tüm oluşların, yaratışların, varlık bütününün kaynağı olan Tanrı'dır. Tanrı, bütünlüğü nedeniyle nesnelerde, olay ve eylemlerde görünüş alanına çıkar. Varlık vardır, yok olamaz.
Varlık üç bölüme ayrılır:
1- Olanaklı varlık, nesnelerle ilgili değişimin, oluş ve bozulmanın egemen olduğu varlıktır. Bu varlık ortamında görülen ne varsa belli bir süre içinde başlar ve biter.
2- Kendiliğinden olanaklı varlık. Olanaklı olmasına karşın, ilk nedenle ilişkilerinden dolayı zorunluluk kazanır. Tümellerin, yasaların bulunduğu evren. Gökkürelerin usları böyledir.
3- Kendiliğinden zorunlu varlık, ilk neden ya da Tanrı'dır. Değişmez ve çoğalmaz. Çokluklar ondadır. Tanrısal zorunluluk illkesi tüm yaratılanların da temel ilkesidir.
İbn Sina'nın benimsediği tanrıbilim dört ana konuyu içerir; Evren, ötedünya, ahiret, peygamberlik, Tanrı.
Evren yaratılmıştır. Yaratıcı ve varedici Tanrı'dır. O Kelamcılar'ın dediği gibi özgün yapıcı değildir, zorunludur. İlk neden önsüz ve sonsuzdur. Evrenin yaratılması, Tanrı'nın daha önceden varoluşunu gerektirir. Evrenin bütününde yer alan gök katları tanrısal evrenin varlıklarıdır, bunların özleri meleklerdir. Madde dünyasında oluş ve bozulma vardır. Onların tanrısal niteliği yoktur. Bu yaratma olayı da bir fışkırmadır.
Ölüm, tinin gövdeden ayrılmasıdır. Gövdelerden ayrılan tinlerin geldikleri kaynakta toplanmaları insanda ötedünya kavramını oluşturur. Ruh, tinsel bir tözdür, ölümsüzdür. Gövdeye egemendir. Ruh gövdeye girmeden önce etkin usta vardı. İnsana bireyselliğini kazandıran odur. Gövdenin yok olması, ruhun varlığını etkilemez. Dirilme tinseldir.
İnsanları yaratan Tanrı, onlara verdiği özgür istençle iyi ile kötüyü seçme olanağı sağladı. İstenç özgürlüğü, usla utku arasındaki çatışmadan ve ilkinin üstünlüğünden doğar. İnsan elinden çıkan bütün bağımsız eylemler tanrısal kayra ile gerçekleşir. Özgür istenç tüm insanlarda vardır. Peygamberler de bu bakımdan birer insandır. Ancak, onlarda insanların en yüceleri olan bilginlerde, bilgilerde olduğu gibi bir seziş vardır. Bu üstün seziş gücü, kavrayış yeteneği peygamberlerin etkin us ile buluşmalarını, gerçekleri kavramalarını sağlar. Bu üstün güç ve kavrayış vahy adını alır. Üstün anlayış gücü taşıyan melekler, vahyi peygamberlere ulaştırırlar.
Tanrı, özü gereği bilicidir. Kendi özünü bilmesi yaratmayı gerekli kılar. İbn Sina İslam dinine ve Kuran'a dayanarak bilmeyi yaratma olarak niteler. Yaratma eylemi Tanrı'nın kendi özüne karşı duyduğu sevgiden dolayıdır. Tanrı tümelleri bilir. Tikellerle ilgili bilgisi de, tümel nedensellikleri bilmesindendir.
Madde ve biçimin ilişkileri üzerinde bilimleri iç bölümde ele alırlar:
1- Maddeden ayrılmamış biçimlerin bilimi: Doğa bilimleri ya da aşağı bilimler.
2- Maddesinden iyice ayrı biçimlerin bilimi: Metafizik, mantık gibi yüksek bilimler.
3- Maddesinden ancak zihinde ayrılabilen, kimi yerde ayrı kimi yerde bir olan biçimlerin bilimi:
Matematik, geometri, orta bilimler. Zihin bu biçimleri doğru olarak maddesinden soyutlar.
Felsefe ise, kuramsal ve pratik diye ikiye ayrılır. Kuramsal olan, bilmek yeteneğiyle elde edilen bilgileri kapsar. Doğa felsefesi, matematik felsefesi ve metafizik gibi pratik felsefe, bilmek ve eylemde bulunmak üzere elde edilen bilgilere dayanır.
İbn Sina, gerek Doğu gerekse Batı filozoflarını etkiledi. Gazali, özellikle, ruh anlayışında ondan etkilendi. İbn Sina'nın deneyci yanı, Gazali'yi kuşkuculuk'a götürdü. Yapıtları 12.yy'da Latince'ye çevrildi, ünü yayıldı. Tanrıbilimci filozof Albertus Magnus, tin ve us ile güçleri konusunda İbn Sina'dan yararlandı.
YAPITLAR (başlıca): el-Kanun fi't-Tıb, (ö.s), 1593, ("Hekimlik Yasası"); Kitabü'l-Necat, (ö.s), 1593, ("Kurtuluş Kitabı"); Risale fi-İlmü'l-Ahlak, (ö.s), 1880, ("Ahlak Konusunda Kitapçık"); İşarat ve'l-Tembihat, (ö.s), 1892, ("Belirtiler ve Uyarılar"); Kitabü'ş-Şifa, (ö.s), 1927, ("Sağlık Kitabı").
Mehmet Emin Yurdakul (1869-1944)
Türk, Şair. Ulusçu, halkçı görüşleri savunduğu şiirleriyle Milli Edebiyat akımının öncü şairleri arasında yer almıştır.
13 Mayıs 1869'da İstanbul'da doğdu, 14 Ocak 1944'de aynı kentte öldü. Beşiktaş Askeri Rüştiyesi'ni bitirdikten sonra bir süre Mülkiye Mektebi'nin idadisinde okudu. 1887'de Babıâli Sadaret Dairesi Evrak Odası'nı aylıksız kâtip olarak atandı. 1899'da Hukuk Mektebi'ne başladı. öğrenimini ABD'de tamamlamak üzere okuldan ayrıldı. Ancak bu isteği gerçekleşemedi. Memurluk yaşamına döndü. ıttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girdi. şiirlerinde dile getirdiği düşünceler, yansıttığı gerçekler saray tarafından kuşkuyla karşılandığı için 1907'de Erzurum rüsumat nazırlığına gönderildi. II. Meşrutiyet sonrası 1909'da bahriye müsteşarlığına, bu görevi istemeyince de Hicaz valiliğine atandı. Bir yıl sonra Sivas valiliğine getirildi. Ancak çalışması engellenince, üç ay sonra bu görevinden de ayrılarak ıstanbul'a döndü. Türk Ocağı'nın kurucuları arasında yer aldı, derneğin başkanı oldu. çıkarılan Türk Yurdu dergisinin de sorumluluğunu üstlendi. İttihat ve Terakki yönetimiyle arası açılınca Erzurum valiliği göreviyle 1911'de ıstanbul'dan uzaklaştırıldı. Ertesi yıl da emekliye ayrılmak zorunda bırakıldı. 1913'te Musul milletvekili seçildi. Halide Edip, Köprülüzade Fuat ve Hamdullah Suphi ile birlikte Hars ve ılim Heyeti üyeliğinde bulundu. Milli Türk Fırkası'nın kurucuları arasında yer aldı. I. Dünya Savaşı sonunda ıstanbul işgal edilince, 1921'de Anadolu'ya geçti. Atatürk tarafından ilgiyle karşılandı. Antalya, Adana, ızmir yörelerinde dolaşarak halkın ve ordunun manevi gücünü arttırıcı konuşmalar yaptı, şebinkarahisar, Urfa ve ıstanbul milletvekili seçilerek beş dönem meclise girdi.
Mehmed Emin Yurdakul edebiyat yaşamına Servet-i Fünun döneminde başlamıştır. ılk kitabı Türkçe şiirler ilgiyle karşılanmış, yankılar uyandırmıştır. Dönemin şiir anlayışı dışında, hece ölçüsünü kullanarak yazdığı şiirlerinde yalın bir dil kullanmıştır. Türk edebiyatına halk sesini getiren şair olarak nitelendirilmiştir. Osmanlıcılık ve ıslamcılık akımlarına karşı Türkçülük akımını savunan, bu konudaki düşüncelerini dile getiren öğretici şiirler yazmıştır.
şiirde biçim yönünden yenilikler yapmıştır. Geleneksel Türk şiirinde sürekli kullanılan kalıpların yerine 4+4+4+3=15, 4+4+4+5=17, 4+4+4+7=19 gibi alışılmışın dışında kalıplar kullanmıştır. Dörtlük geleneğinin dışına çıkarak üçer, altışar, sekizer dizelik kıtalar kurmuştur. Servet-i Fünun doğrultusunda Batı'dan gelen sone biçiminde şiirler de yazmıştır.
Halkçı, ulusçu düşünce ve duyguları dile getirmiştir. Toplumsal ve ulusal konuları işlemiştir. Halkın ve ülkenin gerçeğini, özgürlük istemini yansıtmıştır. Coşku, umut, yüreklendirme ve öğreticilik, şiirinin belirgin öğeleri olmuştur.
YAPITLAR (başlıca): şiir: Türkçe şiirler, 1899; Türk Sazı, 1914; Ey Türk Uyan, 1914; Tan Sesleri, 1915; Zafer Yolunda, 1918; Aydın Kızları, 1919; Dante'ye, 1920; Mustafa Kemal, 1928; Ankara, 1939.
Mevlâna (1207-1273)

Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh şehrinde doğmuştur.
Mevlâna'nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup sağlığında "Bilginlerin Sultanı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahaeddin Veled'dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.
Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'ten ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'l-Ulemâ 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'ten ayrıldı.
Sultânü'l-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış Mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaşmıştır. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.

Sultânü'l-Ulemâ Nişâbur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâbe'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldi. Karaman'da Subaşı Emir Musa'nın yaptırdıkları medreseye yerleşti.
1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'l-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldı. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adında iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun' u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerra Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Alim Çelebi adlı iki oğlu ve Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.
Bu yıllarda Anadolu'nun büyük bir kısmı Selçuklu Devletinin egemenliği altında idi. Konya ise bu devletin başşehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve devletin hükümdarı Alâeddin Keykubad idi. Alâeddin Keykubad, Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi.
Bahaeddin Veled, sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldi. Sultan Alâeddin onu muhteşem bir törenle karşıladı ve ona ikametgâh olarak Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni tahsis etti.
Sultânü'l-Ulemâ, 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak Selçuklu Sarayı'nın Gül Bahçesi seçildi. Günümüzde müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'na bugünkü yerine defnedildi.

Sultânü'l-Ulemâ ölünce talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Medrese kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.
Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'te "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar.
Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadrettin Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevi çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırdı.
Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.
"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir"
MEVLANA'NIN ESERLERİ
Mesnevi
Mesnevi klasik doğu edebiyatında, bir şiir tarzının adıdır. Edebiyatta aynı vezinde ve her beyti kendi arasında ayrı ayrı kafiyeli nazım türüne Mesnevi adı verilmiştir. Uzun sürecek konular veya hikayeler şiir yoluyla anlatılmak istendiğinde, kafiye kolaylığı nedeniyle mesnevi türü tercih edilirdi.
Mesnevi her ne kadar klasik doğu şiirinin bir türü ise de, "Mesnevi" denildiği zaman akla "Mevlâna'nın Mesnevi'si" gelmektedir.
Mevlâna Mesnevi'yi Hüsameddin Çelebi'nin isteği üzerine yazmıştır. Kâtibi Hüsameddin Çelebi'nin söylediğine göre, Mevlâna, Mesnevi beyitlerini Meram'da gezerken, oturuken, yürürken, hatta semâ ederken söylermiş. Çelebi Hüsameddin de yazarmış.
Mesnevi'nin dili Farsça'dır. Halen Mevlâna Müzesi'nde teşhirde bulunan 1278 tarihli, elde bulunulan en eski Mesnevi nüshasına göre beyit sayısı 25618 dir.
Mesnevi'nin Vezni:
Fâ i lâ tün - fâ i lâ tün - fâ i lün 'dür.
Mevlâna 6 ciltlik Mesnevi'sinde tasavvufi fikir ve düşüncelerini, birbirine ulanmış hikayeler halinde anlatmaktadır.
Dîvân-ı Kebir
Divân şairlerinin şiirlerini topladıkları deftere denir. "Divân-ı Kebir "Büyük Defter" veya "Büyük Divân" manasına gelir.
Mevlâna'nın çeşitli konularda söylediği şiirlerin tamamı bu divandadır. Divân-ı Kebir'in dili Farsça olmakla beraber, içinde Arapça, Türkçe ve Rumca şiire de yer verilmiştir.
Divân-ı Kebir 21 küçük divân (Bahir) ile rubâî divânının bir araya getirilmesi ile oluşmuştur. Divân-ı Kebir'in beyit sayısı 40.000'i aşmaktadır.
Mevlâna Divân-ı Kebir'deki bazı şiirlerini Şems Mahlası ile yazdığı için bu divâna Divân-ı Şems de denmektedir. Divânda yer alan şiirler vezin ve kafiyeler göz önüne alınarak düzenlenmiştir.
Mektûbât
Mevlâna'nın başta Selçuklu hükümdarlarına ve devrin ileri gelenlerine nasihat için, kendisinden sorulan ve halli istenilen dini ve ilmi konularda açıklayıcı bilgiler vermek için yazdığı 147 adet mektuptur.
Mevlâna bu mektuplarında, edebi mektup yazma kaidelerine uymamış, aynen konuştuğu gibi yazmıştır. Mektuplarında "kulunuz, ben deniz"gibi kelimelere hiç yer vermemiştir.
Hitaplarında mevki ve memuriyet adları müstesna, mektup yazdığı kişinin aklına, inancına ve yaptığı iyi işlere göre kendisine hangi hitap tarzı yakışıyorsa, onu kullanmıştır.
Fîhi Mâ Fih
Fîhi Mâ Fih "Ne varsa içindedir" manasına gelmektedir. Bu eser Mevlâna'nın çeşitli meclislerde yaptığı sohbetleri içermektedir. Bunların oğlu Sultan Veled tarafından bir kitapta toplandığı sanılmaktadır. Eser 61 bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerden bir kısmı, Selçuklu Veziri Süleyman Pervane'ye hitaben kaleme alınmıştır. Eserde bazı siyasi olaylara da değinilmiştir. Bu nedenle bu eser tarihi açıdan da büyük bir önem taşımaktadır.
Eserde cennet ve cehennem, dünya ve ahiret mürşid ve mürid, aşk ve sema gibi konular işlenmiştir.
Mecâlis-i Seb'a (Yedi Meclis)
Mecâlis-i Seb'a adından da anlaşılacağı üzere Mevlâna'nın yedi meclisinin, yedi vaazının toplanmasından meydana gelmiştir. Mevlâna'nın vaazları, Çelebi Hüsameddin veya oğlu Sultan Veled tarafından not edilmiş ancak özüne dokunulmamak kaydı ile eklentiler yapılmıştır. Eserin düzenlenmesi yapıldıktan sonra, Mevlâna'nın tashihinden geçmiş olması kuvvetle muhtemeldir.
Şiiri amaç değil, fikirlerini söylemede bir araç olarak kabul eden Mevlâna, yedi meclisinde şerh ettiği hadisleri şu konulara ayırmıştır:
1. Doğru yoldan ayrılmış toplumların hangi yolla kurtulacağı
2. Suçtan kurtuluş, akıl yolu ile gafletten uyanış
3. İnanç'daki kudret
4. Tövbe edip doğru yolu bulanların Allah'ın sevgili kulu olacakları
5. Bilginin değeri
6. Gaflete dalış
7. Aklın önemi
Bu yedi mecliste, asıl şerh edilen hadiselerle beraber 41 hadis daha geçmektedir. Mevlâna tarafından seçilen her hadis içtimaidir. Mevlâna, yedi meclisinde her bölüme "hamd-ü sena" ve "münacat" ile başlamakta, açıklanacak konuları ve tasavvufi görüşlerini hikaye ve şiirlerle cazip hale getirmektedir. Bu yol Mesnevi'nin yazılışında da aynen kullanılmıştır.
Nasreddin Hoca (1208-1284)

Türk halk bilgesi. Halk dilinde, duygu ve inceliği içeren, gülmece türünün öncüsü olmuştur.
Sivrihisar'ın Hortu yöresinde doğdu, Akşehir'de öldü. Babası Hortu köyü imamı Abdullah Efendi, annesi aynı köyden Sıdıka Hatun'dur. Önce Sivrihisar'da medrese öğrenimi gördü, babasının ölümü üzerine Hortu'ya dönerek köy imamı oldu. 1237'de Akşehir'e yerleşerek, Seyyid Mahmud Hayrani ve Seyyid Hacı İbrahim'in derslerini dinledi, İslam diniyle ilgili çalışmalarını sürdürdü. Bir söylentiye göre medresede ders okuttu, kadılık görevinde bulundu. Bu görevlerinden dolayı kendisine Nasuriddin Hâce adı verilmiş, sonradan bu ad Nasreddin Hoca biçimini almıştır. Onun yaşamıyla ilgili bilgiler, halkın kendisine olan aşırı sevgisi yüzünden, söylentilerle karışmış, yer yer olağanüstü nitelikler kazanmıştır. Bu söylentiler arasında, onun Selçuklu sultanlarıyla tanıştığı, Mevlânâ Celâleddin ile yakınlık kurduğu, kendisinden en az yetmiş yıl sonra yaşayan Timur'la konuştuğu, birkaç yerde birden göründüğü bile vardır.
Nasreddin Hoca'nın değeri, yaşadığı olaylarla değil, gerek kendisinin, gerek halkın onun ağzından söylediği gülmecelerdeki anlam, yergi ve alay öğelerinin inceliğiyle ölçülür. Onun olduğu ileri sürülen gülmecelerin incelenmesinden, bunlarda geçen sözcüklerin açıklanışından anlaşıldığına göre o, belli bir dönemin değil Anadolu halkının yaşama biçimini, güldürü öğesini, alay ve eğlenme türünü, övgü ve yergi becerisini dile getirmiştir. Onunla ilgili gülmeceleri oluşturan öğelerin odağı sevgi, yergi, övgü, alaya alma. Gülünç duruma düşürme, kendi kendiyle çelişkiye sürükleme, Şeriat'ın katılıkları karşısında çok ince ve iğneli bir söyleyişle yumuşaklığı yeğlemedir. O, bunları söylerken bilgin, bilgisiz, açıkgöz, uysal, vurdumduymaz, utangaç, atak, şaşkın, kurnaz, korkak, atılgan gibi çelişik niteliklere bürünür. Özellikle karşısındakinin durumuyla çelişki içinde bulunma, gülmecelerinin egemen öğesidir. Bu öğeler Anadolu insanının, belli olaylar karşısındaki tutumun yansıtan, düşünce ürünlerini oluşturur. Nasreddin Hoca, halkın duygularını yansıtan, bir gülmece odağı olarak ortaya çıkarılır.
Söyletilen kişi, söyletenin ağzını kullanır, böylece halk Nasreddin Hoca'nın diliyle kendi sesini duyurur.
Nasreddin Hoca, bütün gülmecelerinde, soyut bir varlık olarak değil, yaşanmış, yaşanan bir olayla, bir olguyla bağlantılı bir biçimde ortaya çıkar. Olay karşısında duyulan tepkiyi ya da onayı gülmece türlerinden biriyle dile getirir. Tanık olduğu olaylar, genellikle, halk arasında geçer. Hoca soyluların, yüksek saray çevresinde bulunanların aralarına ya çok seyrek girer ya da hiç girmez. Sözgelişi onun tanıştığı söylenen Selçuklu sultanlarıyla ilgili gülmecesi yoktur. Timur'la ilgili "hamam, Timur ve peştemal" gülmecesi de, Timur'dan çok önce yaşadığı için, sonradan üretilmiştir. Halk beğenisi Hoca'yı Timur gibi çevresine korku salan bir imparatorun karşısına hamamda çıkarak, "kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit" türünden bir yergi yaratmıştır.
Burada yerilen, dolaylı olarak, kendi toplumun, halkın üstünde gören saray insanlarıdır.
Nasreddin Hoca gülmecelerinde dile gelen, onun kişiliğinde, halkın duygularını yansıtan başka bir özellik de eşeğin yeridir. Hoca eşeğinden ayrı düşünülemez, onun taşıtı, bineği olan eşek gerçekte bir yergi ve alay öğesidir. Anadolu insanının yarattığı gülmece ürünlerinde atın yeri yoktur denilebilir. Eşek, acıya, sıkıntıya, dayağa, açlığa katlanışın en yaygın simgesidir. Soyluların, sarayların çevresinde üretilmiş gülmecelerde eşek bulunmaz, oysa at geniş bir yer tutar. Bu konuda, başka bir çelişki sergilenir, gülmecede güldürücü öğe ile yerici öğe yanyana getirilir. Bunun örneği de kendisinden eşeği isteyen köylüye, "eşek evde yok" deyince ahırda onun anırmasını duyan köylünün "işte eşek ahırda" diye diretmesi karşısında, Hocanın "eşeğin sözüne mi inanacaksın benimkine mi" demesidir.
Onun gülmecelerinde, kaba sofuların "ahret" le ilgili inançları da önemli bir yer tutar. "Fincancı Katırları", "Ben Sağlığımda Hep Burdan Geçerdim" başlıklı gülmeceler katı bir inanç karşısındaki duyguyu açığa vurur. Toplumda neye önem verildiğini anlatan "Ye Kürküm Ye" gülmecesi, Hoca'nın dilinde, halkın tepkisini gösterir.
Nasreddin Hoca'nın etkisi bütün toplum kesimlerine yayılmış, "İncili Çavuş", "Bekri Mustafa", "Bektaşi" gibi çok değişik yörelerin duygularını yansıtan gülmece türlerinin doğmasına olanak sağlamıştır. Bunlardan ilk ikisi saray çevresinin oldukça kaba beğenisini, üçüncüsü de gene halkın Şeriat'ın katılığına karşı duyduğu tepkiyi dile getirir.
Nasreddin Hoca Fıkraları
O ZAMAN BAŞKA
Hoca'nın kadılık yaptığı sıralarda bir adam gelmiş:
-Hoca efendi demiş,size bir şey danışacağım.
-Buyrun sorun.
Demiş Hoca, adam sözünü sürdürmüş:
-Geçen gün , komşuların size ait olduğunu söyledikleri bir inek, tarlada bizim ineğin karnını vurup öldürmüş. Şimdi ne yapmam gerek?
Hoca , sakallarını sıvazlayıp bir an düşündükten sonra :
-Hayvan bu, demiş, dava edecek değilsin ya!..
-Teşekkür ederim kadı efendi.
-Sahibinin de bu işte suçu yok;ne bilsin böyle olacağını?
Adamın yüzü gülmüş, tekrar söze başlamadan önce:
-Kusura bakma kadı efendi, demin ben bir yanlışlık yaptım, ölen inek benimki değil, seninki imiş.
Hoca , yerinden doğrulup:
-Bak demiş, şimdi iş değişti. O halde verin raftaki kara kaplı kitabı da hele bir bakalım! ...
SUBAŞINI EŞEĞİ
Eşeği kaybolan Subaşı, ateş püskürmüş:
-Çabuk benim hayvanımı bulun, yoksa karışmam! Diye bağırmaya başlamış.
Herkesi bir telaş , bir korkudur almış. Eşeği aramak için dört bir tarafa dağılan Akşehirliler , yolda Hoca'ya rastlamışlar:
-Aman Hocam, bize yardım et. Yolda sahipsiz bir eşek bulursan hemen yakala n'olur.
-Eşek kimin?
-Subaşının.
Demişler. Hoca da: “Peki ararım” demiş ve türkü söyleye söyleye yolunu sürdürmüş. Karşısına çıkan bir köylü :
-Hocam, böyle türkü söyleyerek ne yapıyorsun?
Deyince ,Hoca:
-Subaşının kaybolan eşeğini arıyorum!
Demiş. Adam , yine sormuş:
-Peki , böyle türkü söyleyerek eşek mi aranır a Hoca?
-El elin eşeğini elbette türkü söyleyerek arar. Hele eşek zorla aranıyorsa. Üstelik Subaşınınsa....
EŞEĞE NEDEN TERS BİNMİŞ
Bir gün Hoca, eşeğine binerek , arkasına takılan bir kısım insanlarla birlikte, camiden eve dönerken birdenbire durur, hayvandan iner ve yüzü insanlara dönük olarak eşeğe ters biner, yani semere ters oturur. Bunu görenler yaptığı hareketin nedenini sorarlar. Hoca şöyle der:
-Düşündüm taşındım, eşeğime böyle binmeye karar verdim çünkü saygısızlığı hiç sevmem. Siz önüme düşseniz, arkanızı bana dönmüş olacaksınız; usulsüzlük saygısızlık olur. Ben önde gitsem, size arkamı çevirmiş olacağım ki bu da doğru değildir. Böyle ters bindiğim zaman ise hem ben önünüzden giderim, siz de ardımdan gelmiş olursunuz; hem de karşı karşıya bulunuruz!
PERDEYİ BEN BULDUM
Bir ahbap topluluğunda Hoca'nın eline iş olsun diye bir saz tutturmuşlar:
-Hadi bize güzel güzel bir şeyler çal da dinleyelim!
Demişler. Hoca sazı eline alınca mızrabı bir aşağı bir yukarı teller üzerinde rastgele dolaştırmağa ve böylece tuhaf tuhaf sesler, gıcırtılar çıkarmağa başlamış:
-Aman Hoca demişler, saz dediğin böyle mi çalınır? Perdeler üzerinde usuliyle gezinmek gerek ...
Hoca , elindeki sazı dımbırdatmağı sürdürürken:
-Onlar perdeyi bulamazlar, aramak için gezinip dururlar. Ben buldu işte. Niçin boşu boşuna gezinip durayım, demiş. Gülmüş.
Necip Fazıl Kısakürek (1901)
Kendi ifadesiyle "Çemberlitaş'ta, Sultanahmet'e doğru inen sokaklardan birinde, kocaman bir konakta" doğmuştur (1904). Çeşitli okullarda, bu arada Amerikan Koleji'nde okumuş ve orta öğrenimini Bahriye Mektebi'nde yapmıştır (1922). Bu askeri okulda, din derslerini, Aksekili Ahmed Hamdi, tarih derslerini Yahya Kemal'den görmüş, ama asıl anlamda "edebiyat ve felsefeden riyaziyeye ve fiziğe kadar iç ve dış bir çok ilimde derin ve mahrem mıntıkalara kadar nüfuz edebilmiş" dediği İbrahim Aşkî'nin etkisinde kalmıştır. İbrahim Aşkî, verdiği kitaplarla onun "deri üstü deri bir plânda da olsa" tasavvufla ilk temasını sağlamıştır. Kısakürek Bahriye Mektebi'nin "namzet ve harp sınıflarını bitirdikten sonra" Darülfünun Felsefe Bölümü'ne girmiş ve oradan mezun olmuştur (1921-1924). Felsefedeki en yakın arkadaşlarından biri Hasan Ali Yücel'dir. Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile bir yıl da Paris'te öğrenim yapmıştır (1924-1925). Yurda döndükten sonra Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında memurluk ve müfettişlik gibi görevlerde bulunmuş (1926-1939), Ankara'da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Devlet Konservatuvarı ile İstanbul'da Güzel Sanatlar Akademisi'nde ders vermiştir (1939-1942). Daha gençlik yıllarında basınla ilişkiye gelen Kısakürek, bu tarihten sonra memurlukla ilişkisini kesmiş, yaşamını yazarlık ve dergicilikten kazanmaya başlamıştır.
Necip Fazıl Kısakürek "uzun süren, fakat fikrîfaaliyetini ve yazı yazmasını engellemeyen bir hastalıktan sonra Erenköy'deki evinde ölmüş (25 Mayıs 1983), hadiseli bir cenaze merasiminden sonra Eyüp sırtlarındaki kabristana defnedilmiştir.
Necip Fazıl Sabır Taşı adlı oyunuyla 1947 yılında C.H.P. Piyes Yarışmacı Birincilik Ödülü'nü almıştır. Kısakürek'e doğumunun 75. yıldönümü dolayısıyla Kültür Bakanlığı'nca "Büyük Kültür Armağanı" (25 Maysı 1980) ve Türk Edebiyatı Vakfı'nca "Türkçenin Yaşayan En Büyük Şairi" ünvanını vermiştir.
Yazın Yaşamı
Kendi sözleriyle "büyükbabasından en küçük yaşlarda okuma yazma öğrenen" Kısakürek, daha çocukluğundan itibaren önce "Fransızların aşağı tabaka muharrirlerine ait tümen tümen tercümeler" olmak üzere oniki yaşına kadar "ölçüsüz, abur cubur bir okuma hastası" olmuştur. Şöyle yazmaktadır: "(Pol ve Virjini), (Graziyella), (La-dam-d-kamelya), (Zavallı Necdet) gibi hissîlik ve edebîlik iddiasındaki eserlere kadar tırmanan alâkam, nihayet hastalığa dönüşmüş, gecelerimi ve gündüzlerimi bir ağ sarmıştı". Edebiyata böylesine bir okuma tutkusuyla giren Necip Fazıl, "şairliğinin on iki yaşında başladığını", hastanede yatan annesini ziyarete gittiği sırada onun yanındaki yatakta yatan "veremli bir kızın şiir defterini" göstererek "senin şair olmanı ne kadar isterdim" dediğini belirterek, şunları eklemektedir: "Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetinin ta kendisi. Gözlerim, hastane odasının penceresinde savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı içimden kararı verdim; Şair olacağım! Ve oldum".
Necip Fazıl'ın yayımlanan ilk şiir Örümcek Ağı adlı kitabına "Bir Mezar Taşı" başlığıyla alacağı "Kitabe" şiiridir ve 1 Temmuz 1923 tarihli Yeni Mecmua'da çıkmıştır. "benim de yerim bu el oldu yâhu/Gençlik bahçesinde sel oldu yâhu" dizeleriyle başlayan bu şiir dolayısıyla Ahmet Haşim'in "Çocuk Bu Sesi nerden buldun sen?" dediğini yazmaktadır Necip Fazıl anılarında. Kısakürek bu tarihten itibaren 1939 yılına kadar Yeni Mecmua, Milhi Mecmua, Anadolu, Hayat, Varlık gibi dergilerle Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan şiir ve yazılarıyla ününü genişletmiştir.
Necip Fazıl 1925 yılında Paris'ten yurda döndükten sonra, aralıklı şekilde ama uzun sürelerle Ankara'da kalmış, üçüncü gelişinde, bazı bankaların da desteğini sağlayarak 14 Mart 1936 tarihinde Ağaç adlı bir dergi çıkarmıştır. Yazarları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Mustafa Şekip Tunç'un da bulunduğu Ağaç, yeni kapanmış olan Yakup Kadri'nin sahipliğindeki kadro dergisinin Burhan Belge, Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Husrev Tökin gibi yazarlarının savunduğu ve dönemin etellektüellerini hayli etkilemiş bulunan materyalist ve marksizan düşüncelerine karşı spiritüalist ve idealist bir çizgi izlemeyi öngörmüştür. Ankara'da altı sayı çıkan Ağaç dergisini Kısakürek daha sonra İstanbul'a nakletmiş, ancak fazla okur bulamayan dergi 17'nci sayıda kapanmıştır.
Necip Fazıl, 1943 yılında bu kez, dinsel ve siyasal kimliği de olan Büyük Doğu adlı dergiyi çıkarmış, 1978 yılına kadar aralıklarla haftalık, günlük ve aylık olarak çıkardığı Büyük Doğu'da iktidarlara cephe almış, yazı ve yayınları yüzünden mahkemelere düşmüş, dergi birçok kez kapatılmıştır. Özellikle laikliğe karşı çıkan, Sultan Abbdülhamit'i savunan Necip Fazıl giderek İslamcı kesimin önderlerinden biri olmuştur. Hemen belirtmek gerekir ki, Ağaç'ta olduğu gibi Büyük Doğu'nun ilk sayılarında da yazar kadrosu haylı kozmopolittir. Bedri Rahmi'nin Sait Faik'e yeni edebiyatın bir çok imzası dergi sayfalarında görülmektedir.
Ancak, Necip Fazıl Büyük Doğu'yu özellikle dinsel bir kavga organı duruma getirdikçe bu yazarlar bir bir çekilmiştir sayfalardan. Necip Fazıl 1947 yılında Büyük Doğu'nun toplatılması üzerine Kasım-Aralık ayları arasında üç sayı çıkarabildiği Borazan diye bir siyasal mizah dergisi de çıkarmıştır.
Yapıtları
Şiir:
Örümcek Ağı (1925),
Kaldırımlar (1928), Ben ve Ötesi (1932), Sonsuzluk Kervanı (1955), Çile (1962), Şiirlerim (1969), Esselâm (1973), Çile (1974), Bu Yağmur .
Oyun:
Tohum (1935), Bir Adam Yaratmak (1938), Künye (1940), Sabır Taşı (1940), Para (1942), Nami Diğer Parmaksız Salih (1949), Reis Bey (1964), Ahşap Konak (1964), Siyah Pelerinli Adam (1964), Ulu Hakan Abdülhamit (1965), Yunus Emre (1969).
Roman:
Aynadaki Yalan (1980), Kafa Kağıdı (1984-Milliyet Gazetesinde Tevrika).
Öykü:
Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil (1932), Ruh Burkuntularından Hikâyeler (1964), Hikâyelerim (1970).
Anı:
Cinnet Mustatili (1955), Hac (1973), O ve Ben (1974), Bâbıâli (1975).
Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında,
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa karışan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.
Kara gökler külrengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
Bu geceyarısında iki kişi uyanık:
Biri benim, biri de uzayan kaldırımlar.
İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler.
Simsiyah camlarını üzerime dikiyor,
Gözleri çıkarılmış bir âmâ gibi evler.
Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur,ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.
Bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta,
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum.
Aman sabah olmasın bu karanlık sokakta,
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum.
Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin;
İki yanımda aksın bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumda bir tâk olsun zulmetten taş kemerler.
Ne ışıkta gezeyim, ne göze görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları.
Islak bir yorgan gibi iyice bürüneyim,
Örtün, üstüme örtün serin karanlıkları.
Uzanıverse gövdem taşlara boydan boya,
Alsa bu soğuk taşlar alnımdaki ateşi.
Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
Ölse kaldırımların kara sevdalı eşi...
BU YAĞMUR
Bu yağmur, bu yağmur bu kıldan ince,
Nefesten yumuşak yağan bir yağmur.
Bu yağmur, bu yağmur bur gün dinince,
Aynalar yüzümü tanımaz olur.
Bu yağmur kanımı boğan bir iplik,
Tenimde acısız yatan bir bıçak.
Bu yağmur yerde taş ve bende kemik,
Dayandıkça ağır ağır yanacak.
Bu yağmur, soğumuş yarada kezzap,
Sabrın memesine yapışmış sülük,
Ne başı, ne sonu olmayan azap,
Yandıkça gelişen sihirli kütük.
Bu yağmur, tufanı belki de Nuh'un,
Ve gölgede yüzen odam, gemisi,
Akrebi, çiyanı, böceği ruhun,
Ne varsa meydanda, meydanda hepsi.
Bu yağmur, delilik vehminden üstün,
Karanlık kovulmaz düşüncelerden.
Cinlerin beynimde yaptığı düğün,
Sularsan, seslerden ve gecelerden.
Yunus Emre (1238-1320)
Türk, şair. Anadolu'da tasavvuf akımının ve Türkçe şiirin öncüsüdür. İnsan sevgisine dayanan bir görüşü geliştirmiştir.
Yaşamı konusunda yeterli bilgi olmadığı gibi onunla ilgili kaynaklarda anlatılanlar da birbirini tutmaz. Nerede, hangi yılda doğduğu kesinlikle bilinmiyor. Kimi kaynaklarda Anadolu'ya Doğu'dan gelen Türk oymaklarından birine bağlı olup, 1238 dolaylarında doğduğu söylenirse de kesin değildir. 1320 dolaylarında Eskişehir'de öldüğü söylenir. Batı Anadolu'nun birkaç yöresinde "Yunus Emre" adını taşıyan ve onunla ilgili görüldüğünden "makam" adı verilen yer vardır. Yapılan araştırmalara göre şiirlerinin toplandığı Divan ölümünden yetmiş yıl sonra düzenlenmiştir. Anadolu'da "Yunus Emre" adını taşıyan ve Yunus Emre'den çok sonraları yaşamış başka şairlerin yapıtlarıyla karışan şiirlerinin bir bölümü dil incelemeleri sonunda ayıklanmış, böylece 357 şiirin onun olduğu konusunda görüş birliğine varılmıştır. Gene Yunus Emre adını taşıyan ve başka şairlerin elinden çıktığı ileri sürülen 310 şiir daha derlenmiştir. Onun dil, şiir ve düşünce bakımından özgünlüğü ve etkisi, ilk düzenlenen Divan'daki şiirleri nedeniyledir.

Yunus Emre'nin şiirinde, edebiyat tarihi bakımından, dil, düşünce, duygu ve yaratıcılık gibi dört önemli sorun sergilenir. Bu sorunlar bir görüş ve inanış bütünlüğü içinde ele alınır, insan konusunda odaklaştırılır. Şiirde işlenen konular ise insan, Tanrı, Varlık Birliği, sevgi, yaşama sevinci, barış, evren, ölüm, yetkinlik, olgunluk, alçakgönüllülük, erdem, eliaçıklık gibi genellikle gerçek yaşamı ilgilendiren kavramlardır. O, bu kavramları, şiirinin bütünlüğü içinde temel öğe olarak sergilemiştir.
İnsan bir "sevgi varlığı"dır, tin ile gövde gibi iki ayrı tözden kurulmuştur. Tin tanrısaldır, ölümsüzdür, gövdede kaldığı sürece geldiği özün ve yüce kaynağa, tanrısal evrene dönme özlemi içindedir. Gövde dağılır, kendini kuran öğelere ayrılır. İçinde insanın da bulunduğu tüm varlık evreni toprak, su, ateş ve yel gibi dört ilkeden kurulmuştur. Bu dört ilke yaratılmıştır, yaratıcı da Tanrı'dır. Tanrı, bu dört ilkeyi yarattıktan sonra, ayrı ayrı oranlarda birleştirerek varlık türlerinin oluşmasını sağlamıştır. İnsan sevgi yoluyla Tanrı'ya ulaşır, çünkü insanla Tanrı arasında özdeşlik vardır. Ancak, insanın bu madde evreninde bulunması, tinin tanrısal kaynaktan uzak kalması bir ayrılıktır. Bu ayrılık insanı, yaşamı boyunca Tanrı'yı düşünme, ona özlem duyma olaylarıyla karşı karşıya getirmiştir. Gerçekte insan-Tanrı-evren üçlüsü birlik içindedir, var olan yalnız Tanrı'dır, türlülük bir "görünüş"tür. Çünkü Tanrı, kendi özü gereği, bütün varlık türlerini kapsar, her varlıkta yansır. Evreni kuran öğelerle insanın gövdesini oluşturan ilkeler özdeştir. Bu özdeşlik tanrısal tözün bütün varlık türlerinde, biçimlendirici bir öğe olarak bulunmasından dolayıdır. Tanrısal tözün nesnel varlıklarda bulunması bir "yansıma" niteliğindedir, çünkü Tanrı yarattığı nesnede yansıyınca "oluş" gerçekleşir.
Sevgi insanda birleştirici, bütünleştirici bir eğilim niteliğindedir. Yunus Emre, sevgiyi Tanrı ve onun yarattığı tüm varlıklara karşı duyulan bir yakınlık, bir eğilim diye anlar. Sevginin ereği yüce Tanrı'ya ölümsüz olana kavuşmak, onun varlığında bütünlüğe ulaşmaktır. Tanrı insanla özdeş olduğundan kendini seven Tanrı'yı, Tanrı'yı seven kendini sever. Çünkü sevgi kendini başkasında, başkasını kendinde bulmaktır. Sevginin olmadığı yerde, öfke, kırgınlık, çözülme ve birbirinden kopukluk gibi olumsuz durumlar ortaya çıkar. Sevginin değerini yalnız seven bilir, sevmek de bir bilgelik, bir olgunluk işidir. Yeterince aydınlanmamış, Tanrı ışığından yoksun kalmış bir gönülde sevginin yeri yoktur. Bütün varlık türlerini birbirine bağlayan, onları tanrısal evrene yönelten sevgidir. Sevgi bir çıkar aracı olmadığından seven karşılık beklemez. Dost kişi gerçek seven kimsedir (âşık). Dost başka bir anlamda da Tanrı'dır, kişinin gönlünde ışıyan tözdür.

Yunus Emre'de yaşamak tanrısal tözün bir yansıması olan evrende sevinç duymaktır. Çünkü, bütün varlık türlerinde Tanrı görünmektedir, bu nedenle severek, düşünerek yaşamayı bilen kimse her yerde Tanrı ile karşı karşıyadır. Yaşamak belli nesnelere bağlanmak, yalnız gelip geçici varlıkları edinmek için çırpınmak değildir. Böyle bir yaşama biçimi kişiyi tanrısal tözden uzaklaştırdığı gibi yetkinlikten, bilgelikten de yoksun kılar. Yunus Emre'nin dilinde bilge kişinin adı "eren"dir. Eren barış içinde yaşamayı, bütün insanları kardeş görmeyi, kendini sevmeyeni bile sevmeyi bilen kişidir. Onun gönlü yalnız sevgiyle, dostluk duygularıyla doludur. Evreni bir tanrısal görünüş alanı olarak bildiğinden, erenin evrene karşı da sevgisi, saygısı vardır. Erenin gözünde insan bir küçük evrendir, büyük evren ise tanrısal tözün kuşattığı sonsuz varlık alanıdır. Eren olma aşamasına ulaşmış kişide erdem, alçakgönüllülük, eli açıklık, yetkinlik, olgunluk bir bütünlük içinde bulunur.
Ölüm tinin gövdeden ayrılıp tanrısal kaynağa dönmesiyle gerçekleşir. Bu nedenle ölüm tinle gövde arasında bir ayrılıktır. Gerçekte ölüm yoktur, tinin ölümsüzlüğe ulaşması, yüce kaynağa dönüşü vardır. Çünkü, bütün varlık türleri tanrısal tözün yansıması olduğundan, salt ölüm de söz konusu değildir. Ölümün bir başka anlamı da bilgiden, erdemden, yetkinlikten, sevgiden yoksun kalmaktır.
Yunus Emre'nin şiirinde Yeni-Platonculuk'tan kaynaklanan Tasavvuf öğretisinin bütün sorunları bulunur. Bunlara yeni bir çözüm getirmez, Yeni-Platonculuk'un yöntemine dayanarak yorumlar ileri sürer. Bu nedenle onun şiiri Yeni-Platonculuk'un Türkçe açıklanışıdır.
Yunus Emre'nin edebiyat tarihi bakımından, önemli bir yanı da Anadolu'da, Türkçe şiir dilinin öncüsü olması ve tasavvuf sorunlarını yalın, kolay anlaşılır bir dille söyleyişi nedeniyledir. Şiirlerinin ölçüsü, Türkçe'nin ses yapısına uymayan "aruz" olmakla birlikte söyleyişi akıcı, sürükleyici bir nitelik taşır. Tasavvufun en güç anlaşılır kavramlarını, Türkçe'nin ses yapısına uygun biçimde dile getirir, şiirinde duygu ve düşünce birliğinden oluşan bir derinlik görülür. Yer yer yalın halk söyleyişine yaklaşan dilinde anlam-uyum bağlantısı bütüncül bir içerik taşır. Ona göre önemli olan bir sözü etkili biçimde söylemektir. Bu nedenle sözün boş bir kavram olmaması, bir varlık sorununu, bir düşünceyi dile getirmesi gerekir. İnsan ancak söz söyleme yetisiyle insandır, konuşan Tanrı durumundadır. Yunus Emre'de Türkçe, şiir dili olma yanında, düşünceyi içeren, açıklayan bir odak özelliği kazanmıştır.

Yunus Emre'nin biri şiiri, öteki düşünceleriyle olmak üzere, iki yönlü bir etkisi vardır. Gerek dili, gerek görüşleri bakımından halk şiirinin de öncüsü sayılmaktadır. Özellikle tasavvuf inançlarını benimseyen Alevi-Bektaşi geleneğini sürdüren halk ozanları üzerindeki etkisi büyük olmuştur.
YAPITLAR (başlıca): Divan, (ö.s), 1943; Risaletü'n-Nushiye, (ö.s), 1965, ("Öğüt Kitapçığı").
Severem ben seni candan içeri
Yolum utmaz bu erkândan içeri
Nireye bakar isem toptolusun
Seni kanda koyam benden içeri
O bir dilberdürür yokdur nişânı
Nişan olur mı nişandan içeri
Beni sorma bana bende degülven
Suretün boş yürir tondan içeri
Beni benden alana irmez elüm
Kadem kim basa sultandan içeri
Tecellîden nasîb irdi kimine
Kiminün maksudı bundan içeri
Kime dîdar güninden şu'le değse
Anun şu'lesi var günden içeri
Senün ışkun beni benden alupdur
Ne şîrin derd bu dermandan içeri
Şerî'at tarikat yoldur varana
Hakîkat ma'rifet andan içeri
Süleyman kuş dili bilür didiler
Süleyman var Süleyman'dan içeri
Unutdum din diyânet kaldı benden
Bu ne mezhebdürür dinden içeri
Dinün terkidenün küfürdür işi
Bu ne küfürdür imandan içeri
Geçer iken Yunus şeş oldı dosta
Ki kaldı kapuda andan içeri
(Yunus Emre)
Baybars
Baybars, 1223 yılında Kıpçak ilinde doğdu.
Kıpçak Türkü Baybars, Altın Ordu Hakanı ve Cengiz'in torunu Berke Han'ın damadı idi. Kendi yerine geçecek oğluna da Berke adını vermişti.
Köle olarak Kahire'ye gelmiş, Eyyubîlerin hassa ordusuna alınmıştı. Zeka ve yeteneği ile kısa zamanda kendini gösterdi. Ayn-Calud'da Haçlılarda yapılan savaşta, öncü birliklerine kumanda ediyordu. Sultan Kutuz ona, vadettiği Halep valiliğini vermediği gibi, şöhretinden ve kendi yerine sultan seçilmesinden korkarak öldürtmek bile istemişti. Baybars, Kutuz'un bu girişimini boşa çıkardı ve ölen Kutuz oldu. Bundan sonra sultan seçilen Baybars, hükümdarlığının birinci yılında (1261'de), Moğollar tarafından öldürülmüş olan Abbasî halifesinin yerine aynı aileden başka birini getirerek, Mısır Abbasî Hilafetini kurdu.
1260'ta hükümdar olup. 1277'ye kadar hüküm süren Sultan Baybars zamanında Mısır Türk Devleti en kudretli devrine ulaştı.
Cesur bir asker olan Baybars, kudretli bir hükümdar ve iyi bir idareci olduğunu gösterdi. Franklarla, Ermenilerle, Moğollarla yaptığı savaşları kazandı. İsmailîlerle de mücadele etti. Anadolu'da Moğollara karşı direnişe geçen Türkmen beyliklerini destekledi ve ordusunun başında Kayseri'ye kadar ilerledi. Ermenilerin başkenti Sis şehrini zaptetti (1274). Sonra, kendi merkezinden daha fazla uzaklaşmamak için Şam'a döndü.
Altın Ordu ve Bizans ile de siyasi münasebetler kuran Baybars, Haziran 1277'de hastalanarak, 54 yaşında iken öldü.
Orta çağ tarihinin en büyük ve örnek hükümdarlarından biri olarak anılan Baybars, devlet teşkilatında büyük bir reform yapmış, Haçlıları Yakındoğu'dan sürüp çıkarmıştı.
Ahmet Yesevi
Türkistan'da yetişen büyük velilerdendir. Adı Ahmet bin İbrahim bin İlyas Yesevi olup, Piri Sultan, Hoca Ahmet, Kul Hace Ahmet diyede tanınır. Babası Hace İbrahim'in nesebi Hz. Alinin oğlu Muhammet bin Hanefi'ye dayanır. Hicri 5. asrın ortalarında doğduğu tahmin edilmektedir. Ahmet Yesevi çok küçük yaşta babasını, 7 yaşındada annesini kaybetmiştir. Yesi şehrinde ilim ve terbiye tahsiletmiştir. Bundan dolayı YESEVİ nisbetiyle şöhret bulduğu kabul edilmiştir. Yesi'de, önce Arslan Baba Hazretlerinden ders aldı. Arslan Baba'nın vefatıyla Buhara'ya gitti. Orada Ehli Sünnet alimlerinden Yusuf Hamedaniye bağlandı ve manevi ilimleri tahsil etti. İnsanlara doğru yolu göstermek için ondan icazet (diploma) aldı.
Buhara bu tarihlerde Karahanlıların hakimiyeti altındaydı ve devrin en büyük ilim merkezlerinden biriydi. Dünyanın çeşitli yerlerinden talebeler buraya gelip ilim tahsil ediyorlardı. Buhara'da güçlü bir Hanefi Fıkıh geleneği mevcuttu. Hoca Ahmet Yesevi Buhara'da bir müddet ders verdi. Daha sonra bu vazifeyi başkasına devredip Yesi'ye döndü ve burada talebe yetiştirmeye başladı. Büyüklüğü ve şöhreti kısa zamanda Maveraünnehir, Horasan ve Harzem dolaylarına yayıldı. Zamanın en büyük ve üstün evliyelarından oldu. Zahiri ve batını bütün ilimlerde derin alim olan Ahmet Yesevi Hazretleri, Hızır Aleyhisselam ile görüşür sohbet ederdi. Günün büyük bölümünü ibadet ve zikir ile geçirirdi. Zamanında arta kalan diğer bir kısmında, talebelerine zahiri ve batını ilimleri öğretir, günün kısa bir bölümünde ise, alınteri ile geçimini sağlamak üzere, tahta kaşık ve kepçe yapıp bunları satardı.
Ahmet Yesevi Hazretleri yetiştirdiği talebelerinin her birini bir memlekete göndermek suretiyle İslamiyetin doğru olarak öğretilip yayılmasını sağladı. Onun bu şekilde gönderdiği talebelerinden bir kısmı da Anadoluya geldiler. Bu vesileyle onun yolu Anadoluda yayılıp tanındı. Anadolunun Müslüman Türklere yurt olması, onun manevi işaretiyle hazırlandı. Talebelerinin gayretiyle Anadolu ebediyyen Türk yurdu oldu.
Ahmet Yesevi Hazretlerinin en önemli özelliği, Arapça ve Farsça bilmesine rağmen çok sade bir Türkçe ile Hikmet denilen eğitici sözleri, Türkistan Türkleri üzerinde büyük izleri bırakmış olmasıdır. Bu hikmetli sözlerde şeriat erkanını ve tarikat adaplarını anlatmıştır. Yesevi Ocağı aynı zamanda bir tarikattır. Önemli ve büyük tarikatlardan Nakşilik ve Bektaşilik, Yeseviliğin kollarıdır. Yeseviliğin, adapları müridlerin uyması gerekli hususlar ve ahkamları vardır. Yesevi dergahı, fakirler, yoksullar, yetim ve çaresizler için bir sığınak yeriydi. Bu dergahlar aynı zamanda, tekke edebiyatının ilk temsil edildiği yerler olmuştur. Ahmet Yesevi Hazretleri tekke edebiyatının ilk temsilcisidir. Bu vesileyle Anadoludaki Türk edebiyatının yeşerip gelişmesine zemin hazırlamış, Yunus Emre gibi büyük şairlerin yetişmesine sebep olmuştur. Bu şekilde yetiştirdiği talebelerinden tayin ettiği halifeleri şunlardır;
Mansur Ata, Abdulmelik Ata, Süleyman Hakim Ata (Bu Türkler arasında en meşhur halifesidir) Muhammed Danişmend, Muhammed Buhari (Sarı Saltuk) Zengi Ata, Tac Ata v.b. Bu halifelerinin yetiştirdiği birçok talebe ki; Ahi Evran, Hacı Bektaş, Mevlana, Taptuk Emre, Yunus Emre gibi talebeler Anadoluda, Ahmet Yesevi Hazretlerinin çizdiği yolda ilerlemişler ve Türk dilini, edebiyatını, kültürünü özellikle İslam dinini doğru olarak gelecek nesillere aktarmışlardır. Sade bir Türkçe ile Halkın anlayacağı, sohbet tarzındakiHikmet adlı şiirleri, Çin'den, Marmara sahillerine kadar yayılıp, Türk Milletine manevi ışık olmuştur. Ahmet Yesevi Hazretleri Hicri 590 (1194) de Yesi şehrinde vefat etmiştir. Kabri üzerine türbe, 200 yıl sonra, Timur Han tarafından inşa edilmiştir.
"Kafir bile olsan, hiç kimsenin kalbini kırma. Çünkü kalbi kırmak Allh'ü Taala'yı kırmaktır. Gönlü kırık zavallı garip birini görsen, yarasına merhem koy, yoldaşı ve yardımcısı ol."
Ahmet Yesevi Hazretleri'nin bu sözlerinde, özellikle biz Avrupada yaşayan Türkler için, altın değerinde bir nasihat vardır. Biz Avrupa Türklüğü, Gayrimüslimler ile beraber yaşarken, geçmişimize bakıp güç almalıyız. Buraları Türkleştiremeyiz, fakat Türk kalabilmemiz için, Ahmet Yesevi Hazretlerini ve onun yolundan gidenleri çok iyi bilmemiz gerekmektedir.
Abdullah Abdurrahman
Abdullah Abdurrahman
/albay/
1913 tarihinde Kerkük'te doğmuştur. Öğrenimini bu-rada tamamladıktan sonra Bağdat'a gitmiştir. Burada Bağdat Harb Okulu'na girdi. Harb Okulu'nu başarı ile tamamladıktan sonra 1941 yılında İngilizlere karşı olan milli harekette yer aldı. Daha sonra 1948 yılında bü-yük Türk Generali Mustafa Ragıp ve Ömer Ali Paşalar'la birlikte başarılı bir şekilde Filistin'i kurtarma harekatına katılmıştır. 1958 yılında Irak'ta Krallığa karşı yapılan ihtilalden sonra Kerkük İkinci Tümen Komutan Yardımcılığı görevinde bulunmuştur. ITC lideri Faruk Abdullah Abdurrahman'ın babasıdır.
Cengiz Aytmatov
HAYATI VE ESERLERİ
Dr. Mustafa Çetin *
Cengiz Törekuloviç Aytmatov 12 Aralık 1928 tarihinde Kuzeybatı Kırgızistan'da Şeker adlı bir köyde doğdu.Babası Törekul Aytmatov at yetiştiricisiydi. Kırgızistan'a,dağlık yörelere Ekim devrimi daha yeni ulaşıyordu. Yazarın çocukluk yılları sistemin yeni yeni yerleşmeye başladığı yıllararastlar.Geçmişe bağlı yaşlı neslin yanında yeni düzene ayak uydurmuş genç kuşak da toplumdaki yerlerini alıyorlardı. Yazar kolhoz tarlalarında çalıştı.Çevresini,tabiatı,insanları o yıllarda tanımaya başladı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında bütün yetişkinler savaşta oldukları için gençlere çok iş düşüyordu. Henüz on beş yaşındayken köyü sovyetinde sekreterlik yaptı,tarım makinalarının hesaplarını tuttu. Daha sonra Kazakistan'daki Cambul veterinerlik teknik okulunda okudu Ardından Frunze(bugünkü Bişgek tarım enstitüsünde okudu.Zooteknisyen olarak bütün ülkeyi ,Kazakistan'ı dolaştı. Aynı zamanda da bir gazeteci sıfatıyla çalışıyor,sürekli gözlem yapıyordu. Pek çok genç nesil mensubu gibi halkından uzaklaşmadı,insanına daha da yakınlaştı. Kırgız gazetelerindeki yazıları,redaksiyon servislerinde aldığı görevler ,muhabirlik faaliyetleri onu yavaş yavaş edebi dünyaya hazırlıyordu.Yazarın akıcı uslubu,kurgudaki başarısı bu ön araştırmalarıyla yakından ilgilidir. Ayrıca bu yıllar geçmiş ile geleceğin kesiştiği bir noktaydı.Her iki dünyayı ve her iki insan tipini çok iyi tanıyordu. Süpeyçi adlı hikayesinin kahramanı baraj mühendisi Beknazar ve Beyaz Yağmur'un kahramanı Zeynepapaalışılagelmiş hayatı temsil ederler.Yeni ahlaki normlar ile eskiyi yaşamakta direnen insanların çatışması eserlere hakim konudur.
Rakipler adlı eserin kahramanı Karatay,Baydamtal Irmağı'nın kahramanı Nurbek, yeni neslin uyanışını temsil eder Bugünle ve geçmişle, yaşlı kuşaklarla çatışmaları anlatılır. Bu eserlerde yazar henüz heyecanıyla yaz-makta ne ciddi bir edebi endişe ne de teknik görülmemektedir.Eserler genel çerçeveleri ile eski ile yeninin çatışması üzerine kurulduğu için estetikten çok didaktik bir endişeye rastlanmaktadır. Ama daha sonraki eserlerinde gördüğümüz yapının ilk adımları olarak değerlendirebileceğimiz bu çalışmalar çark içinde yer alma çabasını göstermesi açısındanönemlidir. Yazarın kendini ispat için zorlama düşüncelere saplandığını da söylemek mümkündür.
Yazar bundan sonraki çalışmalarında 50'li yıllarda kaleme sarılan,Sovyet yazarları arasındadır.Diğer pek çok yazardan farklı olarak yerel kültüre çok büyük önem ve değer verdiğini görürüz.Eleştirileri geçmişin hatalı olduğuna inandığı ögelerinedir. Topyekün bir eleştiriye rastlamayız.Daha önceki kuşağın yazarları milli bir edebiyatın temelini pek sağlam olmasa da atmışlardı. Şimdi mesele yeni kuşağın, yeni düzenle barışık olarak eserler vermeleriydi. Rus edebiyatının bütün dünyada da bilinen engin ufuklarından da yararlanılmalıydı.Unutulmaması gereken bir diğer gerçek ise yazılı edebiyat ürünü olmamakla birlikte Kırgızların tarihinde, eşi benzeri görülmemiş bir destan,halk ansiklopedisi olan Manas Destanı duruyordu.Bu destanların dilden dile dolaşmaya başladığı yıllarda vahşi hayattan yeni yeni kurtulmaya çalışanbir Rus toplumu vardı. Belki Kırgızlar yerleşik hayata yeni uyum sağlıyorlardı ama Er Manas bütün ihtişamıyla onların yanındaydı. Kuşaktan kuşağa akıp gelen bu sınırsız mısralarla birlikte masal,efsane,türkü kültürü de ihmal edilemeyecek bir tabii hazine durumundaydı. Ve bu değerler bütününden en iyi yararlanabilen yazar ise Cengiz Aytmatov'du.Aytmatov'un ilk eserleri bu tarihi ögelere, kendi yöresinin, Talas VadisininKültürüne dayalıydı.Folklorik unsurlar ,masal kahramanları, geleneğin taşıdığı tecrübe ,yeni oluşan edebiyat dünyasında Rus edebiyatının yeri kadarönemli zengin bir altyapı oluşturuyordu.Yazarın 1956'dan itibaren devam ettiği Moskova Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü, onun engin yerel kültürünü evrensel boyuta nasıl taşı-yabileceğini öğrenmesine yardımcı oldu. Bu arada Moskova'nın kültür dünyasını da tanıma fırsatı buldu. Yazar bu yıllarını teorik çalışmalarla geçirdi.Bu yıllarda,edebi değerleri yükselmeye başlayan Yüz Yüze(1957),Cemile(1958),Selvi Boylum Al Yazmalım(1961),Deve gözü(1961) adlı eserlerin yazıldığını görüyoruz. Yazar 1952'de yazdığı Gazeteci Cyudo,Aşim gibiKırgız dergilerinde yayınlanan hikayelerinden çok daha ötelere gelmişti artık.Yüz Yüze,ve Cemile,Süpayçi ve Beyaz Yağmur,Rakipler ve Asma Köprü (Baydamtal Irmağı'nda), Selvi Boylum ve Deve Gözü gibi ikili hikaye grupları,benzer konu ve ilişkilerin anlatıldığı eserlerdir(1).Yüz Yüze'de asker kaçağı kocasını ihbar etmek zorunda kalan Seyde'nin trajedisini, I958'de yazılan Cemile'de farklı bir boyut ve ortamda görürüz. Cemile'nin kocası askerdedir. Onu sabırla bekler. Am Danyar girer dünyasına. Çok riskli ama "iyimser bir gelecek" ile karşılaşırız .Yeni bir dünya görüşü de yansıtılır bu arada.Ama yer yer eskiye yöneltilen eleştirilerin dozunun çok iyi ayarlandığını,geçmişin yok edilmeye çalışılmadığını dagörürüz.
Selvi Boylum ve Deve Gözü'nün benzerlik arzeden yapısı,o dönemYazar ve dramturglarında da görülen bir durumdur (Axjanov, lipatov, Marcinkivicius, Arbusov,Rosov gibi). Güçlü,karşı durmayı bilen, haklarını korumaya çalışan kahramanlar göze çarpar.Cemile ve Deve Gözü'nde felsefi boyutun gerçekçi bir şekilde eserlere yerleştirildiği görülür.Ciddi tesbitler vardır. Burada Cengiz Aytmatov'un yeni bir yol denediğini söyleyebiliriz.Felsefi unsurların verilişinde Rus edebiyatı ve Sovyet edebiyatının etkilerinden söz edilebilir.
Cemile'de geleneksel Kırgız edebiyatının tipleme anlayışı kullanılsaydı ,Kırgız efsanesi Olcabay ve Kisimcan'dan farklı bir şey göremezdik.Cemile ve Danyar'ın hiç istenmeden gelişen ilişkileri geleneksel yapıdan hayli uzak bir uslupla ele alınmıştı.Danyar'ın görüşleri ,derin duyguları Cemile'yi etkilemiştir.Danyar sadece düşünceli,savaşta sakatlanmış biri olarak değil,bir gücün temsilcisi olarak karşımızdadır.Danyar'ın Cemile'nin aklına düşürdüğü şey yönlendirme şeklinde vasıflandırılamaz. Onlar birbirleri içinkarar vermişlerdir.
Aytmatov,1956'da Sovyet yaazarlar Birliği üyesi olur.Moskova Edebiyat Enstitüsü'nde Maksim Gorki adlı incelemesini yazdı.Enstitüdeki diploma çalışması olan Cemile onun ilk zirvesiydi. !959'da Komunist Parti'ye üye oldu.Taşkent'te yapılan Asya-Afrika Yazarlar Konferansı'na katıldı. Kırgızistan Edebiyatı adlı yayın organında redaktörlük yaptı. Pravda'nın Kırgızistan masasında görev yaptı.Aytmatov, hikayelerinde(Uzun hikaye) okuyucusuyla doğrudan ilişki kurabileceği bir yapı peşindedir.Okuyucunun eserden etkilenmesini değilkatılmasını hedefler. İlk eserlerinden itibaren gelişen bu arayış her eserdeyeni bir formda karşımıza çıkar.Zamanla subjektif karakterlere de rastlarız.
Kişileştirme önceki eserlerden farklı bir hal almaya başlar.60'lı yıllardan itibaren Kırgız geleneklerine bağlılığı konusundaki bakışını netleştirirken ,bir yandan da Radlow'un 19.Yüzyıldaki çalışmalarından etkilenerek Kırgız kültürünün, epik ögelerini inceliyordu. Bu gücün kaynağına inmeye çalışıyordu.Manas ile ilgili çalışmalar yapıyor, yapılan çalışmaları izliyordu.
İşte yazarın bu dönemdeki ilk eseri İlk Öğretmenim(Öğretmen Duyşen)(1962)'dir.Kahramanlar olgunlaşmış,sistemle uyumlu idealist kişiler olmuştur .Ama Duyşen'in bir parça Er Manas tarafı olduğu da inkar edilemez.İlkÖğretmen hem teknik hem işleniş açısından önemli bir aşamadır.Bu özellik Daha eserin girişinde kendini gösterir."......Biz gülüşerek çığlıklar atarak tepeye tırmanırken iki yana sallanan kavaklar ,serin gölgesiyle,tatlı hışırtılarıyla sanki bizlere "Hoş geldiniz"derlerdi. Biz baldırı çıplakların derdi kuş yuvalarıydı, birbirimizin omzuna basarak hemen kavaklara çıkardık.Ürken kuşlar sürü sürü tepemizde uçmaya başlarlardı .Fakat bize ne kuşlardan,onlar ne halleri varsa görsünler !Biz yükseldikçe yükselirdik dallara basa basa.Kimin daha gözüpek,becerikli olduğu o zaman anlaşılırdı.Derken kuş uçuşu yüksekliğinde ,büyülü bir değnekle dokunmuşçasına ,önümüzde şaşırtıcı bir Sesizlik ve ışık dünyası açılırdı...."(2).
Bu satırlarda eserin sonuna ve kavak ağaçlarına bağlanan müthiş bir kurgu ustalığı görürüz. Akıcılık ise başka bir değer.60'lı yıllarla başlayan bu yeni bakış pek çok yazar,yönetmen ve dramaturga da örnek teşkil ediyordu.Aytmatov'un 1963 yılında yazdığı Toprak Ana adlı eseri ona Lenin Ödülü'nü kazandırdı.1964 yılında Al Elma adlı hikayesini yazdı.1965 yılında Kırgız Sinemacılar Birliği Başkanı oldu. Aynı yıl Beyrut'taki, 1966'da Delhi'deki Asya Afrika Yazarlar Konferansı'na katıldı. Aynı yıl bir diğer önemli eseri olan Gülsarı'yı,Rusça olarak yazdı.
Gülsarı bir bakıma geçmişin muhasebesi gibidir.Yapılan hatalar,alınan mesafe bir bir sorgulanır.Gülsarı ile birlikte Tanabay'ın silinişi bir devri olanca hüznüyle gözler önüne serer. O yılların sıkıntıları geride kalmıştırama bu arada heyecan da kaybolmuştur. Eser o yıl çok sayıda eleştirmenin dikkatini çekti. Nesir dalında en iyi çalışma olduğu konusunda herkes hemfikirdi (3). Fakat muhasebe yapılırken yazarın açık tavır olması pek çok çevreyi rahatsız etti. Leonov, Belov gibi yazarların da eserlerinde geçmişe yönelik eleştirilerinde aynı keskin dili kullandıklarını görürüz.Aytmatov,zengin bir kültür geleneğinin,üretmeye elverişli yapısınınEdebiyat geleneğinin gelişmesinde çok önemli bir rolünün olduğunu eserleriyle ispat etti.Çünkü pek çok kişi geçmişin tamamiyle silinmesi gerektiğineinanıyordu. Yazarın 60'lı yıllarda kaleme aldığı eserleri bu ön yargılı görüşleri yok etmişti.Bu arada yazarın bu tavrı dolayısiyle sıkça takibata uğradığıda bilinmektedir.
1967'de Sovyet Yazarlar Birliği İdare Heyeti Üyeliğine seçildi.1968'deBüyük Sovyet Ödülünü aldı. Aynı yıl Kırgız Halk Edipleri adlı çalışması yayınlandı. 1970'te Beyaz Gemi,Askerin Oğlu,Oğulla Görüşme adlı eserleriMoskova'da yayınlandı.
70'li yıllarla birlikte yazarın geleneksel motif, efsane ve masallara yaklaşımı çok özel renkler kazanmaya başlar. "........Efsane ve mitoslar üzerine düşünelim bir.Onlar halkın canlı hafızası,hayat tecrübesi, felsefesi, tarihidir.Maslımsı fantastik dünyaları önemli değerler taşır. Mesela Geyik Ana(Beyaz Gemi) bugünkü gerçeklerle bütünlük arzeder. .........." (4).Yazar bu sözleriyle gerçekle masalın dünyasını nasıl birleştirdiğini ifade eder.Beyaz Gemi'de Orazkul ve Seydahmet bir tarafı, Mümin Dede ve Çocuk diğer tarafı temsil eder. Seydahmet ve Mümin Dede pasiflikleriylebirbirlerine yaklaşırlarken ,Çocuk ve Orazkul zıt kutupları temsil ederler.Yazar çocuğa bir"ad" bile vermez.Çünkü onu bütün çocukların temsilcisi olarak görür ve masal kahramanlarıyla özdeşleştirir. O, capacanlı birmasal kahramanıdır. Ama gerçektir de.Ölümü de son derece destansıdır.O-nun ölümü bir kurtuluş gibidir.Pek çok Rus eleştirmenin görüşlerinin aksine bu ölümde ve ölüm şeklinde bir karamsarlık yoktur.Orazkul'un yalnız kaldığında çocuğu olmayışının acısını yaşaması ayrıca enteresandır.O eserin kötüyü temsil edenlerindendir.Onun bu iç muhasebesi onu bir kahraman olmaya doğru götürür. Bu durumu Çocuk ve okuyucu bilir.Diğer tip ve kahramanların haberi yoktur.
Eserde iyiler ve kötüler masalsı bir işleyişle birbirinden ayrılırken edebi anlamda birer karakter olduklarını görürüz. Müthiş bir kurgulama ileOkuyucu masal ve gerçek arasında dolaştırılır. Ve okuyucu aynı zamandakatılımcı olduğu için gerçeğin veya masalın hangisi olduğunu ayırmaktagüçlük çeker.
Yazar geçmişte,din,felsefe,ilim adına insanların birbirine düşürüldüğünü ,bunun bugün de yarın da böyle olacağı görüşünü savunuyor.Edebiyatın bu noktadaki görevinin büyük olduğunu,insanlar arasında ortak dünyalar oluşmasına yardım ettiğini, edebiyatın öneminin her geçen gün daha da artğını vurgulamaktadır(5). "...........Nesrin iki tarzı var bugün. Biri spekulas-yonlara açık olan,diğeri ise gerçek nesirdir.Kalıcı bir eser için bilinen edebikaidelerin yanında sanatçı ruhu ve dürüst bir kişiliğe ihtiyaç vardır....."(6).
Yazarın bu sınıflaması ,yazarın yazdığına inanmasının gerekliliğini en açıkşekliyle ifade etmektedir.Sanat dünyasındaki dejenerasyona yazar şu sözleriyle tepki gösterMektedir: "......Okuyucunun beklentisi,ilgisi de nesrin başka bir yönlendiri-cisi .Okuyucunun seviyesi yükseldikçe,sanatçı da kendini yenilemek,bir üstbasamağa geçmek durumundadır . Bugün batıda ekonomideki rekabete benzeyen sanat rekabeti, pornografiyi bile sanat sınıfına sokacak kadar tuhaflaşmıştır....." ( 7). Aytmatov, yeni nesirle ilgili bir diğer gelişmeyi ,nesrin drama havasına bürünmesini, seviyenin yükselmesi olarak değerlendiriyor. Yazarın sıkça bir senarist veya yönetmen gibi davranması gerektiğini savunur. Bunun da yaşamakla, uzun yaşamakla ilgili olduğunu, Ernest Hemingway'in "Büyük bir yazar olabilmek için uzun yaşamak gerekir"(8)şeklindeki sözlerini hatırlatarak savunmaktadır. Tabii ki burada uzun yaşamaktan, insanın değişmesinin takibi, karşılıklı etkileşimin önemi kastedilmektedir
Cengiz Aytmatov'un babası 1937 yılında Milli Kırgız Partisi sekreteriydi. Yazar,o günleri anlatan,babasının kuşağını işleyen , otobiyografik birçalışma yapmak istediğini bir kaç konuşmasında ifade etmiştir (9).Yazarkendi şeceresini şöyle dile getiriyor:".......Baba adı Törekul, dede Aytmat, onun babası Kimbildi,onun babası Kuncuyok ...." (10).Gelenek ve göreneklerine gösterdiği sadakatın bir diğer belirtisi de kendi geçmişi ile ilgili bilgi sahibi olmasıdır.Atalarının mezarlarına,uzak akrabalarına,onların mesleklerine ve detaylı hayat hikayelerine kadar herşeyi bilmektedir.Baba Törekul Aytmatov,daha sonra mevcut partinin lağvedilmesiyle birlikte Komunist Parti'ye üye olur. Parti görevlisi olarak gönderildiği Moskova'da ihanet suçundan tutuklanır,ardından ölüme mahkum edilir.Ölümünden sonra yapılan araştırmada suçlu olmadığı kanaatine varılır.Ancak bu iadei itibar hadisesinden sonra aile tekrar Kırgızistan'a dönebilir. Orada ya-zar ve annesi halaları Karagözapa'nın evinde kalırlar. Bu yıllar aile için sonderece zorlu geçer.Aytmatov ailenin büyük çocuğuydu,pek çok sorumluluğu vardı.Güçlü bir kadın olan annesi onun yetişmesinde,edebiyatla tanışmasında çok etkili oldu.Ona hem Rus edebiyatını hem de Kırgız kültürünü öğretmeye çalıştı.Birkaç yıl burada kalındıktan sonra annesinin işi dolayısıyle Kirovskaya adlı bir Rus köyüne taşındılar.Yazar orada Rus okulunasinin de katkılarıyla hareketli bir gençlik yaşadı,gerek gittiği okullarda, gerekse kendi çabasıyla ciddi bir yetişme süreci geçirdi.Aytmatov,bilinen eserlerini kaleme almadan önce işe tercümeler yaparak başladı .ValentinKateev'den (1897-1986)Alay'ın Oğlu,Mikhail Bubenkov'dan (1909-1983) Huş Ağacı adlı eserleri Rusça'dan Kırgızca'ya çevirdi.Bu çalışmaların o dönem için önemi çok büyüktü(11).
Yazar,bir konuya son derece eğlenceli bir şekilde yaklaşılabileceğigibi,çok ciddi bir gerçekçilikle de aynı konunun ele alınabileceği görüşündedir.Bu arada esas olanın alt yapı ve uzun süren bir ön araştırma olduğunuda vurgular(12). Kendisinin savaşı, ilk gençlik yıllarında ve cephe gerisindede olsa yaşadığını,o yıllarda insanların heyecanla, bütün güçleriyle çalıştıklarını,hayatın insanlar üzerinde en zor şartları tecrübe ettiğini, yazarken hepbu hususları göz önünde bulundurduğunu söylemektedir(13). Pek çok eleştirmen de yazarın bu özelliğini vurgulamaktadır (14). Eserler gözden geçirildiğnde bu husus çok açık olarak da belli olmaktadır.
Mit ve efsanelerin eserin genel kurgusuyla başa baş, aynı özenle işlenmesi yazarın bir diğer üstünlüğüdür. Onları halkın hafızası, yazılmamıştarihi olarak görür. Felsefi yapıları kadar fiktif yapılarından da etkilendiğiaçıktır.Kırgız topraklarında sözlü edebiyat ürünleri derin bir geçmişe sahipolmasına rağmen ilk basılı edebi ürün Moldogazi Tokobayev'in Sessiz Kakay adlı tiyatro eseridir.Bunu Kasımali Bayalinov,Tugalbeg Sadıkbekov ve Mukay Elebayev'in eserleri izler.
Modern edebiyatta mitolojik öge ve efsanelerin kullanılışı çok yeni değildir.Thomas Mann,James Joyce,J.P.Sartre,Albert Camus'da da görürüz.Ama Aytmatov'un bu ögelerin toplumsal gerçekçi yaklaşımdaki en başarılıkullanıcısı olduğunu söyleyebiliriz(15).Yazar Türkçe ve onun tarihte kullanıldığı en hacimli eser olan Manas Destanı'na çok büyük önem vermektedir. "......Bundan bir süre önce uzun yıllarRusya'da sürdürülen bir çalışma tamamlandı. Bu çok hacimli bir Türkçesözlüktür. Yüzyıl önce Petersburg'da hazırlanmaya başlanan bu sözlük benim el kitabımdır.Sürekli ondan yararlanırım.Bu sözlük sayesinde Türk atalarımla konuşabiliyorum ......" (16). ".......Kırgız destanları beni çok etkiledi.Hala da etkiliyor.Her eserim bir ucundan bu destanlara dayanır.Manas Destanı bir milyon mısradan oluşur. Dört ciltlik bu destan yirmi yılda bir arayatoplanabilmiştir.Bu destanın özü insan duygularıdır. Tekrarlıyorum her ese-rim bu Kırgız destanlarına dayanır....." (17). Yazar Kırgız edebiyatının kaynağını da eski sözlü gelenek,halk hikayeleri,özellikle de Manas Destanı olarak gösterir. İkinci kaynak olarak isemodern Sovyet edebiyatından söz eder.Bu sayede iki kaynaklı,geçmişle bugünü bir arada sürdüren bir edebiyata sahip olduklarını belirtir (18).Aytmatov,pek çok edebi sima üzerine çalışmalar yapmış,dikkate değer edebi araştırmalara imza atmıştır. Türk dili ve edebiyatı, halkbilimi,sosyoloji sahalarında eserler vermiştir(19).
1973 yılında ilk ve tek tiyatro eseri olan Fujiyama'yı Kazak dramaturg Kaltay Muhammedcanov ile birlikte yazdı. Yazarı da şaşırtan bir ilgigören eser pek çok dile çevrildi,bazı ülkelerde sahnelendi.Ayrıca Kırgızfilmtarafından sinemaya da uyarlandı.
1980'de yazarın hayatında eserleri açısından büyük bir birikim sonucu ortaya çıktığı anlaşılan Gün Uzar Yüzyıl Olur yayınlanır.Hikaye ve uzunhikayelerin ardından gelen bu roman başta Sovyetler olmak üzere bütün dünyada heyecanla karşılandı. Bu eserde aşağı yukarı on yıl öncesinden bugün olanlara dair ipuçları görürüz. O ana kadar rejime yapılan en yoğun eleştirilere burada rastlarız.Ama edebi tavizler olmadan bunun yapılabilmesi de ayrıca önemlidir.
Yazarın bu eserinin ardından uzunca bir süre için edebi çalışmaları-na ara verdiğini,politik konumuyla ilgili çalışmalar yöneldiğini görüyoruz.Sovyetler Birliği'ni ve Kırgızistan'ı ülke içi ve dışında defalarca temsil etti.1986 yılında yazarın öncülüğünde Kırgızistan'da gerçekleştirilen veolumlu(20) olumsuz(21) pek çok eleştiri alan Isık Göl Forumu düzenlendi.
Dünyanın doğusu ile batısını birleştirmeyi amaçlayan bu forum çok büyük bir uluslararası katılımla gerçekleştirildi. Yapılmak istenen şey tabii ki çok önemliydi ama dünyanın gidişatına çok uygun değildi. Sonraki yıl bu forum Peter Ustinov'un desteğiyle İsviçre'de yapıldı ama gereken ilgiyi görmedi.
Isık Göl Forumu'nda Cengiz Aytmatov'un Gün Uzar YüzyılOlur'dan daha hacimli bir eser olan Dişi Kurdun Rüyaları'nın ilk haberlerinin duyulduğunu görüyoruz.Bu eser yazarın Deniz Kıyısında Koşan Alaköpek'ten sonra Kırgız -Kazak dünyasından ikinci çıkışıdır. Romanın kahra-manı yeni bir Hristiyanlık anlayışının peşinde olan Abdias adlı bir Rus misyonerdir.Tabiatın geleneğin temsilcisi ise dişi kurt Akbar'dır. Abdias'ın trajedisi ,esrar mafyası,çevre düşmanlığı,Akbar'ın sabır yüklü yolculuğu müthiş bir kurgu ile anlatılır.Bütün dünyada çok büyük ilgi gören eser,ülkemizde ilginin dağılmaya başladığı 1990 yılında Ötüken Yayınevi tarafından yayınlandı(22).I990 yılında Sovyetler Birliği'nin Lüksemburg büyükelçiliği görevinde bulunan yazar bir süre sonra birliğin dağılmasından sonra bütün yurtdışı temsilciliklerin Rusya'ya devriyle bir süre Rusya büyükelçisi sıfatıylagörev yapmak durumunda kalmıştır.Yazar 90'lı yıllarda edebi anlamda birkaç küçük ama önemli esere imza atmıştır.Cengiz Han'a Küsen Bulut ve Yıldırım Sesli Manasçı bunlar arasında sayılabilir. 90'lı yıllarda İlesam tarafından kendisine verilen ödülü al-almak ve İstanbul Sinema Günleri'nde adına düzenlenen günlere katılmak için ülkemizi ziyaret eden yazar çok büyük ilgi görmüştür.1970'lerdekiilk ziyaretinde ona ilgi gösterenler ile bu gelişlerinde yoğun ilgi gösterenlerin farklı olması da dünyada değişen bir şeyler olduğunun göstergesidir.60'lı yıllarda yazara yöneltilen eleştirilerin yorumu da ayrı bir çalışmaolabilecek niteliktedir(23).Bize göre her şeyi kendi dönemi, norm ve değerleri çerçevesinde değerlendirmek doğru olacaktır.Şu anda,21.Yüzyıldan geriye dönüp bakıldığında değişime uğramayan hiç bir şeyin kalmadığını görüyoruz. Bu anlamda geçmiş, birkaç söz ve olayla anlaşılamayacak yoğunluktadır. Lüksemburg'daki görevinin ardından Kırgızistan'a dönen yazar birsessizlik dönemi geçirdikten sonra tekrar aktif politik hayata dönmüş,halen Fransa'da Kırgızistan'ın Paris büyükelçisi olarak görev yapmaktadır.
HAKKINDA YAZILANLAR
Yüzyılın yazarı: Cengiz Aytmatov
OLCAY YAZICI
Ünü ülkesinin sınırlarını aşan ve kitapları büyük bir beğeni ile okunan Cengiz Aytmatov, doğup büyüdüğü Kırgızistan coğrafyasının kültür damarından ve binlerce yıllık geçmişi olan gelenek ırmağından beslenerek, özgünlüğü, otantikliği, insanı yüreğinden yakalayan olağanüstü/büyüleyici üslup güzelliği ve entellektüel birikimi ile yaşadığımız yüzyılın müstesna yazarı sayılmayı fazlasıyla hak etmiş bir isim.
Aytmatov'u bütün derinliği ve yoğunluğu ile analiz etmek, eserlerini bir münekkid idraki ile irdelemek, tespit ve teşhis operasyonuna tabi tutmak, yorucu çalışmalar gerektirir.
Biz bu özgün ve farklı yazarın fikir dünyasına, ana başlıklarla ışık düşürmeye çalışacağız. Aytmatov'un eserlerine edebî ve estetik yaklaşım denemesi olacak bu.
Aytmatov en başta sıra dışı, özgün ve farklı bir yazar. Çünkü o sadece bir edebiyatçı, romancı değil; aynı zamanda ve özellikle de insanın, dünyanın gidişatı üzerine kafa yoran; daha erdemli bir dünya arzulayan; anti insanî yönelişleri onurlu bir karşı çıkışla sorgulayan, bunun için kaygılanan ve uyarıcı eserler üreten bir aydın.
AŞKIN LİRİK DESTANI
Ön planda, aşkın ve hüznün lirik destanının yazıyor gibi görünse de, onun usta bir sembolizmle bezediği ve âdeta şiir cümlesi gibi yoğun bir psikoloji, yoğun bir sosyal gönderme/çağrışım, soyutlama, ve telmih yüklü anlatışının arka planını sezebilenler, ondaki insanı ezen sosyal baskılara karşı çıkışı, insanın tarafını tutuşu kolaylıkla görebilirler.
Aşk ve lirizm Aytmatov'da, insanı derinden yakalamak, düşüncesini sarsmak ve duygusallığa açılan pencereden ufuk ötesine açılarak; kültürel kimlik şuurlanışına uzanmak için bir vasıtadır.
Evet, Aytmatov aşkın yazarıdır belki, fakat aşkın ötesinde daha aşkın misyonlar, sosyal realiteler, psikolojik bilenmeler besler ana kaynak olarak.
Aytmatov'un romanlarındaki bu derin damarı- müthiş bir üslup ustalığı ile gizlenen sosyal göndermeleri/ kültürel ve siyasî misyonu yakalayabilmek için, onu yetiştiren fizikî coğrafyayı, büyük dalgalanmaların hüküm sürdüğü bu coğrafyanın sosyal, siyasal ve kültürel dokusunu, o toprakların geçirdiği korkunç değişim serüvenini, kültür erozyonunu; insanın özüne yöneltilen her türlü şiddeti çok iyi bilmek ve çok iyi analiz etmek gerekir.
Bu eserleri, Andre Gide'in “sanat baskıdan doğar” sözü ışığında değerlendirmek doğru olur. Bütün klasik Rus edebiyatında olduğu gibi yasak ve sansürden/hürriyetsizlikten ötürü ortaya çıkan dolaylı ve sembolik söyleme mecburiyeti, beraberinde edebiyat ustalığını ve bir sanat-yoğun üslubu getiriyor.
Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki, yasakların kalkması, hürriyetlerin zoraki de olsa verilmesinin ardından o coğrafyanın edebî ürünlerinde “düşüş” belirtileri başlamıştır. Bu da, yine Gide'nin ikinci cümlesiyle alâkalı: “Sanat hürriyet içinde ölür!”
SEMBOLLERİN DİLİ
Cengiz Aytmatov, bütün usta yazarlar gibi düz cümlelerle değil, sosyal ve ironik çağrışımları olan cümlelerle konuşuyor. Adeta insanın ve yaşadığı atmosferin röntgenini çekiyor. Bu güçlü ve özgün üslubuyla tabiata ve hayvanlara bile bir insan karakteri yüklüyor, onları kişileştiriyor. Bu yönü ile de, edebiyat dünyasında eşsiz ve tektir.
Cengiz Aytmatov yüzyılın tartışmasız en güçlü yazarıdır. En güçlülerden biri değil, biriciği. Tek olanıdır. Öyle ki, dünya edebiyatının devi diye nitelendirilen Dostoyevski bile, eğer yaşıyor olsaydı, Aytmatov'un insanı derinden sarsan büyüleyici üslubu karşısında hasedinden ölürdü.
Özellikle, “Gün Uzar Yüzyıl Olur” ya da özgün adı ile “Asra Bedel Gün”, romanın 20. Yüzyıldaki tartışmasız zirvesidir. Bu hüküm asla sübjektif ve hissi değildir. Romanı, edebiyatın evrensel kriterleri ile titiz bir şekilde kıyaslayarak söylüyorum bunu. Yani yazarımızı, tipleme, somutun olduğu kadar, soyutun da ince duyarlıklarla tasvir ve tahlilini yapma gücü, sağlam ve sarsılmaz karakterler oluşturma becerisi, etkileyici, şiirsel üslup üstünlüğü; insan denen meçhulü entellektüel mercek altında irdeleme kudreti, sosyal ve psikolojik ruh çözümlemeleri maharetiyle, âdil bir şekilde değerlendirerek bu hükme varıyorum.
MANKURTİZM KAVRAMI
Cengiz Aytmatov'un, bir Kırgız efsanesinden esinlenerek dünya edebiyat literatürüne kazandırdığı “mankurt” ve “mankurtizm” kavramı bütün dillerde aynen kullanılmaktadır.
Sistemin baskısı ya da insanın kendi özüne yabancılaşması neticesinde şahsiyetini ve sosyal/kültürel hafızasını kaybetmesini; zihnî yönden köleleşmesini çarpıcı bir şekilde izah eden mankurtizm, Beyaz Gemi'de, Gün Uzar Yüzyıl Olur'da, Cengiz Han'a Küsen Bulut'ta, Dişi Kurdun Rüyaları'nda ve diğer romanlarda da kullanılır. Şüphesiz bu kavramı doğuran, o coğrafyanın sert ve acımasız sosyal yapısıdır.
Efsane ve mitik unsurlara da romanlarında sıkça yer veren Cengiz Aytmatov, son romanı “Kassandra Damgası”nda bir Yunan efsanesinden yola çıkarak, dizginsiz teknoloji ile azgın genetik mühendisliğine ağır eleştiriler yöneltiyor. Uzayda insan embriyonu üzerinde araştırmalar yapan bir bilim adamı aracılığıyla, kötülükler yüzyılını yergili bir dille tahlil ediyor.
Söz konusu efsaneye göre, bazı embriyonlar (minicik insan taslakları-cenin) yeryüzündeki kötülükleri önceden sezerek, doğmak, bu felaketler dünyasında yaşamak istemiyor. Bunun belirtisi olarak annenin alnında bir ter taneciği oluşuyor. Buna da Kassandra Damgası deniyor. Aytmatov böylece etik kaygılar taşıyan evrensel bir eleştiriyi dünyanın ve insanlığın gündemine getiriyor.
Eserin kahramanı vasıtasıyla şu tespitleri yapıyor Aytmatov:
“Yeryüzünde silah durmadan artıyor. Her yerde herkes silahlanmak istiyor. Hamile kadınların yüzündeki Kassandra Damgası, yeryüzünde doğan her kişi için en az yüz tane dom dom kurşunu üretildiğinin, şimdiden onların kaderine ölmek ve öldürmek yazıldığının işareti değil mi? Ana rahmindeki Kassandra embriyonları da sessizce bunu haykırmıyor mu?”
Böylece yeni yüzyılın, yeni bin yılın en korkunç yönünü oluşturan “genetik tehlikeye” dikkat çekiliyor. İnsanın, fizik çevresi ve metafiziği ile hiç bu kadar şiddete maruz kalmadığı vurgulanıyor. Kurtuluş için çıkış yolları öneriliyor.
Aytmatov'un bütün bu özgün ve üstün yönlerini vurgulamakla birlikte, gerek ona, gerekse meslektaşı Takavi Aktanov'a (Aytmatov'un romanlarıyla benzerlikler taşıyan “Boran”ın yazarı) yöneltilen bir eleştiri var. O da, merkezî hükümetin yazarlar için biçtiği, “görünüşte milliyetçi, muhtevada sosyalist” gömleğini giymiş olmalarıdır.
UYANIŞ VE DİRİLME
Ancak Aytmatov'un yakın arkadaşı Prof. Dr. Tevfik İsmail'in de belirttiği gibi, Aytmatov'u dünya çapında şöhret yapan faktörlerin başında, kitaplarını çok büyük bir coğrafyada konuşulan ve dönemin edebî mahfillerinde etki uyandıran Rusça ile yazmış olmasıdır. Eğer romanlarını Kırgız Türkçesi ile yazsaydı, bugünkü Aytmatov olmaya bilirdi.
Bir yanı ile sisteme eklemliymiş gibi görünse de, Aytmatov'un hemen bütün romanlarında kimlik arayışının/köklerle yeniden buluşmanın, satır aralarına gizlenmiş edebî, estetik çığlığını duymak mümkündür.
Olanı anlatır Aytmatov. Cemiyete tutulan ayna gibi gerçeği yansıtır. Mankurtlaştırmaya karşı çıktığı kadar, kendiliğinden/gönüllü olarak mankurtlaşmaya (güdülmeye müsait mizaca, pasifliğe) de karşı çıkar. Dirilmeye, uyanmaya, aktif olmaya çağırır insanı. Töresine, örfüne, geleneğine ve geleceğine sahip çıkmasını ister.
Yazar, kendi eserinden beyazperdeye aktarılan “Selvi Boylum Al Yazmalım” filminde başrol oyuncusunun ulu dağlara karşı öyle bir “Asyaaaa!” diye höykürmesi var ki. Bu çığlık bütün o coğrafyanın/o yaslı diyarın yüreğinden; yüzyıllık, bin yıllık yaşantısından fışkıran bir sestir. Şark'ı sarsan bu sayha, filmin Asya isimli kadın oyuncusu vasıtasıyla, bütün bir “Asya”ya/Avrasya'ya sesleniştir. Uyanma ve dirilme çağrısıdır. Bir aşkın yoğun lirizmi içinde, koca bir kıtayı özdeşleştirmek, ancak Aytmatov'a yakışan bir ustalıktır.
Aytmatov, aslında “Gün Uzar Yüzyıl Olur”a ait bir bölüm iken, yasak olduğu için kullanılamayan ve daha sonra “Oğuz Han' a Küsen Bulut” ismi ile yayınlanan kitabında hürriyetsiz ve kuşatılmış insan trajedilerinin en bâkir fotoğrafını çizer. İstasyondan bir tren geçimi sürede, eşini ve çocuğunu görebilmeyi çılgınca arzulayan adamın destanlık hikayesidir bu. Bir Aytmatov klasiği...
Özetlersek, kitapları bütün dünyada hayranlık duyularak okunan Cengiz Aytmatov, lirik, mitolojik ve kozmik unsurlar taşıyan seçkin, çarpıcı eserleriyle olağanüstü bir yazar, bir fikir adamı ve çağdaş bir bilgedir. Fikir ve edebiyat dünyasının, önünde saygıyla eğileceği bir yazar. Yüzyılın tartışmasız en güçlü yazarı...
Harezmi
Harezmî, IX. yüzyılda yaşayan ve cebir alanında ilk defa eser yazan Müslüman Türk bilginidir.
Harezmî 780 yılında Harezm'de doğdu. Daha sonra ilim öğrenmek amacıyla, kendi döneminin ilim merkezi olan Bağdat'a gitti. Abbasi Halifesi Me'mun, Bağdat'ta kurduğu kütüphanenin (Darülhikme) idaresini kendisine verince, matematik ve astronomi kaynaklarını uzun süre inceleme imkanı bulmuştur.
Bağdat'taki bilimler akademisi Darülhikme'de görev alan Harezmî, matematik, astronomi ve coğrafya alanında değerli çalışmalar yaptı.
Harezmî, ilk defa, birinci ve ikinci dereceden denklemleri analitik metotla; bir bilinmeyenli denklemleri de cebirsel ve geometrik metotlarla çözmenin kural ve yöntemlerini tespit etti. Matematikte ilk kez sıfır rakamını kullanan Harezmî, cebir bilimini metodik ve sistematik olarak ortaya koydu. Kendisinden önceki cebire ait konuları, yine ilk kez ‘cebir' adı altında sistemleştirdi.
Harezmî, matematik, astronomi ve coğrafya alanında çok sayıda eser yazdı.
Yeryüzünün çapına ait hesaplarını Kitâbu Sûreti'l-Arz adlı kitabında topladı. Bu eserde, Nil Nehri'nin kaynağını açıklayan Harezmî, Batlamyus'un astronomik cetvellerini de düzeltti.
Güneş ve ay tutulmasına dair incelemelerini topladığı Zîcü'l-Harezmî adlı eserinde ise, astronomi için gerekli trigonometri bilgi ve cetvellerini de verdi.
Harezmî, 850 yılında Bağdat'ta vefat etti.
|
Copyright ® 2004
. www.huncular.com . Her
hakkı saklıdır.
|