
1) AB ile yapılan ve Türkiye'yi bir sömürge durumuna düşüren, "iktisadi, siyasi, hukuki, tek yanlı anlaşmalar yüzünden" AB'ye karşıyım. Çünkü bu anlaşmalar demokratik, uygar ve egemenliğin millette olduğu bir devletin değil, "ancak bir sömürge toprağının işbirlikçi yönetimlerinin yapabileceği anlaşmalardır".
2) AB ile kurulan tek yanlı düzenin, Türkiye'yi yıllardır sömürmekte oluşuna karşıyım. Bu tek yanlı düzen yüzünden yerli sanayi çöküyor; çiftçi bir uydu durumuna sokuluyor; bankalar, iletişim, ulaştırma, doğal kaynaklar yabancı tekellerin eline geçiyor. Bu durumu yaratan AB'ye karşıyım.
3) AB ile kurulan ilişkilerin, "Türkiye'nin tüm dünya ülkeleri ile olan ticari ilişkilerini sınırladığı ve ipotek altına aldığı için" AB'ye karşıyım.
4) AB'nin Türkiye'yi " sıfır maliyetle kendisine bağlayıp" , bekleme odasında iğfal ettiği için ona karşıyım.
5) Türkiye'yi tam üye yapıyormuş gibi kandırarak, "adım adım özel statüye doğru götürmesine karşıyım"
6) Kürdistan, Ermenistan ve Patrikhane projeleri ile Türkiye'yi yavaş yavaş bölme politikalarını izlediği için AB'ye karşıyım. PKK ve Öcalan 'a sistemli verdiği destek; hukuk skandalları ile mahkemelerinin aldıkları kararlar, "Türkiye'yi adeta bir düşman gibi ilan etmelerine yol açtı" . Bunun için AB'ye karşıyım.
7) İşçi haklarının, memura grev hakkının yerine sadece bölücü ve bireyci haklara yöneldiği için AB'ye karşıyım.
8) İktisadi, hukuki, siyasi ve dini sorunlarda, "AB'nin sürekli olarak çifte standart uygulamasına karşıyım" .
9) AB'nin Atatürk ve Atatürkçü düşünceye karşı olmasına karşıyım.
10) AB'nin içine kapanarak ,"onlar ve ben diye ayrım politikaları izlemesine karşıyım" .
11) "Türkiye'de milletin egemenliği yerine, piyasanın egemenliğini dayatmak istemesine ve sosyal devleti ortadan kaldırmasına" karşıyım.
12) Türkiye'de, "emperyalizmin maşaları olan işbirlikçilere destek vermesine" karşıyım.
13) AB'ye, işçilerimi işsiz bırakan bir sömürge düzeni yaratmaya çalıştığı için karşıyım.
14) AB'nin "işbirlikçi İslamcı siyasilerle birlikte çalışarak" Lozan'ı ve Atatürkçü değerleri yıkmak istemesine karşıyım.
15) "TSK'yi bir düşman gibi görerek, İslamcı ve diğer işbirlikçilerle ona saldırmalarına karşıyım." (*)
Ben, AB ile ilişkilerimizde bütün bu anormalliklere karşıyım.
Sonuçta, AB'nin Türkiye'yi yeniden sömürgeleştirmek istemesine karşıyım. Avrupa Parlamentosu'nun 1994'ten itibaren Türkiye'ye ilişkin kararları alt alta konulup okunduğunda; 17 Aralık 2004 ve 6 Ekim 2005 belgelerinin yanına Gümrük Birliği yükümlülüğünü getiren 6 Mart 1995 belgesi konulduğunda; 6 Mart 1995'ten bugüne kadar geçen sürede Türkiye-AB ilişkilerinin olumsuz sonuçları iktisadi, siyasi, hukuki ve kültürel boyutlarıyla net olarak görülmüş olur. Bu gerçeği aklı başında olan hiç kimse yadsıyamaz.
(Karşı)lar neden artıyor?
Ben AB'ye neden karşı olduğumu tek tek saydım. Bunları yıllardır
söyledim ve yazdım. Aıtık bıçak kemiğe dayandı; halk görüyor, kimi
iş çevreleri artık konuşuyor. Sağduyu sahibi yazarlar köşelerinde
yazıyor. Meclis'tekilerin söyleyemediklerini asker söylemek zorunda
kalıyor.
- İşçi, AB yüzünden işsiz kaldığını; köylü, Batı tekellerinin dayatmalarının kendisini zora soktuğunu artık anladı.
- Tekstil, ilaç, demir-çelik, mobilya ve daha birçok sektör "yaşadıkları haksız rekabete" isyan etmeye başladılar. AB ile imzalanan tek yanlı anlaşmaların sonuçları ile yüzleşmeye başladılar.
Soru şu; halkın büyük çoğunluğunun gördüğü ve yaşadığını Meclis, hükümet ve siyasal partiler ne zaman görecek? Ne zaman kendi milletinin Meclisi, hükümeti ve partisi olacaklar?
- Ya da ulus, "göstermenin yolunu ve yönetimi" öyle ya da böyle
bulacak...
(*) Avrupa'nın Askerle Kavgası, Truva Yay. 2006
Entellektüel, bir cemiyetin düşünen beyni ve kanayan vicdânıdır. Düşünen beynidir ve bu sebeple de, Kant'ın büyük bir isâbetle belirtmiş olduğu gibi - ki O, yaşadığı çağda henüz “entellektüel” ve “bilim adamı” kelimeleri îcad edilmediğinden, her iki mânâyı da tazammun eden “filozof” terimini kullanır - siyâsete girmemelidir; çünkü, der Kant, “iktidârın gücü, aklın muhâkeme kabiliyetini ifsâd eder”. Yâni filozof da siyâsete girince, her siyâsetçi gibi, siyâsetin mülevves çamuruna bulaşır ve “gerçeği” söyleme kabiliyetini kaybeder. Hâlbuki, entellektüel, yine Kant'a göre, “gerçeğe ihânet edemeyen kişi”dir; halbuki siyâset, umûmiyetle gerçeğin kaatili ve hâinidir. Ve yine bu sebeple, entellektüel, ancak siyâsette müşâvir, yâni danışman, hakkın ve hakîkatin yolunu gösteren ve fikirlerinin kaale alınmadığını görünce de tereddüt etmeden siyâsetçiyi terkeden şaşmaz prensip sâhibi er kişi olabilir; daha fazlası değil. Kezâ entellektüel vicdandır ve vicdan olduğu için de fizikî gücü yoktur, fizikî güç siyâsettedir, ancak onun da vicdânı yoktur; binâenaleyh, entellektüel ancak mânevî baskı gücüne sâhiptir ve onu kullanmalıdır, bu onun için bir tercîh mes'elesi değil, mecbûrî tek istikamettir. Ancak, bu da vicdânı olan bir cemiyette bir iş yapabilir.
İmdi, hayâtı boyunca, kirlenmemek ve aklını ve muhâkeme kabiliyetini fesâda vermemek için aktif siyâsetten uzak durmayı îmânının altıncı şartı mesâbesinde kesin bir prensip olarak kabûl eden, cemiyetinin kanayan vicdânı olan bu hüviyetimle sesleniyoum:
Ey Türkler! Vatanınıza ve devletinize sâhip çıkınız!
Çünkü, Ey Türkler; vatanınız ve devletiniz elinizden çıkma çizgisinde; ağır-ağır, usul-usul, yavaş-yavaş, ceste-ceste!
Ey Türkler! Vatanınızı ve devletinizi, bir yandan AB üyeliği safsatacılığı ile ülkenizin hâkimiyetini devretmek sûretiyle, bir milletler-üstü oluşumun sıradan ve parçalanmış bir eyâleti olarak ve diğer yandan da çoğu da sanal olarak îcad edilmiş alt-kimlikler yoluyla içten parçalanarak kaybetmek üzeresiniz.
Ey Türkler! Ben vicdânım; vazîfem ve vazîfem olduğu kadar da tek imkânım, îkaz ve ihtar etmektir; bunun için de durmadan, bıkıp usanmadan sizin vicdanlarınız üzerinizde baskı yapmak mecbûriyetindeyim ve bu vazîfe bilinciyle haykırıyorum:
Ey Türkler! Sizler ki, Asya'nın çocuklarısınız; Asya'nın, yâni bütün büyük dinlerin ana rahmi, hikmetin kaynağı ve ahlâkın menbâı, Güneş'in doğduğu bu azametli kıt'anın en muhteşem çocukları! Sizler ki Asya'dan kopup Küçük-Asya'ya geldiniz, burada bütün tarihin tanıdığı en muhteşem imparatorluğu kurdunuz ve burada kendi tarihinizin de zirvesine çıktınız; geniş ve kudretli kanatlarınızın altında dinleri, dilleri, ırkları, renkleri sulh ile idâre ettiniz, sonra küçüldünüz ve tekrar Küçük-Asya'nıza ric'at ettiniz; Edirne ile Ardahan arasına, bu gayri tabiî hudutlara sıkıştınız.
Ey Türkler! Ya İkinci Endülüs, ya da İkinci Ergenekon olma çizgisindesiniz.
Ey Türkler! Anadolu, Küçük-Asya, dikkatli olmazsanız sizi boğacak bir tuzağa, İkinci Endülüs'e dönüşmek üzeredir.
Çünkü Ey Türkler, millletlerin yükseldiği yerden düştüğünü unutmayınız! Sizler ki Asya'nın bağrından kopup gelerek tarihinizin zirvesine burada çıktınız, ammâ, burada düşmek üzeresiniz; burada “efendi” oldunuz, ammâ, burada “kul” olmak üzeresiniz.
Ey Türkler! Tarihte bir kazananlar vardır ve bir de kaybedenler ve dahi, tarih, kaybedenleri değil kazananları baş tâcı yapar. İmdi sizler, kaybedenleri oynuyorsunuz; ikbâl yıldızınız sönmek üzere.
Ey Türkler! Kezâ tarih, merhametsizdir; yere düşenlerin üstüne basarak ilerler. İmdi sizler, yere düşmek üzeresiniz. Yere düşmeyiniz! Aksi takdirde, tarih, ağır gövdesiyle sizi de ezer geçer ve çöplüğüne atar.
Ey Türkler! Gökleri ve yeri yaratan ve onları direksiz ayakta tutan Rabbim ki, âmennâ ve saddaknâ, her şeye gücü yeter, ammâ, kendisini değiştirmeyenleri kendisi değiştirmez; ol sebebe binâen kendinizi değiştiriniz, değiştiriniz de elinizi kolunuzu bağlayarak boş yere duâ etmeyiniz; burası duânın hükmünün bâtıl olduğu noktadır.
Ey Türkler! Ve dahi yine O, Hâlık-ı Zü'lcelâl, devirleri insanlar arasında döndürür, bâzan birini yükseltir, bâzan da diğerini; liyâkatini kaybeden, uyuşan kavimleri yere indirir, genç ve dinamik olanları tepeye çıkarır.
Onun için, vicdânınız olarak haykıryorum:
Ey Türkler! Liyâkatinizi kaybetmek ve uyuşmak üzeresiniz. Sakın ha!
Ey Türkler! Bu da geçer” demeyiniz! Sakın ha!
Aksi takdirde, elbet de geçer; lâkin unutmayınız ki, “geçer ammâ deler de geçer” ve ölüyü diriye, geceyi gündüze dönüştüren Rabbim, efendileri kula, kulları da efendiye dönüştürür; sizi indirir ve hattâ yere çakar, çakar da dün yönettiklerinizi başınıza geçirir.
Ey Türkler! Milletler yükseldiği yerden düşer; ammâ, düştüğü yerden de yükselir.
Ey Türkler! Sizlerde yükselecek güç var; sizde her şey var. Yeter ki gerçek ile sahteyi, gerçek aydın ile propagandistleri ve lobicileri, gerçek lider ile fareli köyün kavalcılarını ayırdedebilecek bir bilinç ve ferâsete kavuşunuz; gücünüzü keşfediniz ve irâdenizi hareket geçiriniz.
Ey Türkler!
Bu bir manifestodur.
Sizi, kanayan vicdânınız olarak, hiç rahat bırakmayacağım.
Üstüste, bilâ fâsıla tam yirmi bir yazıyı MHP''in "Onurlu Avrupa Birliği Üyeliği" tezinin kritiğine hasredince, gündemden ister istemez koptum. Gündemden koptum, fakat bu gerekli idi fikrimce - üstelik çok da gecikmiş olarak - ve doğrusu, bin tirajlı bir dergidense ellibeşbin tirajlı bir günlük gazetede yayınlanmasının daha müessîr olma ve biânenaleyh gayesine daha iyi hizmet edebilme imkânına sâhip olabileceğini düşündüğüm için böyle yaptım, tıpkı bundan önceki tefrika yazılarım gibi...
Şimdi artık gelecek cevapları bekliyorum.
Lâkin, bu arada, Türkiye''de neler oldu ve Türkiye''ye neler oldu, şöyle bir bakıverelim.
Yâni şimdi sorumuz şu: "Türkiye''de Neler Oluyor, Türkiye''ye Neler Oluyor?"
Bu başlıkta bir tecrübe-i kalemimi, bundan dörtbuçuk yıl kadar önce, haftalık "Gelecek" gazetesindeki köşemi kapatırken son yazım olarak kaleme almıştım [Gelecek., Sayı: 18., 15.06.2001]. Aradan geçen bu müddet zarfında, kendime tekrar aynı suâli sordurmaya zorlayan sebepler hemen-hemen, üç aşağı-beş yukarı aynı: Türkiye''nin vazıyeti, bir belirsizlik tablosu çizmektedir; tarih kadar eski bir felsefî kavram olmakla berâber, fizik ilmindeki gelişmelere bağlı ve paralel olarak, aynı zamanda bir ilmî kavrama da dönüşen "kaos" terimini kullanmanın tam sırası: Türkiye, bir kaos keyfiyetinde, bir kaotik manzara resmediyor.
Kaos''u kısaca hâtırlayalım: Bir sistemin girdileri - veya başlangıç şartları - ne kadar "iyi" ölçülürse ölçülsün, şâyet sonuç bu ölçüm değerlerine tam bir bağımlılık arzetmiyor ve önceden yapılan hesaplamalar tam bir kat''iyet arzetmeyen nihâî netîcelerle karşılaşıyorsa, bu sistem, kaos hâlinde olan bir sistem, bir kaotik "sistem"dir. Bu konuda fizikî dünyada en mümtaz misâl, hava tahminleridir; bugünden yapılan ölçmelerle yârına âit yapılan hava tahminleri ne kadar az tutarlı netîceler veriyorsa sistem o kadar kaotiktir ve hepimiz de pratikten biliriz ki, az ya da çok, gerçekleşen hava durumu, hesaplananla az ya da çok mutlaka bir fark arzeder, hele uzun zaman tahminleri, tam bir kaostur. Fakat ne var ki, yine de pratikten hepimizin bildiği gibi, bugünkü hesaplamalarımızla yârınki hava durumunu "tam" bilemesek bile, kıştan sonra bahârın, bahardan sonra da yazın geleceği, şüphe duyulmayacak bir bilgidir. İşte, bu, "kaos"un, yâni "karmaşa"nın, "kozmos"a, yâni "düzen"e tahvîlidir: Her kaos şu veya bu şekilde müşahhas, el ile tutulan bir sonuç verir, yeni bir "düzen" oluşur.
Tarihin mekanizması da, tıpkı atmosferinki gibi, kaotiktir; bugün eldeki veriler ne kadar iyi tâyin edilmiş olursa olursa olsun, yârına âit tahmin ve öngörmeler yerine, çok alâkasız, hattâ tamamiyle sürpriz niteliğinde sonuçlarla karşılaşabiliriz. Ancak, yine atmosferik fizikte olduğu gib bilinen birşey vardır ki, bunun sonucunda mutlaka bir yeni düzen oluşacaktır; ama problem de tam buradadır: Bu düzen, kıştan sonra bahârın, bahardan sonra da yazın gelmesindeki gücvenilirlik gibi bir güvenli sonuçla mı noktalanacaktır? Bu noktada, tarihin böyle bir sonuç vermekte zorlandığını biliyoruz. Biliyoruz, ammâ, yine de, bu yeni düzen hakkında bâzı şeyler söyleyebiliriz: Meselâ, her canlının muhakkak ölmesi gibi her devlet de - er ya geç - muhakkak ölür ve yine meselâ, hürriyet ve istiklâline, ülkesine ve devletine sâhip çıkamayan cemiyetler bu değerlerini muhakkak ve mutlaka kaybeder.
Sözü getirmek istediğim nokta burası: Türkiye bir kaos hâli yaşıyor ve bu kaosun nasıl bir kozmosa, nasıl bir yeni düzene tahvîl olacağı da Türklerin hürriyet ve istiklâllerine, vatanlarına ve devletlerine sâhip çıkmakta gösterecekleri ferâset, basîret, idrâk, şuur, irâde ve kararlıkla orantılıdır.
Şu hâlde, mes''eleyi daha da açık ve net bir hale getirecek olursak, "Türkiye''de Neler Oluyor; Türkiye''ye Neler Oluyor?" suâlinin cevâbının, burada düğümlendiğini de teslîm etmekliğimiz îcap etmektedir: Türkler, hürriyet ve istiklâllerine, vatanlarına ve devletlerine sâhip çıkmakta ne derece ve mertebede ferâset, basîret, idrâk, şuur, irâde ve kararlıkla mücehhezdirler?
Can sıkıcı bir suâl olduğu hemen belli oluyor; çünkü Türklerin, hürriyet ve istiklâllerine, vatanlarına ve devletlerine sâhip çıkmak gibi âcil bir mecbûriyetle yüz-yüze bulunduklarını îmâ etmektedir; ama hayır daha fazlası: Bu suâli soran çahıs, sâdece îmâ ile iktifâ etmiyor ve herkesin anlayacağı ap-açık bir lisan ile, Türklerin, hürriyet ve istiklâllerine, vatanlarına ve devletlerine sâhip çıkmak gibi âcil bir mecbûriyetle yüz-yüze bulundukları çok kritik bir süreç yaşamakta olduklarını söylüyor; ama daha daha da fazlası, söylemiyor, kendi cemiyetinin kanayan vicdânı olarak, haykırıyor.
Haykırıyor ve diyor ki: "EyTürkler!.... Durmuş Hocaoğlu
GERÇEK Çizmelerini Giyene Kadar, YALAN Dünyayı Kırk Kez Dolaşır
Binlerce yıldır tarihin içinden hep egemenlik içinde olarak gelen Yüce Türk Milletinin "İstikbâlin büyük milleti" olması kaçınılmazdır! Her ne olursa olsun, Tarihin Sonu''nun efendisi olmak bizim kaderimizdir.
Edinburg Belediye sarayında bugün yapılan ‘soykırımı tanıma' toplantısı takdir topladı. İngiliz-Türk Dernekleri Federasyonundan verilen bilgiye göre; sözde Ermeni soykırımını tanıyan tasarı Edinburg Belediyesinde yapılan bu sabahki oturumda 29'a karşı 16 oyla kabul edildi. Bugün Edinburg Meclis toplantısında tarihi gerçekler ortaya konsa da ne kadar belge ile karşılarına çıkılsada bir takım insanları kasten dini ırkçılık yaptığı anlatıldı. Diğer üyelerin ise Türk tezi karşısında yumuşadığı ve samimiyetle Türklere destek verdikleri gözlemlendi.İngiliz-Türk Dernekleri Federasyonu, İngiltere'nin sözde Ermeni soykırımı tasarına yaklaşımını değerlendirirken İskoç ve Galler Milli Meclisinde ve daha önemlisi İngiliz Parlementosunda tasarının oylanması halinde sözde Ermeni soykırımı konusunda pek çok muharebe ile karşılaşacağını ifade etti. Bu mücadelelerde yurt dışındaki Türk derneklerinin Ankara'da organize edilmesi gerektiği, maddi ve manevi desteklerin artırılması vurgulandı. Ankara- Avrupa Sivil Toplum Kuruluşları ve Hükümet arasında ittifakın oluşturulması halinde kaybettiğimiz muharebelere rağmen harbi kazanabileceğimiz ifade edildi.
Şimdi Ermeni sınır kapısının açılmasına Türk Milletinin HAYIR deme zamanıdır. Şimdi hükümetin ve sivil örgütlerin dışişleri bakanlığı nezninde, Edinburg belediyesi gibi bir yerel idarenin üzerine vazife olmayan işlere karışıp ne olduğunu bilmediği bir tasarıda oylama yapmasının soruşturulması zamanıdır. Tabii bu arada hükümetin Türkiye sınırları içindeki Şemdinli'deki olayları bile soruşturmaktan aciz olduğunu düşünürsek, yurt dışındaki bir kuruluşun, haddine düşmeyen bir konuda Türk Milletini oylamasının soruşturulması gerçek bir hayal olur.
Ancak ne varki; Gerçek çizmelerini giyene kadar, Yalan dünyayı kırk kez dolaşır. Hak yerini sonunda bulur. Bizim Millet olarak alnımız ak. Bu arada dostumuzu düşmanımızı doğru ayırt etmekte yarar var. İngiliz-Türk Dernekleri Federasyonu, Edinburg belediye sarayında bugün yapılan ‘Soykırımı Tanıma' oylamasında, yalanın gemisine binen yazarların – Orhan Pamuk, H.Bertay, T.Akçam- takdir topladığını ifade etti.
Binlerce yıldır tarihin içinden hep egemenlik içinde olarak gelen Yüce Türk Milletinin "İstikbâlin büyük milleti" olması kaçınılmazdır! Her ne olursa olsun, Tarihin Sonu''nun efendisi olmak bizim kaderimizdir.
Emine Aksoyer,18.11.2005
BOR-TORYUM- NEPTÜNYUM
Türkler Uyanmadan Gelecek Yüzyılın Enerji Kaynakları
BOR-TORYUM- NEPTÜNYUM
Ele Geçirilmek İsteniyor. Uluslar arası Güçler Derler ki;
BOR-TORYUM- NEPTÜNYUM ve
‘ Türkiye Türklere Bırakılmayacak Kadar Zengin Bir Ülkedir'
Hiçbir zaman zenginliklerimizin tam farkında olamadık. Türkiye'nin stratejik önemini kavramak ve neden Türkiye'nin dünyadaki süper güçlerin odak noktası olduğunu anlamak için ve neden Türkiye ile ilgili bu kadar çok komplo teorisini olduğunu çözmek için bizim bilmediğimiz ancak dış mihrapların çok iyi bildiği zenginliklerimizin ne olduğunu anlamamız gerekiyor, vakit çok geç olmadan.
Gelecek 50 yıl içinde dünya petrol rezervleri dibe vurduğunda, dünya, tarihinin en büyük sorunlarından biri ile karşılaşacak. Bu durum çözülemeyecek ekonomik ve sosyal bunalımları getirecek. Dünyayı yönlendiren üst tasarımlar bunu görmekteler mi evet kesinlikle evet. Peki ne yapmaktalar. Görünen yüzü ile alternatif enerji kaynaklarının bulunmasına ve bunlarla işleyecek araçların yapılması için araştırma ve geliştirme çalışmalarına her türlü desteği veriyorlar. Peki başarıya ulaşmışlarmıdır? Evet. Yeni alternatif enerji kaynağı olabilecek, petrolun yerini alabilecek, dünya üzerinde var olan BOR madenini keşfetmişlerdir. Bununla da kalmayıp işi pratiğe uygulayarak borla çalışan araba üretmişlerdir.Arabayı bor madeni ile çalıştıracak patentli 600 proje orta çıkmıştır. Amerikan Millenium Cell (MC) ve stratejik ortağı Daimler-Chrysler(DC),seri üretime bile geçti. Bu gelişmeler Türklerden, ülkemizdeki bor zenginliğine egemen olmak için gizli tutuluyor.
Dünya üzerindeki stratejik enerji kaynaklarına sahip bölgeler üzerinde güçlü bir devletle karşılaşmanız mümkün değildir. Bu bölgelerde emperyalizmin uluslar arası şirketlerini görürsünüz. Buralarda ABD'ye ve İsrail'e kafa tutacak tek bir devlet bulamazsınız. Bağımsız hareket edebilme özelliğine hiçbir zaman ulaşamayacak olan bu devletler, zenginliklerine rağmen sürekli ekonomik etnik ve sosyal çalkantılar içindedir.
Geçtiğimiz yüzyılın ve şu anın enerji kaynağı petrol kaynakları Osmanlı İmparatorluğu'nun
Yani Türk'lerin kontrolu altındaydı. Ne tesadüf ki gelecek yüzyılların enerji kaynağı olacak madenleri yine Türklerin kontrolunde.
Osmanlı İmparator'luğuna ne oldu. Bilindiği gibi entrika ve savaşlarla imparatorluk yıkılmıştır. Bu bölgeler güç merkezlerinin denetimine geçmiştir. Uluslar arası şirketlerle şekillenen sömürü sistemleri kurulmuştur. Uluslar arası petrol şirketleri aslan payını aldıktan sonra Araplara kalan ise emperyalist güçlerin herhangi bir sorun çıktığında el koyabilecekleri bankalarda yatırıma dönüştürülmektedir. Petrol zengini ülkelerden S.Arabistan, İran ve Irak petrol gelirlerini kendi savunma ve ağır sanayilerini kurmak için kullansalardı, İsrail, Ortadoğu'da bu Arap devletine karşı kafa tutabilirmiydi?
Türkiye'nin tek başına güçlü bir devlet olması üst tasarım güçlerinin aleynine bir durumdur. Türkiye'yi bölme ve bölünen parçalar üzerinde kendilerini egemen kılma gayreti içinde olacaklardır.
Türkiye ve Türk Milleti ile mücadeleleri şimdilik örtülü devam etmektedir. Çok yakın bir gelecekte bu örtülü savaş, aleni bir savaşın temelini oluşturacaktır. Onun için kesinlikle olacağı görünen bu savaş için Türk Milletinin inancı, vatan ve bayrak sevgisi ile galeyana gelme ve savaşma cesareti kırılmaya çalışılmaktadır. Toplum psikolojisini etkileyecek görebildiğimiz veya göremediğimiz her türlü yöntem kullanılmaktadır.
Gelecek Yüzyılda Enerji Kaynağı Olacak BOR-TORYUM- NEPTÜNYUM
BOR
Bilgisayardan silaha, nükleer teknolojiden akaryakıta kadar birçok alanda kullanılan bor, ister istemez, gelecek yüzyılda enerji kaynaklarını yönlendirmek isteyen ve hatta ele geçirmek isteyen emperyalist güçlerin ilgi odağı
Dünya bor rezervinin yüzde 70`i Türkiye`de.Bizi yüzde 13`le ABD takip ediyor.Rezervlerini yıllar önce kullanmaya başlayan Amerika`nın, kendi topraklarından çıkarabileceği miktar gittikçe azalıyor. Bor zengini Türkiye ise bu potansiyelini ancak bor madenini ham satarak
değerlendirebiliyor. Mamul bor ürünleri üretebilmek için gerekli teknoloji
Türkiye`de mevcut değil. Çünkü bor teknolojisini geliştiren batılı ülkeler bu know-how ‘yu bize vermeyi şiddetle red ediyorlar. İşin özü, Bor madenimizi ham cevher olarak adeta sudan ve kumdan ucuza satıyoruz ve pahalı ithal ürünler olarak geri alıyoruz.
Bor bileşikleri ile elde edilen yakıtla Ford'un Explorer model arabası çalışabiliyor.
Sodyum bor hidritle çalışan otomobilin yakıtı yer işgal edecek şekilde depolamasına gerek olmadığı için menzili iki katına çıkabiliyor. Aynı zamanda patlama ihtimali olmadığı için güvenliği tam oluyor. Çevre kirliği vermeyen temiz ve atıksız bir bir yakıt, bor bileşenleri, bor elementi yakıt olarak kullanıldıktan sonrada değerlendirilebiliyor. Bor elementinin özellikleri ile her şey çok güzel. Sorun olan batılıların bor elementini kullanan teknolojilerle ilgili Türk yetkililere ve uzmanlara bilgi vermek istemeyişleri. Tamam, bor ile geliştirdiğiniz teknolojiyi ve Know-How ‘yu Türklere öğretmeyin, fakat Bor elementi rezerv zengini olan olan biziz. Ancak işler öyle olmuyor.
Teknoloji geliştiremeyen Türkiye'nin böyle ekstra özellikte, enerji zenginliğine sahip çıkmasıda zor oluyor. Nitekim, söz konusu güçler geliştirdikleri teknoloji de vermedikleri gibi, özelleştirme dalgasını arkalarına, her şeyi satmaya kararlı iktidarı da yanlarına alarak Türkiye'yi bor konusunda baskı altında tutmaları, bor madenini devletin verimli ve etkin kullanımını engelleyici şekilde davranmaları zor olmuyor. Bu nedenle Türkiye bor madenini hammadde olarak satıp, rezervlerini en ucuz şekilde kullandırtıyor.
TORYUM
Toryum radyoaktif bir element, nükleer enerji elde etmekte kullanılıyor. Toryum ile dünyanın en temiz enerjisini elde etmek mümkün. Yani en atıksız en katıksız enerji kaynağı olabilecek element TORYUM. Dünyada en çok Toryum rezervine sahip ülkeler şöyle sıralanıyor. 800.000 ton ile Türkiye birinci durumda. Bu miktardaki Toryum'un piyasa değeri 120 trilyon dolar. İkinci ülke ise Hindistan, toryum miktarı 300.000.ton. Türkiye'nin toplam borcu 220 milyar dolar civarında, görüldüğü gibi Toryum madenini hammadde olarak satsak hiç işlemesek hiçbir ara ürüne dönüştürmesek bile piyasa değeri ile tüm ülke 545 defa borçlarımızı ödeyebiliyoruz. Akıllı bir kullanımla, Türkiye Cumhuriyetinin ve gelecek nesillerimizin yaşamını ve refahını garanti altına alabiliyoruz.
NEPTÜNYUM
93 Atom Numaralı Neptünyum radyoaktif bir elementtir ve uranyum pillerinin üretiminde kullanılır. 1940'ta California Üniversitesi profesörlerinden Amerikalı Mc Millan ve Abelson tarafından keşfedilen bu radyoaktif element, son yıllarda alternatifleri içinde en ucuza mal ediliyor ve enerji üretiminde had safhada faydalanılıyor. Türkiye' de Neptünyum'un tahmin edilen rezervi 127.000 Ton… bu elementin bulunduğu ikinci ülke Bulgaristan. Onun rezervi 2.500 Ton. Sahip olduğumuz Neptünyum'un değeri 9 Trilyon $ civarında. Yine aynı şekilde Türkiye'nin toplam borcu 220 milyar $.Yani toplam borcumuzun 40 kat fazlası.
Kim İşletecek Bu Madenleri? Bu elementleri kullanılacak teknolojileri Türkiye olarak geliştirebilecek miyiz?
Ülkemizin zenginliklerini tam olarak bilemeyebiliriz. Yüce Türk Milleti gerekli bilgiyi aldığında gerekli bilinç seviyesine son derece hızlı ulaşıp, zenginliklerini ve vatanını kanının son damlasına kadar koruyacak bir millettir. Sorun olan, bilgilere sahip olup, insanımızın geleceğini karartacak kararlar alan, bu "Türkiye Türklere bırakılamayacak kadar zengin bir
ülkedir" diyen kimselerle dans edip hala ve hala doğru dürüst bir milli duruş sergilemeyen iktidardır. İktidarın açık bıraktığı kapıları kapatmak için gelecek nesillerimizin göbeği çatlayacak bu kesin.
Emine Aksoyer, 10.kasım.2005
''Hz. Muhammed'in tükürüğü Ayasofya'yı koruyor'' devamı için tıklayınız
Papa Ayasofya'yı kutsayacak mı?
Araştırmacı yazar Aytunç Altındal uyarıyor: Papa 16. Benedictus Türkiye'ye geldiğinde Ayasofya'da dua ederse, orası yeniden kilise olur!
![]() |
Kasım ayı içinde İstanbul'u ziyaret etmesi beklenen Papa 16. Benedictus, eğer Ayasofya'yı ziyaret eder ve bu mekânda bir de dua etmeye kalkarsa, büyük problem çıkacak. Zira Papa'nın dua ettiği mekânlar kutsal sıfatına haiz oluyor ve Hıristiyanlar tarafından da bir nevi hac yeri olarak kabul ediliyor. 1967'de Türkiye'yi ziyaret eden Papa 6. Paul de Ayasofya'da dua etmek istemiş, mekânın müze olma gerekçesi öne sürülerek dua etme izni verilmemişti. Ama o dönem Sovyet tehdidi vardı ve konu büyütülmemişti. Peki bugün 16. Benedictus Ayasofya'da dua etmeye kalkarsa ne olur?
Şimdi, Bartholemeos'un isteği üzerine Türkiye'nin bir numaralı düşmanı 16. Benedictus, muhtemelen İstanbul'daki kilisenin kurucusu Aziz Andre'nin doğum günü olan 30 Kasım'da gelecek ve bir oldu bittiyle burada dua etmek isteyecek. Türkler bu ikinci girişime de engel oldukları takdirde, Avrupa ‘Papa'ya kilisede dua ettirmediler' diye ayağa kalkacak. Bu yüzden Papa'ya önceden haber verilmeli ki, o da gitsin kendine dua edecek başka kilise bulsun.
Peki Papa'nın bir kez dua etmesi göz ardı edilemez mi? Altındal'a göre, ‘bir kereden bir şey olmaz' yollu söylemin en büyük destekçisi Fethullah Gülen ve çevresi olacak. Ancak bu, basit bir dua değil ve iki olası sonucu var. Birincisi ertesi gün, 100 bin Müslüman'ın kapıya dayanıp namaz kılmak istemesi. İkinci olarak. Papa'nın kutsadığı bu mekânın Hıristiyanlar için de otomatikman dua mekânı haline gelmesi.
BARIS MANCONUN CANLI YAYINDA KÜSTAH FRANSIZ SPIKERINE VERDIGI DERS
Barış Manço Fransa'da bir televizyon kanalının canlı yayınına konuktur...
Küstah bir spiker vardır ve Barış Manço ile dalga geçmektedir...
Sürekli, "İşte Türk, yani barbar, vahşi vs..." demektedir...
Barış Manço daha fazla dayanamaz ve spikere "yanınızda kâğıt para var mı?"
diye sorar!
Bu soruya spiker şaşırır ve "evet var ama n'olacak" der...
Barış Manço ısrar edince spiker cebindeki kâğıt paraları çıkartır...
Bu olaydan az önce Barış Manço canlı yayında "Anahtar" adlı şarkısını
söylemiştir...
Bu şarkının bir bölümü şöyledir:
"Beş Akif- bir Saat Kulesi, iki Kule-bir Fatih, beş Fatih-bir Mevlana, İki
Mevlana-bir Sinan"
(Barış Manço / Anahtar şarkısı / Darısı Başınıza Albümü / 1992)
Bu şarkı bir matematik sorusudur ve şarkıda adı geçen kişiler o dönemdeki
Türk parası olan banknotların arkasında fotoğrafı olan kişilerdir...
Barış Manço spikere sorar: "Bu paranızda fotoğrafı olan kişi kim?"
Spiker:
"General......." Barış Manço diğer paralardaki fotoğrafları olan
kişileri de sorar, spikerin verdiği cevaplar hep aynıdır,
"General.......", "Amiral...........", "Komutan............."
Spikerin bu "falanca General, falanca Amiral, falanca Komutan" cevabından
sonra,
bu sefer de Barış Manço cebinden Türk paralarını çıkarır... Spikere der ki:
"Bu parada fotoğrafı olan kişi Mehmet Akif Ersoy'dur. Şairdir...
Bu fotoğraftaki kişi Mevlana'dır. Düşünürdür...
Bu paradaki fotoğrafı olan kişi Fatih Sultan Mehmet'dir. Adaletin
sembolüdür...
Bu paradaki kişi ise Atatürk'tür. "Yurtta barış, dünyada barış" diyen
kişidir...
Bizim paralarımız bunlar. Biz Türkler ince ruhlu, kibar, medeni insanlar
olduğumuz için paralarımızın arkasına "şairlerimizin",
"düşünürlerimizin","bilim adamalarımızın" fotoğraflarını bastık...
Siz Fransızlar kendiniz barbar, vahşi olduğunuz için paralarınızın arkasına
hep savaş
Adamlarının fotoğraflarını basmışsınız!" der...
Barış Manço'nun bu müthiş cevabından sonra televizyon yöneticileri
Canlı yayını keserler ve spikeri oradan kovarlar, başka bir spiker yerine
gelir ve canlı yayın yeniden başlar, yeni spiker Barış Manço'dan ve
Türklerden özür diler, programa böylece devam edilir...
Kendilerini seçilmiş insanlar olarak gören Amerikalı'lar, dünya egemeliğini ellerine geçirmek için Türkler gibi diğer ulusları da toptan yok etmeyi planlıyor. Bu amaçla başlatılan GENOM projesine gör önce toplumların milli değerleri ortadan kaldırılıp bölünmeleri sağlanacak,sonra tarihin sayfalarına gömülecek.
Genom, ABD'nin dünyadaki en büyük güç olma savaşının en büyük silahıdır. ABD' de tarihin kendisine sunduğu bu eşsiz tek güç olma fırsatını sürekli kılabilmek için elinden geleni yapmaktadır
Millet, milliyet, milliyetçilik, vatan vb. kavramların tahribinin ardından son aşama olarak Genom Projesi ile de "Türk diye bir soy yoktur" siz "kendinizi yanlış tanıyorsunuz, demeye getireceklerdir. Ardından da vatanınız dünya, milletiniz bütün insanlıktır denecek.
Dağa taşa ‘Önce Vatan' yazan bir milletin evlatlarıyız. Genom bu ve buna benzer değerlerin yok etmek isteyen bir proje. "Genom" milli değerleri yıkma sürecinin son aşamasıdır.Türklerin meşhur "Oğuz Kağan Destanı"ndan bugüne, nesillerin nesillere aktararak getirdikleri bir "vatan"ın kutsallığı algısı vardır. Bu kutsal değer, "Vatan seni seviyor mu?" ile yok edilmek istenmektedir.
Türkiye'de son zamanda milli olan her şeye şuursuzca saldıran sayısız yazar/gazeteci ve düşünür türemiştir. Bunlar Türkiye için değerli, kutsal, milli, etik bulunan her şeye saldırarak halkta moral bunalımına neden olmaktadırlar. Gerçekte yapılan psikolojik bir savaştır.
Türklük kavramını ortadan kaldırmak istiyorlar. "Türkiye'de Türk genlilerin sayısı az" gibi bir ön yargı ile yola çıkanlar Türkiye'nin Türklerin ülkesi olarak nitelendirilmesinin sona erdirilmesi amacını güttükleri söylenebilir.
16 Mayıs 2005 tarihli Milliyet Gazetesi'nin haberine göre dünyadaki ırkların genetik geçmişini aydınlatmak üzere "National Geographic" Derneği ve IBM şirketinin sponsorluğu ile "Genografi" adlı bir proje başlatılmıştır. Bu proje ile Genetik yapısı nispeten saf olan yerli topluluklardan en az yüz bin DNA örneği toplamayı hedeflemektedir. Bu projeye, dünyanın her yanından genetik geçmişini bilmek isteyenler de katılabileceklerdi. Bu noktada öteden beri Türkiye'de çeşitli isimler altında ortaya konulan birkaç somut olayı hatırlamak gerekir. Bunlardan en popüleri ünlü Dr.Babuna olayıdır. Kan kanseri olan ve ABD'de tedavi gören Dr.Babuna'ya uygun kemik iliğinin bulunması için Türkiye'nin belirli bir bölgesinden büyük bir "kan toplama" kampanyası düzenlenmiş ve analiz için binlerce kan örneği ABD'ye gönderilmişti. Dr.Osman Durmuş Sağlık Bakanı olur olmaz "Kanla genetik haritamızı çıkarmak istiyorlar" diyerek bu kampanyanın stratejik ve sinsi amaçların aracı olarak kullanılmasına dikkat çekmişti. Toplanarak ABD'ye gönderilmiş olan kanların geri getirilmesi için de olağanüstü gayretler ortaya koymuştu
Levent Genç, 21.08.2005
Türkler'in, kendine özgü bir gen yapısına sahip olduğunu tespit ettik.
Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Üyesi Prof. Dr. Aslı Tolun, Türkiye'deki gen yapısının komşu ülkelerle benzer özellikler taşıdığını söyledi.
Tolun, Gaziantep Üniversitesi'nde düzenlenen, "Anadolu Toplumu Üzerine Genetik Çalışmalar" konulu konferansta yaptığı konuşmada, tarihe bakıldığında ilk insanın Afrika'dan Ortadoğu'ya geldiğini, burada yerleşerek çoğaldıklarını ve sonra da Avrupa'ya göç ettiklerinin belirlendiğini açıkladı.
Tolun: ‘ Türkiye'nin göç yolları üzerinde olması nedeniyle toplum genetiği yapısı çok farklıdır. Yapılan araştırmalarda, anneden geçen ana ata kromozom ile babadan geçen baba ata kromozomunun, Anadolulu özellikler taşımaktadır.Türkiye'deki gen yapısı komşu ülkelerle benzer özellikler taşıyor. Bulgarlar, Yunanlar, İranlılar ve Ermeniler'le Türkler arasında bazı farklıklar tabi ki var. Örneğin, onlar açık tenli ise Türkler biraz daha koyu tenli olabiliyor ancak benzer özellikler bulunuyor. Türkler'in, kendine özgü bir gen yapısına sahip olduğunu da tespit ettik. Anne ve babadan geçen kromozomlar Anadolulu çıktı. Bizim yaptığımız çalışmaya göre genetik benzerliklerimiz yok. Ancak komşularımızla ortak yanlarımız var. Bazı genetik hastalıklarda benzerlikler görüyoruz. Örneğin (Akdeniz Ateşi) hastalığı en çok Ermeniler'de görülüyor. Türkler'de ve Araplar'da da bu hastalık var. Bu sonuçta bir akrabalık olduğunu ortaya çıkarıyor. Yapılan araştırmalarda, Avrupalılar'ın da genetik sınırlarının devlet sınırları içinde kalmadığını görüyoruz. " dedi.
Samet Kılıç, 21.08.2005
Türkiye geniş bir mozaiktir. Yüzyıllardır farklı ırk ve dinden insanlar Anadolu toprakları üstünde yaşamaktadırlar. Dinimiz İslamın bize verdiği hoşgörü ve tolerans anlayışı dünyadaki mevcut demokrasilerin üzerinde bir demokrasi ile yaşamamızı, gül gibi geçinmemizi sağlamaktadır.
Emperyalist güçler ve onların Türkiye temsilcileri tarafından Türban'ı Türkiye'nin açmazı haline getiriyor. Farklı kültürler, farklı mezhepler bu topraklar üzerinde özgürce yaşamaktadır. İnsanların özgürlükleri, birbirlerine zarar vermedikleri ölçüde, istedikleri gibi yaşabilirler. Başörtüsü toplumun bir değeridir. Saygı gösterilmelidir. Ortada gergin bir atmosfer yokken, ortam gerdirilmektedir.
Irklar ve dinlere göre farklılıklar üzerine , ABD gibi ülkeler emperyal oyunlarını oynamaktadırlar. Toplumdaki farklılıkları kaşı, birbirine düşür, böl ve yönet işte bu emperyalizmin temel kuralıdır. ABD bölgedeki saldırgan ve sömürgeci politikalarını ancak böyle gerçekleştirebilir.Bu nedenle ülkemizdeki Amerika karşıtlığı, emperyalizmin karşıtlığı olarak ortaya çıkıyor.
ABD, Irak'ta, Kürtleri, Türkmenleri, Şiileri, Sünnileri birbirine düşürüp istediklerini elde etmektedir. Ülke bu karmaşa içinde kendi içinde hiçbir şekilde gelişememekte, bütün maddi ve manevi sömürülmesine izin vermektedir. Türban konusunda benzer emperyalist oyun oynanmaktadır.
Ekonomimiz kötüye gitmektedir. ABD nerede ise İncirlik üssünü kullanıp Suriye'ye saldırmak üzeredir. Gerekli tedbirleri alamayıp, tarımda en basit düzenlemeleri yapamayıp bir sineğe bakan yedirirken, ABD'nin gösterdiği AB havucunu her seferinde kanıp ABD'nin bize Büyük Ortadoğu Projesinde bize biçtiği rol için kullanmasına izin verirken oturup Türbanla uğraşmak yersizdir. Dinin gereği olanları yapan insanların inançları kendilerine bırakılmalıdır.
ABD'nin oyunu ile Laikliğimiz ve Demokrasimiz aşındırılmamalıdır. ABD, Irak'ı işgale yeltenmektedir; İran ve Suriye üzerinde saldırı planları yapmaktadır. Bu haberler karartılsada, Türk halkı olanları anlamakta ve bundan hoşlanmamaktadır.Türban'ı özel alanda tutup, siyasi anlamda etrafımızda olup bitenle ilgilenmeliyiz. Ülke geleceğini tartışılmalı, türban oyunlara alet edilmemelidir.
Emperyalist güçlerin hiç yoktan yarattığı Türban sorununun çözümü onlara bırakılmalıdır. Bir köşe sıkıştırılmış hükümetlerin bulacağı çözümden hayır gelmez. Türban dış güçlerce başımızı aşan sorun haline getirildiğinde, sorunun çözümü Halkımızda mevcut olacaktır. Çünkü biz farklı uygarlıkların kaynaştığı büyük bir milletin evlatlarıyız.
Emine Aksoyer
16.Haziran.2005
Ermeni soykırımının konuşulduğu bir ortamda Alman Başbakanın ‘‘Açık denizlerde ve parlamento da işimiz Allah'a kalmıştır'' Hakikaten işimiz Allah'a mı kaldı? Haklılık payı var mı acaba Schroder'in?
A.A. Evet efendim önce bu sözün latincesi bu çok eski bir sözdür, bu sözün latincesi Suave mari magno yani açık denizde boğulmakta olanları kıyıdan seyretmek hoştur. O biraz kibarlık yapmış işimiz Allah'a kalmış demiş. Ama cümlenin aslı suavi mari magno yani açık çalkantılı denizde olanları kıyıda durup seyretmek hoştur.
Yani Türkiye açık denizlerde can veriyor boğuluyor ve batılı güçlerde Avrupa da kıyıdan seyrediyor.
A.A. Boğulacak, boğulacak onlar da kıyıdan bakacaklar işin aslı bu, olay bu. Şimdi Suavi mari magno bu yani onun söylediği açık denizler meselesi bu.Şimdi efendim buradan baktığımız zaman Almanya'da Schroder zaten gelecek seçimlerde yok. Yerine gelecek seçimlerde Schroberg gelecek. Bu adam kim? Bu adam çok üst düzeyde bir Avrupa'nın kimliğine sahip çıkan grupların lideri durumunda. Merkel'le beraber ikisi bu işin içindeler.Merkel'in tavrı da zaten belli. Dolayısıyla ikisi gelecekler. Bu adam gidiyor yani. Gider. Bu adam gidiyor. Giderayak böyle laflar edilir. Hoş işte tabi biz bekliyoruz. Tabi biz destekliyoruz falan filan denir ama iş bitti. İşin aslı.Adamda bunu olabilecek en kibar en diplomatik dille söyledi. Tabi bizimkiler bunu bilmedikleri için bunu işiniz Allah'a kalmış şeklinde getirerek veriyorlar. Suave miri magno.
.
Ermeni Meselesi
Gelelim bu Ermeni meselesine, şimdi efendim meselenin yıllardır söylüyorum. T.B.M.M.'ne çağırdılar orada söyledim. Hatta Cumhurbaşkanımızın açıklama yaptığı gün, bu işi tarihçilere bırakalım dediği gün tesadüf bu ya ben de T.B.M.M.'de konuşma yapmaya davet edilen kişilerden biriydim. Dedim ki: bugün Cumhurbaşkanımız böyle dedi ama, bence bu olaya tarihçiler açısından değil bu olay siyasi. Bakın neden siyasi. Amerika'da senatolardan geçiyor. Dünyada hiçbir tarih kurumu kalkıpta efendim Türkiye'ye Türkler soykırım yapmıştır diyemiyor. Tarih kurumu yok ortada. Siyasi meclisler var parlamentolar işte. Meclisler var Amerika'daki eyalet meclisleri var vb..., şimdi Avrupa'dakiler de var başladı.
Dolayısıyla meclisler siyasi kurum. Tarihi kurum değil. Hala tarihçilere bırakın ya tabi ki tarihçi çalışsın, araştırsın, bulsun. Ama Ermeni Meselesi siyasi bir olay, ikincisi diplomatik, üçüncüsü kilise bağlantılı. Bu üçlü var ortada. Türkiye bütün gayretini bunlara yöneltmelidir dedik beş senedir ve Türkiye bu konuya ağırlık vermelidir. Bizim tarihçilerimiz ne getirirlerse getirsinler hanımefendi bu kabul edilmeyecek. Ben size söyleyeyim. Onlar hiçbir belge getirmeseler de dahi, bakın mesele nerede, burası işin özü çok önemli, bakın burası çok önemli. Bu olay ortaya getirilmeye Yahudi soykırımı meselesinden sonra hazırlanmaya başlandı ve dediler ki bakın İsrail kuruldu ve 60 senedir. Almanya'dan tazminat alıyor 60 senedir hala alıyor. Ha şimdi bize söylenen şu. Şimdi bunun da Fransızca bir tabiri var ama bu da diplomatik dilde yer aldığı için kullanıyorum. Kendim istediğim için kullanmıyorum.
‘‘Suzan ta....
Yani .....tan şunu söylemek istiyorum. Şurada üç milyonluk açlıktan ölen bir Ermenistan var. Şuna her sene 8-10 milyar dolar yardım edeceksiniz beyler. Yani bu 40 senede olabilir, 35 sene de olabilir, 50 sene de olabilir. O Ermenistan ayakta duruncaya kadar. İsrail nasıl 50 senedir Almanya'nın sırtından geçiniyor, Amerika'nın sırtından geçiniyor ise burada da siz bu 3 milyonluk Ermenistan'ı besleyeceksiniz. Bu adamlar aç.
Almanya ve Fransa'daki İktidar Değişiklikleri Türkiye'nin AB Üyeliğini Nasıl Etkiler?
Önerilen İmtiyazlı Ortaklık Ne demektir?
Türkiye'nin AB üyeliği Serüvenini Kısaca Özetleyelim.
- 6 Mart 1995'te imzaladığı Gümrük Birliği belgesi ile '' Türkiye diğer aday ülkelerden tamamen ayrıldı.'Türkiye'nin dış ticaret politikasını, egemenlik hakkından vazgeçerek' ' , tek yanlı bir biçimde AB'ye devretti. 17 Aralık 2004'te imzalanan belge ile ''Türkiye'yi müzakere süreci içinde imtiyazlı ortaklığa götürecek bütün koşullar'' , AKP hükümeti tarafından kabul edildi.
Türkiye zaten baştan beri imtiyazlı ortaklığa götürülmektedir.Fransa ‘imtiyazlı Ortaklık' önerip açıklık sergilemiştir. Almanya'da iktidara gelecek olan Hıristiyan demokratlar da ‘imtiyazlı ortaklık' demektedir. İki ülkenin ‘imtiyazlı ortaklığı' açıkça zikrekmesinin nedenleri farklıdır. Fransa'nın nedeni konuyu açıklığa kavuşturalım, ona göre konuşalımdır. Almanya'nın ki ise had bildirmedir.
İmtiyazlı Ortaklık ile Almanya'da iktidara gelecek olan Hıristiyan Demokratların Türkiye için tanımladığı AB ortaklığı, ‘ Birlik içerisinde yerinden kıpırdatılmayan, hiçbir konuda görüşü ve oyu istenilmeyen, etkisiz statü şeklindedir Birlik dışında ise yalnızlaştırılan ve Ortadoğu'da, Balkan'lar da ve İpek yolu Türki Cumhuriyetlerde yine etkisiz statü. Türkiye'den gelecek her talep ve istekde, istenecek imtiyazlar şeklindedir.
Acaba neden Fransa açık kart oynamak istemiştir. Acaba neden sadece göründüğü gibi işleri karıştırmamak adına tam üyelik oyununa bir son vermekmidir? Ne menfaati veya menfaatsizliği vardır.
Fransa 1990'da Körfez krizinden sonra kazık yedi. ABD ve İngiltere, Fransız şirketlerini bu bölgeden attılar.Yugoslavya'nın parçalanmasında ABD, İngiltere ve Almanya tarafından yürütüldü. Fransa devre dışı kaldı. Kıbrıs'ta da ABD, İngiltere ve Almanya öne çıktılar. Türkiye'de siyasette ve iş dünyasında ABD ve Almanya etkinli.
Fransa'nın imtiyazlı ortaklık deyip olayı yüzümüze vurmasının sebebi;Almanya, ABD ve İngiltere verdiğimiz imtiyazlardan yararlanırken kendisinin bir yarar sağlamıyor olmasıdır. Fransa bu yüzden Ortadoğu'da tuturabildiği hiçbir şey yok. ABD'ye yarar sağlayan Türkiye-İsrail İlişkileri, yine Fransa'ya bir fayda vermiyor. ABD'nin Fener Patrikhanesi aracılığı ile 250 milyon ortodoks'u yönetmesinden çekiniyor. Bu nedenle Chirac referandumu kullanarak Türkiye'nin hiçbir zaman tam üye olamayacağını gözümüze göstermek istiyor. Böylece Fransa'ya yar olmayan Türkiye'den diğerlerinin elde edeceği faydaları azaltmak istiyor.
Emine Aksoyer
24.Mayıs.2005
AİHM Öcalan ile İlgili Kararı 12 Mayıs'ta Verecek
Öcalan Yeniden Yargılanırsa Ne Olur.
İkinci yargılama olsa bile sonuç değişmeyecektir. Yargı müebbet hapis kararı verecektir. Ancak önemli olan bu değildir. Önemli olan üzerinden ölüm korkusu kalkan ve birkez daha Avrupa desteğini alan
Öcalan'ın ne yapacağıdır. 2. Yargılanma ile Apo kendisini ‘BEBEK KATİLİ ve 30 BİN Kişinin KATİLİ olmaktan çıkarıp, Siyasi suçlu durumuna sokturacaktır. Bundan sonra engellemeler getirilsede her yaptığını siyasi şova dönüştürecektir.
Bu arada AB her zamanki çifte standart tavrını ile Apo'nun yargılanmasında sınırlamalar oldu diye bas bağırınıp, dünya kamuoyunun dikkatini buraya çekecektir.
PKK'da boş durmayacak, terörist başına destek verecek, yaz döneminde yasa dışı faliyetlerini artırarak, pek çok masum insanın canına kast edecektir. Yurt dışından yaptığı açıklamalarla yapılan son derece insanlık dışı olayları davaları için yaptıklarını beyan edecekler. AB'de kağıt üstünde kınamalarda bulunarak, desteklerini geri planda sürdürecektir.
Oya Oybir
11.Mayıs.2005
Yeni hazırlanan vakıflar yasası mecliste henüz kabul edilmedi. Ama yasanın içeriğini gündemde takip edebilmek neredeyse imkansız. Zannediyorum ki kısa bir süre sonra gündemin ilk maddeleri arasına girecek olan vakıflar yasasının ulaşabildiğimiz detayları kısaca şöyle.
Vakıflar yasasının maddelerinin etkilerini milletimiz için şöyle yorumlayabiliriz. Kiliseler zenginleşecek. Kiliselerin zenginleşmesi demek, paraya bağlı misyonerlik faliyetlerinin çok rahat yapılacağını gösteriyor. Gerçekten Müslüman olan insanın bundan korkmasına gerek yoktur.Hala çok yoğun olarak yürüttükleri misyonerlik faliyetleri ile birkaç denilebilecek azlıkta insan grubunu etkilemişlerdir. Önümüzdeki günlerde yoğunlaşacak misyonerlik faliyetlerinin en önemli hedefi ailesinden yeterli dini eğitimi alamayan iş ve aş bulamayan gençler olacaktır. Misyonerlik faliyetlerinin her ne şekilde olursa olsun ülkemizde konuçlanmasına izin vermek gelecek nesiller için gerçek bir tehlike oluşturmaktadır. Ohalde ne yapılmalıdır. Görünen o ki misyonerlerin parasal gücüne karşı para ile karşı duracak veya onları ülkemizi ele geçirecek kadar güçlenmelerini engelleyecek gücümüz yoksa bizde gençlerimizin her türlü zor koşulda maneviyatlarını koruyabilecek bir bilince getirmeliyiz. Her şey para demek değildir. En azından herkes yakın çevresini kontrol edebilir. Manevi güç muhafaza edildiği sürece, maddi güç umut ediyoruz kısaca zamanda el değiştirir.
Yeni vakıflar yasasını daha iyi yorumlayabilmeniz için www.aytuncaltindal.com sitesinde tv programları bölümünü tıklayın.
Oya Alpan
19.Nisan.2005
Sözde ermeni soy kırımını ortaya çıkaran Ermeniler ve onların destekçileri 90 yıldır bu söylemlerini kanıtlayamıyor. Ortaya kanıt olacak bir belge çıkaramıyor. Türklere, bu konuda çamur at izi kalsın muamelesi yapıyorlar. Türkiye her zaman için tarihi ile yüzleşebilmiş bir devlettir. Bu sözde yalandan üzerine alınacak hiçbir şeyi yoktur. Türkiye'nin sözde soykırım iddiaları karşısında arşivlerini cesurca açması ortaya atılan iddiaların doğru olmadığının en önemli bir göstergesidir. Ancak ne yazıkki Ermeniler tarih arşivlerini açmayarak bu iddialarının arkasında duramayacağını göstermiştir.
Devlet Arşivleri Genel Müdürü Yusuf Sarınay
" Şimdi şunu sormak lazım, Mavi Kitap'taki belgeler o zaman gerçek idiyse niye Malta sürgünleri için kullanılamadı? Osmanlı devlet daireleri İngilizlerin işgali altındaydı, her tarafta arama yapmışlardır, mesela Osmanlı arşivlerinde İngilizler 3 yıl boyunca arama yapmışlardır Hürriyet-i İtiraf Fırkası ve Ermeniler vasıtasıyla hatta o dönemde bizzat İngiliz arşivlerine bizim arşivlerimizden belge kaçırdıklarını da biz biliyoruz ama Malta'da tutuklu bulunan insanları suçlayabilecek en küçük bir bilgi belge ortaya koyamamışlardır ". Şeklinde konuşmuştur. Bu sözde ermeni meselesinde İngilizlere ne oluyor demek lazım gelmektedir.Cevap tarihin içindedir. Başta İngilizler, Osmanlı'nın parçalanmasının önemli aktörlerinden olmuşlardır. Sözde ermeni soykırımı destekleyerek yaşadığımız zamanda da geçmiştekinden farklı davranmamaktadırlar.
İngiltere'de yayınlanan sözde ermeni soykırımının ortaya atıldığı ‘MAVİ KİTAP'ın varsayımlar asılsız çıksada, bu iddialar Türk-Ermeni ilişkilerini olumsuz etkilemektedir. MAVİ KİTAP'ın yazarı Arnold Toynbee tarafından kitaptaki iddialarının doğru olmadığı, kitabın mesnetsiz olduğu itiraf edilsede bu kamuoyuna açıklanmamaktadır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, sözde ermeni soykırımı iddialarının anlatıldığı MAVİ KİTAP'ın propaganda amaçlı olduğunun kabul edilmesi için İngiliz Parlamentosu'na çağrıda bulundu.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve CHP Genel Başkanı Deniz Baykal mektubu Genel Kurul'da imzaladı.
Mektupta, " Mavi kitabın tahripkar ve habis etkileri bugün hala devam etmekte ve Ermeni aktivistler tarafından uluslararası medyanın, siyaset adamlarının, fikir adamlarının, fikir önderlerinin ve bilim adamlarının aldatılarak Türkiye'ye karşı kin ve nefret duygularının yayılmasında etken olmaktadır ." Denildi.
6 Sayfalık mektupta, Büyük Britanya Avam Kamarası ve Lordlar Kamarası üyelerine hitaben şu çağrıda bulunuldu : " TBMM'nin tüm üyelerini oluşturan bizler, Büyük Britanya Parlamentosu ve Hükümeti tarafından, kamuoyuna, Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermenilere Uygulanan Muamele adlı kitabın, Birinci Dünya Savaşı'nda İngiliz Savaş Propaganda Bürosu tarafından hazırlanan bir propaganda malzemesi olduğunun ve sözkonusu kitapta (Mavi Kitap) yeralan Osmanlı Ermenileri'nin isyanı ile buna karşı Osmanlı Devletinin almış olduğu önlemlere ilişkin bilgilerin mesnetsiz ve güvenilir olmadığının açıklanmasını talep etmekteyiz ."
Evet eminizki, hükümetimizin bu çağrısına, İngiliz Parlomentosu hemen söz konusu kitabın foyasını ortaya çıkararak cevap verecektir. Bu sadece bir latifedir. Tarih boyunca yaşadığımız her olayda Türkleri suçlu ve yanlış ilan edenlerden şimdi bu konuda farklı davranmalarını beklemek saflık olur diye düşünüyorum.
Oya Alpan
14.Nisan.2005
Dünya İklimindeki Yaşamı Tehdit Eden Değişim
Süper yanardağlar, robotların istilası yada terör hangisi 4 milyar yaşındaki dünya için en ciddi tehdit. önümüzdeki 70 içinde dünyanın ve insanoğlunu tehdit edebilecek 10 büyük felaket bilim adamları tarafından sayılıyor.
Dünyanın ve insan ırkını bekleyen felaketler zincirinin küresel ısınma ve buna bağlı oluşan iklim değişikliği. Dünyada sanayi devrimi ile ortaya çıkan hava kirliliği kavramı özellikle geçtiğimiz yüzyılda alınan birtakım önlemler ile durdurulmaya çalışıldı. İklim değişiklikleri ile mücadele alanında imzalanan en kapsamlı anlaşma olan Kyodo protokolu ABD ve Avustralya'nın katılımı olmaksızın imzalandı. 16.Şubat 2005 tarihinde yürürlülüğe giren Kyodo protokolu, sera etkisi yapan gazların yayılmalarını sınırlıyor. Ancak sera gazını en fazla kullanan ülkelerin anlaşmaya dahil olmamaları protokolun gerçekte sağlayabileceği yararları büyük ölçüde sınırlıyor.
Bilim adamları karbondioksit seviyesinin rekor düzeye ulaştığını sıksık açıklıyorlar son 40 yılda okyanusların sıcaklığı ortalama yarım derece arttı. Eğer sanayi alanında gelişmiş ülkelerin hükümetleri sorunla acil olarak ilgilenmezlerse atmosferdeki kirlilik artacak ve bilim adamlarına göre dünyanın sıcaklığı yüzyılın sonlarına doğru 2 santigrat derece yükselecek. Bunun sonucuna göre gıda stokları zarar görecek, sosyal sistemler çökecek, göçler başlayacak ve dünyanın pek çok yeri oturulamaz hale gelecek. Olasılığı çok yüksek olan bu senaryonun gerçekleşmesi halinde insanlığın %60'ı yok olacak.
Salgın Hastalıklar
Son yüzyılda AIDS ve SARS gibi salgın hastalıklarla mücadele eden insanlığın önünde daha da kötü hastalıkların sırada beklediği bildiriliyor. Bilim adamları Asyayı vuran kuş gribi virüsünün bütün dünyaya yayılmasını olası görüyorlar. Kuş gribi salgını ile 1918 yılında 20 milyon kişi yaşamını yitirmişti. Oysa 1.Dünya savaşında ölenlerin sayısı gripten ölenlerden daha azdı.Virüsün tekrar insandan insana yayılması durumunda dünyada insan nüfusunun %30'nun etkileneceği bildiriliyor. Bu senaryoda olasılığı yüksek olarak sınıflandırılıyor.
Terörizm
Öngörülen diğer bir tehlike ise terörizm. Güvenlik sistemlerinin terörist saldırılara eskiye göre daha açık olduğunu ifade eden bilim adamları teröristlerin toplu katliam yapmak için gerekli araç ve gereçe kolaylıkla sahip olabildiğini gösteriyor. Teröristlerin ençok şarbon ve çiçek virüsü gibi kimyasal ve biyolojik silahlarla bunu gerçekleştirmeye çalışacakları ifade ediliyor. Hızla gelişen iletişim ile bir ülkeye yapılacak terör saldırısının bir anda uluslar arası soruna dönüşebileceği kayıt ediliyor. Bilim adamlarına göre olasılığı çok yüksek olan terörizm felaketine nedeniyle insanoğlunun yüzde 20'sinin geleceği tehlike altında
Nükleer Savaş
Diğer savaşlarda olası felaketler listesindeki yerini koruyor. Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasında 1970 ve 1980 yılları arasında yaşanan soğuk savaşın ardından bu kez Ortadoğu ve Asya'da nükleer faliyetler görülmeye başlandı.Araları düzelen iki ülke imajı çizselerde Hindistan ve Pakistan peşpeşe yaptıkları balistik füze denemeleri ile karşılıklı olarak gövde gösterisi yapıyorlar.İran ve Kuzey Kore'de nükleer silah denemesi yapan ülkeler arasında uzmanlara göre özellikle Kuzey Kore her an tetikte bekliyen konvansiyonel ordusu ile yanlışlıklada olsa her nükleer bir savaş başlatabilir. Ancak getirilen sınırlamalarla nükleer silah kullanımının zorlaştırıldığı öngörüldüğünde, düşük bir olasılığa indirgenen nükleer savaş durumunda insanlığın % 80'ninin tehdit altında gireceği rakamların belirtiği gerçekler.
Meteor Çarpması
4.5 milyar yaşındaki dünyamıza her birkaç milyon yılda bir birkaç çapı km olan meteor veya astroid çarpıyor. Astronotların yaptığı hesaplamalara göre dünyanın yörüngesi ile kesişme ihtimali olan irili ufaklı milyonlarca göktaşı, yerküre için gerçek tehdit Uzmanlar insan ırkının yarısının yok olması kalanınında gerilemesi için 1.5 km uzunluğunda ve genişliğinde meteorun dünyaya çarpmasının yeterli olduğunu belirtiyorlar. Bunu orta seviyede bir olasılık olarak gören uzmanlar bunun gerçekleşmesi halinde dünyanın buzul çağını yeniden yaşayacağını ve insanoğlunun yarısının yok olacağını söylüyorlar.
Kozmik Işınlar
Buzul çağını geri getirebilecek tehlikelerden biriside süper nova yani yıldız patlamaları sonucu ortaya çıkan kozmik ışın patlaması. dünyamızın içinde yaşadığı Samanyolu galaksisinde her birkaç on yılda bir yaşanan büyük süper novalardan çıkan kozmik ışınlar uzayın değişik yerlerine dağılıyor. Dünyanın Samanyolu süper novalarının en yoğun görüldüğü sarmal kollarında yeraldığını belirten bilim adamları günün birinde kozmik ışınların dünyanın rotası ile kesişmesi durumunda buzul çağının yerküreye geri geleceğini belirtti. Düşük olarak gösterilen bu olasılığın gerçekleşmesi halinde insanlığın %40'nın yok olacağı tahmin ediliyor.
Robotlar-Yapay Zeka
İnsanoğlunun hayatını kolaylaştırmak için ürettiği robotların başına bela olabileceği de felaket senaryolarından biri. bilim adamları 2050 yılına kadar robotların insan gibi düşünebileceğini özetleme ve genelleme kabiliyetine sahip olacağını belirtiyorlar. Robotların insan aklının bir ürünü olduğunu belirten bilim adamları robotların tanı koyup hastalıkları tedavi edebilecek seviyeye gelebileceğini söylüyorlar. Bilim adamlarına göre insanoğlu ölümsüz olmak için kendisini bir robota yüklemek isteyecek .bu durum insan kavramını tehdit eden bir gelişme olarak gösteriliyor. Ayrıca insanoğlunun kendi ürettiği robotlar tarafından yönetilmesi ve hatta yok edilmesi ihtimal dahilinde.Olasılığı yüksek süper akıllı robotların istilası halinde insanoğlunun %80'ninin yok olacağı hesaplanıyor.
Evrim
Dünyayı bekleyen diğer bir tehlike ise evrim saatinin sonu. Uzmanlar doğadaki canlıların evrim saatini belirleyen teomer adlı DNA zincirinin kısalması ile kanser, alzeimer gibi yaşlılığa ait hastalıkların artabileceğini belirtiyorlar. Olasılık düşük ancak gerçekleşirse insanlığın %80'ini yok olur.
Volkanlar
Gezegenimizi şekillendiren dev yanardağlar ve mağmanın bu kez insanlığın yok olmasına neden olabileceği belirtiliyor. Her 50 bin yılda bir gerçekleşen süper volkan patlamaları meteor çarpmasının 12 katı büyüklüğünde bir etki yaratacak. Gerçekleşme olasılığı en yüksek olan bu felaketin insanoğlunun %70'nin ortadan kalkmasına neden olabilir.
Kara Delikler
Bilim adamlarına göre gerçekleşmesi en düşük felaket sonsuz boşluk yani karadelikler. Dünyanın karadelikler tarafından yutulabileceğini göz ardı etmeyen bilim adamları böyle bir durumda tüm dünyanın yok olacağını belirtiyorlar. Bir kara delikle karşılaşmak mutlak son anlamına geliyor.
İlaç Şirketleri doğum kontrolüne ve kürtaja karşı çıkmayan bir Papa seçilmesi için kulis başlattı. Dünyada 1.1 milyar Katolik var. Eğer ilaç şirketlerinin istediği gibi bir Papa seçilirse bu günde 300 milyon hap üretilmesi ve yıllık 80 milyar dolarlık bir pazar anlamına geliyor. Kulis faaliyetleri, doğum kontrolüne karşı olan 2.Jean Paul'un hastalanmasının hemen ardından başladı. Doğum kontrolüne razı olan 6 kardinalin adı geçiyor. Milano Kardinali Tetramansi, Colombia Kardinali Hoyas ve Nijeryalı Kardinal Arinzi'nin seçilme ihtimali var. Eğer, doğum kontrolünü destekleyen bir Papa seçilirse 2000 yıllık gelenek bozulacak.
Bir önceki Papa 1.Jean Paul ancak 33 gün Papalık yaptı ve öldü. 1.Jean Paul bazı iddialara doğum kontrol haplarına sıcak baktı ve bu konuda çalışmlar yaptığı için öldürüldüğü o dönemde ortaya atıldı. Ancak Vatikan bunu doğrulamadı. 1.Jean Paul, öldüğü sırada elinde doğum kontrol haplarıyla ilgili bir dosya bulunmuş. Ancak bunun yok edildiği söyleniyor.
Yeni seçilen Papa “doğum kontrolüne doğrudan Katolik dini izin veriyor” demeyecek tabii. Bunu kara kaplı kitaba uyduracak. İlaç şirketleri kazanırken onlar da reform yapmış olacak. Katolik dini çağdaş bir din denilecek. Ayrıca feministlerde büyük zafer kazandıklarını belirterek, “Katolik Kilise'sini dize getirdik diyecekler. Vatikan doğum kontrolüne izin vermesi durumunda ilaç şirketleri Müslüman ülkelerde de Pazar kazanacaklar. Çünkü Papa 2.Jean Paul İran, Sudan, Yemen ve Suudi Arabistan ile 5'li takrir yapmıştı. Vatikan kullanınca, buralarda izin verecek. Böylece Pazar Katolik kadınlardan sonra Müslüman kadınları da içine katacak. Bazı kadın hakları savunucularına göre kürtaja, doğum kontrol haplarına ve prezervatife izin vermeyen Papa tarihe kadınları anlamayan biri olarak geçecek. Tarih, Papa'yı prezervatif kullanımına izin vermeyerek AIDS'in yayılmasına neden olduğu için yargılayacak Papa'nın ölümünden sonra 3 gün süreyle Vatikan içinde “susma yasağı” devreye girecek. Vatikan mensupları kesinlikle “Papa iyiydi”, “Papa kötüydü”, “Papa öldü” gibi hiçbir şey konuşamaz. Buna “susma orucu” denir. Bu gelenek Papa 2.Jean Paul için de uygulandı.
Aytunç Altındal
Nisan 2005
HUNCULAR.com sitesinde İngilizce yazı görmeyi hiç beklemediğinizi biliyoruz. Metini güzel dilimiz Türkçe'ye çevirme lüzumunu bile görmedik. Fakat bu metin AKAPA iktidarı için yazılmış en güzel yazılardan biri. Orjinali THE WALL STREET JOURNAL'da yayınlanan bu utanç ve ibret yazısı eğer hala akıl sahibi AKAPALI varsa onları gaflet uykusundan uyandırır inşallah.
Eski İstanbul belediye başkanı şimdiki başbakan Sn.Recep Tayip ERDOĞAN bildiğiniz gibi KEDİ şeklinde karikatürü çizildi diye bunu çizen hakkında tazminat davası açtırdı. Bunun üzerine bir grup çizer PENGUEN dergisinde TAYYİPLER ALEMİ diyerek bütün hayvanları Sn. Recep Tayip ERDOĞAN'a benzettiler. Bunun üzerine bu çizerlere de 40 milyarlık tazminat davası açıldı.
Şimdi biz diyoruz ki ‘'''''' Madem birkaç kara kalem darbesiyle yapılmış karikatürlerden alınıyorsunuz GURURLUYSANIZ, CESARETİNİZ VARSA KASIMPAŞALIYSANIZ Amerika gazetelerinde sizin oryantal kıyafetiyle çizilmiş KIVIRTAN DANSÖZ KIYAFETLİ karikatürleriniz baş sayfalarda günlerce verildi. Sn.Başbakanımız siz hepimizin başbakanısınız, size yapılan hakaret Türk milletine yapılmış hakaret sayılır. Biz istiyoruz ki Washington Post'daki karikatürünüzü çizen karikatüriste de dava açmanızdır.Bu karikatürünüz aynı zamanda Amerika ve Avrupa'da ve Arap dünyasındaki 785 dergi gazete ve afişlerde yer aldı .Lütfen avukatlarınız onlara da dava açsınlar. Çünkü buda aynı zamanda makamınıza yapılmış bir hakaret değil midir? Yoksa HOOOOOŞŞŞŞŞŞŞ mu görelim? Yoksa yoksa ecnebiler yapınca güzel mi yapıyor?????????''''''''''''
Sonra İnşallah danışmanlarınız ve avukatlarınız bu yazıyı okurlar da bu yazıyı yazan ROBERT L. POLLOCK adlı THE WALL STREET JOURNAL yazarı hakkında da dava açarlar.
Bu üstteki THE WALL STREET JOURNAL'daki yazının birtek tercümesi vardır.
‘''''''''''''''''''''ÇOK HAFİF OLURSAN ÇOK KUCAK GEZERSİN''''''''''''''''''
(Bosna Atasözü )
THE WALL STREET JOURNAL
ONLINE
February 16, 2005-03-27
COMMENTARY
The Sick Man of Europe—Again
By Robert L. POLLOCK
February 16, 2005-03-27; Page A14
.
Mr. Pollock is a senior editorial page writer at the Journal.
TÜRK MİLLETİ UYUMA !!!!!!!!!!!!
Bu üstteki THE WALL STREET JOURNAL'daki yazının birtek tercümesi vardır.
‘''''''''''''''''''''ÇOK HAFİF OLURSAN ÇOK KUCAK GEZERSİN''''''''''''''''''
(Bosna Atasözü )
Bizim medyada dört gazete dinci bilinir: Yeni Şafak, Zaman, Milli Gazete, Vakit…. Milli Gazete, Saadet Partisi'nin yayın organıdır; AKP'yi tutsa da din iman adına eleştirir; Zaman, Fethullah,'ındır; Said-i Nursi'nin Nurculuk propagandasını yapar. Her sabah bütün gazetelere göz atmak elbette gereklidir… Fethullah Hoca, ‘naşir-i efkarı' Zaman'da, Ramazan ayının başlaması nedeniyle, uzun bir yazı yayımlamış dokunaklı mı dokunaklı, ağlamaklı mı ağlamaklı, acıklı mı acıklı… Önce –artık tanımayan kalmadı, ama- Fethullah Gülen'i bir kez daha tanımakta yarar var; Nurculuk cemaatinin Şeyhi Said-i Nursi'nin tarikatçılıkta izleyicisi Fethullah Gülen'in kim olduğunu öğrenmek kolay….Nasıl?.. Zahmete gerek yok, açarsanız yaygın ve güvenilir bir ansiklopediyi, ‘Nursi'nin maddesine bakarsınız…. ‘Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi' bu zat hakkında ne yazıyor: ‘ Risale-i Nur adını taşıyan yapıtlarıyla çağdaş uygarlığın, laikliğin karşısında yer aldı. Şeriata bağlı İslam birliğini savundu. Genelde Nakşibendilik'e dayanan ve Nurculuk diye anılan dinsel-siyasal hareketi geniş çevrelere yaydı.' ‘Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi' Said-i Nursi'yi böyle tanıtıyor…. ‘Meydan Larousse Büyük Lügat ve Ansiklopedisi' de diyor ki: ‘Said-i Nursi: Eserleri ve davranışlarıyla Nurculuk adı verilen sapkın din akımını başlatan yazar. Şeyh Sait Ayaklanması'nda sürgüne gönderildi.' Fethullah Gülen işte bu adamın müridi, fikirlerinin ‘muakkibi'… Fethullah Gülen'in mübarek Ramazan nedeniyle Zaman'da çıkan yazısını sayfalarına aktaran Vakit, büyük puntolarla başlığa şu satırları çıkarmış: ‘Amerika'da vatan hasreti çeken Fethullah Hoca, Ramazan münasebetiyle yazarken vicdanları kanatacak satırlar kaleme aldı.' Ne demiş Gülen Hoca : ‘Bulunduğum yerde benim bildiğim türden hiçbir mabet yok, muhit oldukça soğuk, uhrevilik yanları itibariyla da insanlar bir hayli donuk. Burada minarelerin o büyülü sesini duyamazsınız.(…) Bu itibarla da ben, kilometrelerce uzaklarda (…) gözlerimi kapayıp duygularımı dinliyor; kendimi ya bir Şadırvan başında, (…) ya bir kürsüde ya da bir mihrapta tahayyül ediyor ve paylaşmaya çalışıyorum orada olan bitenleri…' Hey Allah'ım sen büyüksün, bize sabır ver, çünkü insan bu gibi durumlarda ister istemez patlıyor: - Ulan..ulan.. ulan!..Bu ne iştir?.. 1.5 milyar Müslüman yaşıyor dünyada, Atlas Okyanusu'ndan Büyük Okyanus'a dek camiden, minareden, mihraptan, kürsüden, Şerefeden geçilmiyor… Sen kalk git, ne idüğü çok belli gerekçeyle Amerika'da yaşamayı canı gönülden ve de siyaseten yeğle, sonra da otur bu yazıyı kaleme alıp profesyonelce timsah gözyaşları dök!.. Gülen Hoca!.. Gel şu edebiyatı bırakalım da bana söyle bakayım, madem bu kadar Müslümansın, bu kadar hasret çekiyorsun, niçin bir İslam ülkesinde, sözgelimi İran, Suudi Arabistan, Sudan'da yaşamıyorsun da Hıristiyan Amerika'ya postu sermişsin?..
16 Ekim 2004
İlhan SELÇUK
Cumhuriyet
|
Gece kurt yavrularken çıktık dünyaya biz Sabah kükrerken aslan konuldu ismimiz LAİLAHEİLLALLAH
Kartal yuvalarında emzirdi analarımız At üstünde savaşmayı öğreti babalarımız LAİLAHEİLLALLAH
Hak için, vatan için yetiştirdi analarımız Onlara bir zarar geleceğizaman yiğit kesildik LAİLAHEİLLALLAH
Biz dağların şahinleri zaferlerle yetiştik Zorluğunve savaştan onursuz çıkmayız biz LAİLAHEİLLALLAH
Tunçtan dağlar kurşun gibi erise Hayattan ve savaştan onursuz çıkmayız biz LAİLAHEİLLALLAH
Ey toprak her zerren baruttan ağlasa da Hüzünlü bir şekilde sana dönmeyeceğiz LAİLAHEİLLALLAH
Hiçbir zaman kimseye pes etmedik biz Ecel veya zaferden biridir tercihimiz LAİLAHEİLLALLAH
Yaraları ağıtlarla sararken bacılarımız Değerli gözleri maharetle canlanır LAİLAHEİLLALLAH
Kök yeriz, ot yeriz bizi açlık kıvrandırsa da Otları sıkar içeriz suyunu susuzluk yandırsa da LAİLAHEİLLALLAH
Gece kurt yavrularken çıktık dünyaya Sadığız biz, sadık, Allah'a, halka ve vatana LAİLAHEİLLALLAH
ALLAHUEKBER ALLAHUEKBER ALLAHUEKBER
Benim ASLAN kardeşim ASLAN MASADOV şehit oldu. Silah arkadaşları, dava arkadaşları şehitliğini teyit ettiler. ALLAH rahmet eylesin. Ne mutlu sana.
Bir namazlık saltanatı, musalla taşında sana çok gördüler. Aziz naşını, Rus köpekleri vermiyormuş, vermesinler. Sen iki metre kare toprağa sığacak adam değildin. Ağlamayacağım diye yemin ettin. Göz yaşı pınarlarım çok oldu kuruyalı. Seni tarihe gömsek sığmazsın. Sen bir milletin başkanıydın. Ağabeyinin CEVHER DUDOYEV'in yolundan gittin. O yol ne mutlu bir yol.
Takınyalı piyadeler, iki buçuk Kürtün önünde karı gibi kıvırtıyor ( Barzani, Talabani). Olmayan devletin, olmayan milletin ( Kürt ) lideriymiş gibi muamele ediyorlar Bilirsin HALİL TURGUT ÖZAL onlara kırmızı pasaport vermişti. Sana ve ağabeyine kuru bir desteyi bile dikili ağacı olmayanlar ( Özalcılar) ve işbirlikçiler ( iki buçuk kürte kırmızı halı serenler) çok görmüşlerdir.
Peygamber efendimiz (SAV) buyurdu, “ “ “ Küfür tek bir millettir”””
Rus köpeği ile Amerikan iti bir oldular. Tıpkı senaryo 11 Eylül gibi, Osetya'daki okul baskını da aynı senaristlerin işiydi.Her şeyi biliyor ve endişeleniyordu. Allah bana da senin gibi bir makam nasip etsin, ne diyeyim. Kelimeler bazen anlamsız kalıyor. Gün gelir, bunlarında hesabı sorulur. Her şey mahşere bırakılmaz. Kim bilir, seni kimler kaça sattı. Bunun da hesabı sorulur.
TAKINYALI PİYADELERE VE HOOŞŞGÖRÜCÜLERE DUYURULUR.
Eğer ALLAH'ınız KİTABınız varsa eğer içinizde zerre kadar iman kalmışsa, eğer “RABBENA HEP BANA” diye diye işkembelerinizi doldurmanız bitti ise size teklifim şudur. “Bu Aslanoğlu Aslanların çocukları, eşleri, gazilerinin ve yetimlerinin bir kısmı İstanbul'da işbirlikçiler onlara iki buçuk peşmergeye yaptıkları hürmeti göstermediler. Onları İstanbul, BEYKOZ ve İstanbul KADIKÖY Fenerbahçe stadı arkasında küçücük bir yere hapis eder gibi sıkıştırmışlar. Bu asil insanlara ve onların dul ve yetimlerine vicdanınız kaldıysa yardım ediniz. Korkmayın, çarpılmazsınız. MÂÛN SuresiBismillahirrahmanirrahim
1. Dini tekzip edeni gördün mü? 2. Bu o kimsedir ki, yetimi şiddet ve zorla itip kakıyor. 3. Fakiri de doyurmaya teşvik etmez. 4. Vay haline! O namaz kılanların ki, 5.Onlar, namazlarından gafildirler . 6.Onlar riyakarlardır. 7. Ve zekatı da men'ederler. Oya Alpan 10.03.2005 Nahcivan |
Allah'ın oğulları”grubunun yanı sıra benzeri gruplar da dünya egemenliğinin peşindedir. ABD Başkanı Bush'un çevresinde de bu tür grupların bulunmaktadır. “Günümüzde Evangelist gruplar kendilerini İsa Mesih'in yerine koyuyorlar. ABD Başkanı Bush ve çevresi, bütün Evangelist gruplar insanlığı kurtaracak olan kişiler olarak kendilerini görüyorlar. Kurtarıcılık misyonlarını öncelikle Müslüman ülkelere yönelttiler.
Evangelist grupların Türkiye'de de faliyette bulunmaktadır. Ama Türkiye'de beklemedikleri bir dirençle karşılaştılar. Sovyetler Birliği dağılınca o bölgede çok etkin oldular. Tıpkı Ruslar gibi Türkler'in de direncini çok çabuk kırabileceklerini düşündüler. Sovyetler çökünce 10 yılda nüfus içinde yüzde 15'e kadar yükseldiler. Ancak Türkiye'de bu oran yüzde 1'e bile ulaşamadı.
Kendilerini “ Allah'ın oğulları olarak adlandıran grubun Kore'yi ve Filipinleri resmen ele geçirmiştir. Kore'nin 25 yıl içinde Evangelist olmuştur. “ Dolayısıyla direnmek mecburiyetindeyiz. Hedef köleleştirmedir. Patrikhane, misyonerlik, azınlık meselesini ortaya atmaları bu oyunun bir parçasıdır. Burada amaçlanan, üniter devleti parçalayarak şehir devletçikleri haline getirmektir.
Sayın Aytunç Altındal bir ‘oksidantalist' (batı bilimcisi) olarak bize önce Vatikan'ı anlatırmısınız? Nasıl yönetilir, dünyadaki gücünden bahsedebilir misiniz?
Aytunç Altındal: Vatikan için özetle şöyle bir tanımlama yapmak yanlış olmaz; İtalya'da 80 dönüm arazi üzerine kurulu dünyanın en küçük fakat en güçlü devleti. Vatikan'ın ve papalığın tarihi sayısız cinayet, entrika ve skandallarla doludur. Vatikan'da gece sapasağlam yatıp sabaha ceset olarak kaldırılmak su içmek kadar olağan bir durumdur. Vatikan şu anda dünyanın en zengin devletlerinden biridir. Vatikan uzmanı Peter Hebbletwaite'e göre ‘sosyalistçe' kurallarla yönetilmektedir. Bu bilim adamına göre, Vatikan yeryüzündeki tek ‘sosyalist tanrı-devleti'dir. Toplam bin kişiyi geçmeyen bir bürokrasiye sahip Vatikan, 2bin 500 işçisiyle, dünyadaki 900 milyon Hıristiyan'ı yönetmektedir. Topu topu 600 kişinin yönlendirdiği 900 milyon insan koşulsuz olarak Vatikan'a bağlıdır. Ve onun emirlerine tabidirler. Sadece bununla sınırlı kalmayıp bu nüfusun Vatikan'ı korumak ve zenginleştirmek gibi bir de yükümlülüğü var. Bu yükümlülüklerini yerine getirenlerin kazancı ise her Pazar günü Papa'nın onlar adına yaptığı şükran duasıdır.
Vatikan'ın servetinin tam olarak ne kadar olduğu hiçbir zaman açıklanmayan bir sırdır. Vatikan, ‘bezirgan' gibidir. Bilinen gelirleri bağışların yanı sıra her ülkedeki katolik kiliselerinden kesilen kilise vergisi, aidatlar, şirket gelirleri, hisse senedi-tahvil bono gelirleri, bankacılık ve faiz gelirleri, hediyelik eşya gelirleri ve basın yayından elde ettiği gelirler.
Basın yayın dedim, çünkü Vatikan'ın doğrudan veya dolaylı olarak sahibi olduğu yahut yönlendirdiği günlük, haftalık ve aylık olmak üzere 200'ün üzerinde gazete ve dergi, 154 radyo istasyonu ve emisyonu, 49 TV kanalı veya kablolu yayını bulunmaktadır. Bu basın yayın kuruluşlarından yapılan yayınlar 24 saat dünyayı bir ağ gibi sarmaktadır.Vatikan, Hıristiyanlığı temsil eden İsa, Meryem, azizler veya haç gibi sembolleri pazarlayarak önemli bir kazanç elde eder. Yani Vatikan'ın kendi tanrısını ve dinini en iyi pazarlayan holding olduğu apaçık ortadadır.
Gelirler konusu sadece bununla sınırlı değil. Dünyanın önde gelen birçok şirketinin hissedarıdırlar. Çeşitli ülkelerdeki gayrimenkullerin yanı sıra birçok bankanın ortağıdırlar. Tekstil, gıda,enerji,inşaat ve turizm gibi birçok sektörde kar getiren yatırımları vardır. AB içerisinde Vatikan'a bağlı olarak çalışan ‘Katolik Tekstil Sanayicileri Birliği' de onun çıkarlarının yöneticisi durumundadır.
Özetle 200 milyon nüfuslu ABD'de sadece Washington'da 250 bin devlet çalışanının bulunduğu düşünülürse, Vatikan mucizesi daha iyi algılanır. ‘Dualar ve Emirleri' ihraç eden bir devletin dünyanın en kalabalık nüfusunu yönetip, dünyanın en zengin devletlerinden biri olabilmesi başka nasıl tanımlanabilir.
Peki Vatikan yönetimi, Türkiye'ye karşı nasıl bir bakışa sahip?
Aytunç Altındal:1965 yılında tamamlanan 2.Vatikan Konsili'nde alınan kararlar çerçevesinde Vatikan, Türkiye başta olmak üzere Ortadoğu'da ve Türk Cumhuriyetlerindeki faaliyetlerine hız verdi. Kendi yayın organlarında ‘Müslüman Kürtleri' savunur pozlarında Türk Silahlı Kuvvetleri'ne ağır hakaretler yağdırmaya başladı.
Örneğin Papa'lığın resmi görüşlerini yansıtan yayın organı ‘The Catholic World Report' isimli dergide, 1995 yılından itibaren Türkiye'ye yönelik hakaret ve suçlamalar yer almaya başladı. 1995 yılında yayınlanan ilk haberde Türklerin, Kürtleri, Ermenileri ve Hıristiyanları öldürdükleri anlatılıyordu.
Aslında bu bakışı uzun uzun anlatmak gerekiyordu ama biz konuyu özetleyecek olursak daha doğrusu Vatikan'ın bir röntgenini çekecek olursak; Vatikan'ın arşivinde Osmanlı'nın yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti'ne ilişkin birçok belge ve sır vardır. Ancak bunlar açıklanmamaktadır. Bir çoğumuzun Celal Bayar olayından anımsadığı ve ‘Türk Dostu' olarak bilinen Papa 23.John, Türkiye'de bulunduğu yıllarda hiçbir zaman Türkleri sevmemiştir. Onun seviyorum dediği Türkler azınlık Türkleriydi. Müslüman Türkler değildi. Vatikan demokrisi ve insan hakları gibi içerikleri boşaltılmış sloganları kullanarak Türkiye'deki her türlü bölücülük akımını desteklemektedir. PKK ve Kürtçülere destek verirken Abdullah Öcalan'ın idam edilmemesi için yoğun çaba harcamıştır. Kısacası terörizme karşı olduğunu ifade eden Vatikan, Türkiye'ye karşı çifte standart uygulamaktadır. Özellikle Kürtlere yönelik bir Hıristiyanlaştırma programı vardır. Bu çerçevede 1992 yılından itibaren Kürtçe İncil basımı ve dinsel propaganda faaliyetlerine hız verilmiştir.
Türkiye, Ortadoğu ve Türki Cumhuriyetlerde sürdürmekte olduğu misyonerlik faaliyetlerine bazı İslamcı çevreleri de çekmeyi başarmıştır. Burada Vatikan'ın turizm ve inşaat sektörlerinde Türkiye'de ortaklarının olup olmadığı, İspanyol şirketlerinden başlamak kaydıyla incelenmeli.
Vatikan İstanbul Fener Patrikhanesi'nin ‘devlet içinde devlet olmak' arzusunu desteklemektedir. Ve Türkiye'nin AB'ye girmesine kesin karşıdır. Burada 2000 yılında Papa'nın yanına Ermeni Patriği 2. Kaekin'i alarak yaptığı '20.yüzyılda gerçekleşen tüm soykırımların sorumlusu Türklerdir' şeklindeki açıklamasını hatırlamakta fayda var.
Türkiye'de Fener Rum Patriği Bartolomeos'un gündeme getirdiği ‘ekümeniklik' iddiası ve ekümenizm hakkında neler düşünüyorsunuz?
Aytunç Altındal: Ekümenik kavramı Türkiye'de son birkaç yıldır, sizin de belirttiğiniz gibi Patrik I. Bartolomeos'un kendisini ‘Konstantinopolis Ecümenical Patriği' olarak lanse etmesiyle tartışılmaya başlandı. Her şeyden önce ‘Ekümenik' kavramı Hıristiyan aleminde belirleyici rol oynayan bir üst kavramdır. Hıristiyanlığın kuruluş dönemi sayılan ilk 3 yüz yılda kilise babaları, ekümenik kavramını, bugün kullanılan ama bambaşka bir anlam taşıyan ‘ekonomi' kavramıyla karşılıyorlardı.
Günümüzde de Katolik Kilisesi, her türlü resmi belgede ekonomi kavramını, iktisat anlamında değil de ‘Ekümene' yani ‘tasarruf alanı' anlamında kullanmayı sürdürmektedir. Yani günümüzde bir bilim dalı olan iktisat, Hıristiyanlığın temel kavramı olan Grekçe ‘Ekümene' kavramının dünyevileştirilmesi halidir.
İlk kez İsa'dan sonra 115 yılında öldürülen din adamı Antakyalı Ignatius tarafından kullanılan Economy-Ekümene kavramı, diğer din adamlarına göre de ‘ilahi iradenin evrensel tecellisi ve beratı; ev halkının yönetilmesi, Onların İsa'yla bütünleşerek ölümsüzleşmesi ve İmanın evrensel yönetimselliği gibi anlamlara geliyordu. Bu dönemde şekillenen ekümenenin İslamiyet'teki karşılığı ise Dar'ül İslam'dır. Zamanla da ekümene ‘Sürekli Yerleşim Planı' bir tür Hıristiyan Habitat'ı anlamında kullanılmaya başlandı.
Günümüzde hareketin merkezi İsviçre'dir ve Cenevre'de etkili olan Protestanlık'ın ‘kalvanist' kanadının yönlendiriciliğindedir. Almanya'da da Protestan kiliselerin yönlendiriciliğinde olan Ekümenik ‘Tanrısal Strateji' anlamında kullanılmaktadır. Bu stratejinin günümüz dünyasında etkiliolan 3 uluslar arası temsilcisi vardır. Avrupa İşbirliği için Ekümenik Komisyon (ECEC), Dünya Kiliseler Konseyi (WCC) ve Avrupa İşbirliği İçin Hıristiyan Sorumluluğu Komitesi (CCREC), ekümenik kavramını doğrudan doğruya bir ideoloji ve dünya görüşü olarak, benimsetilmek amacıyla kullanılmaktadır. Özetle Katolikler de dahil olmak üzere Ekümenik Hareket, Hıristiyanların kendi içlerindeki bütünleşmeyi öngörmektedir. Buna da ‘Ekümanikalizm' denir ve Fener Patrikhanesi de bu ideolojinin Ortodoks temsilcisidir.
Peki Ekümenizm'in hedefi nedir?
Aytunç Altındal: Tabi ki ilk hedef Hıristiyanlaştırmak. Hıristiyanlığa ve çağımızdaki güçlü Ekümenizm Hareketi'nin yönlendiricilerine göre, Yahudiler ve Müslümanlar ‘Doğru Yolda Yanlış Adımlar Atan' iman sahibi insanlardır. Bunları ‘Ekümeneye' kazanabilmek için Hıristiyanlaştırmak ilk hedeftir. Onlara göre Batı'nın istediği ölçülerde ve koyduğu normlar çerçevesinde ‘Laikleştirilmiş' ve böylelikle de ‘Nötralize' edilmiş olan bazı Müslüman ülkeler bu ‘Geçiş Dönemlerini' tamamlamak üzeredirler.
Bu ülkelere yapılacak yoğun misyonerlik faaliyetleri ve Evangelization günümüzde, ‘Ekümenik Hareket' in olmazsa olmaz ön koşuludur.Oysa Trinite'nin üstünlüğünü savunan Ekümenistler, Müslüman ülkelerinde bir direnişle karşılanmakta ve sadece yoksul kırsal alanların teröre maruz kalmış kesimlerinde yaşayan yurttaşların ve büyük kentlerin kökünden kopartılmış gençlerin arasında etkili olabilmektedir.
‘Gümrük Birliği' içine alınarak ehlileştirilmiş olan Türkiye'nin Müslüman Halkı Ekümenizm'in çeşitli kılıflar ve maskelerle ortaya çıkacak olan formlarından çok etkilenmeye adaydır. Türkiye'de yaşayan mütedeyyin Müslümanlar önümüzdeki yıllarda çok yoğun bir Hıristiyanlaştırma kampanyası ile karşı karşıya kalacaktır. Bu kampanya çok hızlı bir şekilde başlamış ve örneğin İstanbul ve İzmir'de onlarca ‘Ev Kilisesi' yasalara aykırı olmasına karşın açılmış ve binlerce Türk. Hıristiyan dininin çeşitli kiliselerine katılmıştır.
Son olarak ‘Diyalog' ve ‘Hoşgörü' yaklaşımıyla ilgili görüşlerinizi de alabilir miyiz?
Aytunç Altındal: Bu soruyu yanıtlamadan önce OPUS DEI (Tanrı'nın işleri) adlıgizli örgütü anlatmak gerekir. Bu örgüt 1928 yılında Madrid'de Papaz Jose Maria Escriva tarafından kuruldu. Escriva, bu örgütü Katolikliğe sadık , laik iş ve meslek sahiplerini bir araya getirerek Papa'ya Vatikan dışından destek olacak varlıklı ve eğitimli elit bir kadroyu oluşturmak amacıyla kurdu.
Kısa sürede başarılı da oldular. Doktorundan işadamına, gazetecisine, mimarına kadar birçok insan OPUS DEI için çalışmaya başladı ve çeşitli ülkelerdeki meslektaşlarıyla da ilişkiler kurdu. Bu ilişkileri sağlayabilmek için de biri ‘Diyalog' diğeri ‘Hoşgörü' olmak üzere iki anahtar kavram seçtiler. Nitekim kendisini uygar, barışsever ve eşitlikçi demokrat kabul eden hiçbir aydınının bunlardan sakınması mümkün değildi.
Bu gizli örgüt bu kavramları kullanarak birçok ülkede konferanslar seminerler ve toplantılar düzenledi ve doğal olarak dayanışma grupları oluştu. OPUS DEI'nin halen dünyada 428 üniversite ve sayısız okulu vardır. Bazı yabancı araştırmacılar ‘Tanrı'nın İşleri' isimli bu örgütü ‘ Ahtapotun İşleri' olarak isimlendirmektedir de.
OPUS DEI, gittiği her ülkede ilkin mesleğinde çabuk yükselmek isteyen hırslı, yerleşik ve ahlaki değerlere önem vermeyen şahışlarla , kendilerini çok önemseyen fakat nedense adlarını duyuramamış aydınları avladı. Özellikle basın ve TV'de bunları destekledi. Ve adlarının duyurulmasını sağladı. Sonra da bunları kullanarak ülkede her istediğini yaptırır hale geldi. Günümüzde bu gizli örgütün tuzağına düşmüş ‘Diyalog ve Hoşgörü'den yana birçok gazeteci ve aydın vardır. Bu şaşkın ördekler kiminle yatağa girmiş olduklarını iş işten geçtikten sonra anlayamayacak kadar bağımlı hale geldi.
Halen Vatikan'ın en önemli kurumlarından biri olan ‘Hıristiyanlık Dışı Dinler ve İnançsızlar Bakanlığı'nı elinde tutan örgüt, bu kurum aracılığıyla özellikle Müslüman ülkelerle ilişki kurmuştur. Türkiye'de de OPUS DEI ‘yle iş ve ticaret birleştirmeyi öngören Ekümenizm Hareketi'ni desteklemektedir.
> Vatikandaki baş papaz geçen yıl ağır bir hastalık dönemi geçirmişti. Bildiğiniz gibi katolik baş papazları ancak öldüklerinde çekilirler. Parkinson da dahil olmak üzere pek çok hastalığa sahip olan Karol Wojtyla (namı diğer 2.John Paul) kolay kolay da iyileşeceğe benzemiyor. Ama ne olursa olsun “Papa'yı insanlar değil, Kutsal Ruh seçmektedir.” Sırf bu yüzden bütün katolikler akli melekelerini yitirse bile Papa'larını sonuna kadar bağlıdırlar.
> Kısacası bizim diyalogçuların, entellerin, dantellerin, işbirlikçilerin savunduğu sözde demokrasi, Vatikan'da işlemez.
> Şimdi biraz fikir jimlastiği yapalım.
> Başpapaz vefat edince kardinaller “sistine” kilisesine hapsedilecekler ve kendi aralarından bir papaz seçeceklerdir. Yine katolik inancına göre Papa'yı insanlar değil, Kutsal Ruh seçmektedir. Ama seçerkende kardinalleri kullanmaktadır. Bu yazdığım satırları, bir katolik yazsa, ne olurdu biliyormusunuz????? Hemen söyleyeyim AFOROZ edilirdi. Çünkü 607 yılında alınan karara göre Papa ölmeden Onun yerine kimin geleceğini tartışmak bile dinden atılma sebebi ve büyük bir yasaktır. İnanması güç gelebilir ama bırakın ölmeden önce yerine geçecek insanın tartışmasını yapmak, öldükten ancak 3 gün geçtikten sonra bu konuyu açabilirsiniz, yoksa aforoz kaçınılmazdır.
> Tabii bunlar bizi bağlamıyor. ELHAMDÜLİLLAH MÜSLÜMANIZ, NE MUTLU TÜRKÜZ.
> Neyse Papa ölünce kardinalleri SİSTİNE kilisesine hapsedecekler, kardinallerde kendi aralarında birini Papa seçecekler. Bu seçime 140 ile 142 arası kardinal katılacaktır. ( 80 yaşın üzerindeki kardinaller seçime katılmazlar. Böylece 45 kadarı katılmayacak.)
> Yeni Papa'nın kim olacağını Katolik inancına göre sadece Kutsal Ruh bilecektir. Bu olayın dinsel yönüdür. Gerçekte ise her kardinalin taraftarı olduğu birisi vardır. Daha da doğrusu kardinallerin büyük bölümü tercihini önceden yapmış olarak, SİSTİNE kilisesine gelirler. Kardinaller 4 dinsel akım etkisindedirler. Kısaca bunlar,
1) Dominikenler 2)Fransiskanlar 3)Cizvitler 4)Opus dei
> Karol Wojtyla'yı (II.John Paul), Vatikan'ı taşıyan Opus dei'dir. Fakat seneye Opus dei etkisini kaybedecek Cizvitler kendilerinden olan bir kardinali bu makama getireceklerdir. Peki bu kardinalin ismi nedir? Veya papa seçilebilecek kardinal adaylarının isimleri nelerdir?
> NOT: Bu yazı dizimde Vatikan'ı, Katolik dünyasını, misyonerliği anlatacağım. Hatta ve hatta gizli kardinaller konusuna da değineceğim. Türk ve İslam dünyasını yıpratmaya çalışan her türlü iç ve dış akımı yavaş yavaş tanıtmaya çalışacağım. Amacım asla başka dini inançları küçümsemek, aşağılamak değildir. Amacım sadece satranç oynamak. Piyonlara, fillere hatta ve hatta işbirlikçi vezirlere yaptırılan hamleleri görmek ve tehtidi MAT ETMEKTİR. Artık YETER!
> Kurdun uyanma vakti gelmiştir. Hep yangın bizim evimizin içinde, bizim vatanımızda, bizim dinimizin içinde çıkmamalıdır. Artık karşı tarafları da kendi fesatlarıyla başbaşa bırakma vakti gelmiştir. Unutmayın KALEM KILICI YENER.
Millet iradesinin ve hakimiyetinin gerçek temsilcisi olan TBMM' nin son zamanlarda, yaşamakta olduğumuz hayati dış sorunlara rağmen içine düştüğü ilgisizlik ve tavır koymama/koyamama hatta bu sorunlarla ilgili eski tavır ve kararlarını görmezden gelme şeklindeki tutumu, milletimizin büyük çoğunluğunda derin üzüntü kaynağı olmakta ve bu sorunlar karşısında karamsarlığımızın yaygınlaşmasına sebebiyet vermektedir. Bu durum, geçen hafta Fransa Meclis Başkanı'nın son Ankara ziyareti ile maalesef daha da belirginleşmiştir.
Bu konuda bazı acı örnekleri özetle dikkatlerinize sunmak istiyoruz.
Türk Milleti'nin onur ve haklarını korumak ve en azından gözetmek onu temsil edenlerin Anayasal görevi ve yükümlülüğüdür. Bu görev her türlü siyasi mülahazaların üzerinde tutulmalı, gerekli hassasiyet içerisinde olunmalı ve milli şuur daha fazla rencide edilmemelidir.
Saygılarımızla,
Sayın Altındal, Türkiye 17 Aralık Zirvesi'nden başarıyla mı çıkmıştır?
Türkiye'nin 1959'dan bu yana yani yaklaşık 45 yıldır süren bir ilişkisi var. Avrupa ile.Ama Türkiye bu 45 yıl içinde bu ilişkilerinde hiç başarılı olamamıştır.. 6 Ekim 2004'te AB Komisyonu, bir rapor yayımladı. Bu raporda 17 Ekim'de toplanacak AB Hükümet Başkanları konsey'ine tavsiyeler vardı. Özetle, ‘Bakın biz Türkiye'ye angaje olmadık, siz de olmayın. Türkiye'nin AB'ye üye olabileceği yönünde ümit vermeyin, açık kapı bırakmayın.' Dolayısıyla bu zirve, çok ilginçtir 6 Ekim'dekinden de geriye giden bir kararla sonuçlandı. Maalesef zirvede, çok hazin olaylara imza atıldı.Altına imza atılan bu belge, tarih verilmiş olmasına rağmen Türkiye için hiçbir anlam taşımamaktadır. Türkiye, çeyrek üye bile olamaz şu eldeki anlaşmayla. Başbakan, zirveden birkaç gün sonra, ‘Yahu be derogasyonları ben böyle anlamadım. Bana böyle tercüme etmediler' demiş. Bu nedenle Türkiye, geri dönüp AB'ye nota vermek zorunda kaldı.
AB Komisyonu'nda ilk kez Türkiye için kullanılan ve 17 Aralık Zirvesi'nde de yer bulan ‘Ucu açık olma sözünün anlamı nedir?
Ucu açık olma sözünün anlamı ortada. Siz üye olmayacaksınız demektir. Peki ne olacağız biz? Bir defa biz AB'nin sömürgesi olacağız. AB şu anda iktisadi bakımdan çöküyor. İşsizlik rekor düzeyde. Fransa'da özellikle işsizlik çok artmış durumda ve fonlarını kaybetmiş durumda. Şimdi bu fonlar bittiği halde bir tek kazanç elde edebileceği yer neresi, Türkiye. Bakın orada çok hazin bir oyun var. Metinde, ‘Türkiye tam üyelik için müracatını yaptı ve müzakereler tam üyelik için olacaktır' deniyor. Bunu söyleyerek, bizden her yıl 6 ile 8 milyar euro pay isteyecekler. Her sene 8 milyar euro katkı payı ödeyip, 1.7 milyar euro geri alınan bir olayın kazançlı olduğunu söylemek mümkün mü? Halbuki Türkiye, üye statüsünde sayılmasa, imtiyazlı ortak sayılsa, her sene onlar size 8 milyar euro ödeyecekti. Ama kurnazlık yapıp, ‘Üye olacaksınız. Ama katkı payınızı ödeyin bakalım' diyorlar.
Kıbrıs Rum Kesimi Lideri Papadopulos da adada başarısız olduğu yönünde sert eleştirilerle karşılaştı. Ona ne diyeceksiniz?
Türkiye, Kıbrıs sorununu 1 Ekim'e kadar çözmek zorunda. Peki Türkiye bunu kiminle çözecek? KKTC ile değil. Mecburen Kıbrıs Rum Kesimi ile birlikte çalışarak çözmek zorunda. Gördüğünüz gibi KKTC devre dışı kaldı burada. Rumlar Papadopulos'a ‘Niye veto etmedin' diyorlar. Veto etmesi halinde Papadopulos kozunu kaybederdi. Çok akılcı davrandı. Vetoyu 1 Ekime saklıyor. Yoksa vetoyu burada kullansaydı, kartını atmış ve bitmiş olacaktı iş. Yani AB'nin Türkiye üzerinde yaptığı planın tersine düşecekti.
Zirve sırasında Başbakan Tayip Erdoğan'ın masayı terk etme resti görüşmelerin seyrinde dönüm noktası mıydı gerçekten?
Başbakan masadan kalktığı anda kendisine söylenen cümle ortada. ‘Bir daha bu masaya 10 sene oturamazsınız Sayın Başbakan' Böyle denildiğinde tekrar masaya oturuvermiş. Niye o zaman kalkıp gittim numarası yapıyorsun? Rest çekiyorsun, o laf söyleyince sonra tekrar tıpış tıpış gelip masaya oturuyorsun. O zaman öyle rest numaraları falan da yok yani.
Hükümet'in ‘Kıbrıs Rum Kesimi'ni tanımadık. İmza attığımız belge tanıma değil' şeklindeki yaklaşımı uluslar arası hukuk açısından nereye oturtulabilir?
Kıbrıs Rum kesimini tanımıyoruz. Bu tanıma değil diyorsunuz. Peki kardeşim o zaman 25 ülke ısrarla ne diye sizden bu tanımayı istiyor? Hiç önemli değilse, adamların açısından bir önemi yoksa, niye bunu senin önüne koyuyorlar. İlla ki Kıbrıs Rum kesimini tanı diye. 1 Ekim'e kadar tanımak zorunda Rumları Türkiye. Tanıma durumunda da oradaki KKTC'yi azınlık statüsüne sokarsınız ve kendi ordunuzu da işgalci ordu yaparsınız. Bu kadar nettir. Bu iktidar için en büyük risk Kıbrıs meselesidir. Bundan da büyük riskler var aslında. Neyi imzaladıklarının farkında değiller.
Diyelim ki, Türkiye Kıbrıs Rum Yönetimini tanıdı. Müzakerelere başladı, ancak başarısız oldu. O zaman nasıl bir durum ortaya çıkacak?
Diyelim ki, Türkiye Rum kesimini tanıdı ve ‘Müzakerelere başlıyalım' dedi. Sizin önünüze 100 bin sayfalık mevzuat koyuyorlar. Bunu uygulayabilmek için gereken para en az, 17-18 milyar Euro. Kim verecek bu parayı. Fonlarda da para yok. ‘İstersen borç verelim bu işi yapalım' diyecekler. Sen bu arada her sene 8 milyar euro ödeyeceksin. Bir örnekle anlatayım; Tarım kesimindeki mevzuat 40 bin sayfa. Sadece tarım alanlarına konulacak tuvaletlerin maliyeti, Türkiye'nin neredeyse bütçesini bulur. Sana diyecekler ki, tuvaletleri hazırladın mı, hazırlamadım. O zaman müzakereleri askıya alıyoruz' diyecekler. ‘Komisyon kabul etse bile her ülkenin tek tek itiraz hakkı olacaktır diye madde eklediler metne. Başka ülkelere hiç uygulanmamış bir madde. Tarım alanlarındaki tuvaletler konusu görüşülürken, bir ülke çıkıp, ‘Tuvaletler tamamlanmış olabilir ama üstüne kuş koymamışlar' diyecek. Öyle bir mevzuat hazırlanmış ki, bu mevzuat yüzünden Türkiye kendisi havlu atacaktır. Sonra da Kıbrıs dahil, verdiği tavizlerle ortada kalacaktır.
Fener Rum Patriği'nin ‘Ekümenik' olduğunun kabul edilmesi de var şartlar arasında.
‘Fener Rum Patriği'nin ekümenik olduğunu kabul edeceksin' diyorlar. Türkiye'nin içinde bir hain şebekesi öyle bir boyutlu ki, ‘okul açılacak mı' diye soruyorlar. Kardeşim okul açık. Başka bir durum var orada. Eğitime süresiz olarak ara vermiş olan da bizzat patriğin kendisi Saint Sinople Meclisi'nin 1974'te aldığı karar var. Yoksa okulun lise kısmı açık. İki yıllık üst kısmı kapalı. Biz diyoruz ki, bu bir yüksek okul statüsüne giriyorsa YÖK'e bağlı olsun. Hayır Milli Eğitim statüsünde istiyorsan, Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı olsun. Ama ‘Ne Milli Eğitim Bakanlığı'na ne YÖK'e bağlı olacak. Bana bağlı olacak' diyor. Sen kimsin? ‘Ben kiliseyim' diyor. Sen konsolosluk mu açıyorsun kardeşim.' Konsolosluk açsa gelen adamın kim olduğunu bilirsin. Öğretmen diye birini getirecek, ajanmıdır, kajan mıdır, teröristmidir belli değil. Öğrenci diye birini getirecek, Yunanistan'dan şuradan buradan, kim olduğu belli değil. Türkiye'de Eğitimin Birliği İlkesi var. Senin öğrencilerin, papaz kıyafeti ile gidecek okula sokmuyorsun. Ne olacak o zaman? Sen bir Rum Ortodoks azınlıksın, benden imtiyaz istiyorsun. Yok öyle yağma. Ruhban Okulu, Türkiye Cumhuriyeti'nin kontrolünde şu anda açıktır. Öğrencisini getirir, bütçesini bize bildirir, bir de Türk müdür olur orada. Sen ondan sonra orada ilahiyat dersi verirsin. Patrik ‘Ben Ekümenik patriğim' diyor. Halbuki, ekümenik olan konsillerdir. Yani kilise şuralarıdır. Din şuralarıdır. Kişi nasıl ekümenik olur? Patrikhanenin kendisi nasıl ekümenik olur? Ekümenik demek, evrensel bütün kiliseler gelecekler, yani dünyada var olan Katolik, Anglikan, Protestan, Ortodoks, Süryani, Keldani, Maruni, doğu kiliseleri bütün kiliseler toplanacaklar , o çağrıyı yapma hakkı sende olacak. Tarihte toplanmış İznik Konsili gibi, Kadıköy Konsili gibi, Konstantinople Konsili gibi. Konsiller, 818 senesine kadar toplandı. 1962'ye kadar bir daha toplanmadı. En son toplanan konsil de, İkinci Vatikan Konsili. Papa toplamıştı. Papa kendisine ekümenik diyor mu? Çünkü şahsın ekümenik olması mümkün değildir. Birinci Ekümenikal Konsil'i toplayan, İstanbul'u kuran Konstantin'di. Adam kendisine Ekümenik İmparator Konstantin derdi. Patrik de ona özeniyor. Olur mu öyle şey.
Peki bütün bu gerçekler ortadayken bu konuda ısrar etmelerinin sebebi nedir?
İşin içinde, Türkiye'den ‘Ekümenik' payesini alıp, diğer ülkelerdeki kiliseler üzerinde egemenlik kurma planı var. Ama bu ABD'nin Rusya karşı planı. Bunlar siyasi oyunlardır. ABD'nin Türkiye Büyükelçisi Eric Edelman da bu için ateşli bir savunucusu. Yahu sen yahudisin kardeşim. Senin dininle hiçbir ilgisi yok bunun. Özetle, dini yada tarihi hiçbir değeri yok bu ekümenik sıfatının .
AB metinlerinde ve AB hükümetlerinin açıklamalarında atıfta bulunulan Ermeni meselesi nasıl halledilecek?
Ermenilere ait olan malların bir kısmı askeri idareler zamanında ellerinden alınmıştır. Bunların bir kısmı geri iade edilebilir. Türkiye, 3 Ekim'e kadar Ermeni soykırımını tanıyacak. Ondan sonra toprak meselesi gelecek. Tazminatlar gelecek. Biz Sevr Anlaşması'nı tanımıyoruz diyoruz. Ama adamlar diyor ki, ‘Kardeşim imzaları karşılıklı olarak çekmedik ki. Sen kendi kendine tanımıyorum diyorsun. Sevr geçerlidir' Mesela ABD, Türkiye'nin Ermenistan ve Güneydoğu sınırlarını tanımıyor. Ermeni soykırımının tanınması Türkiye'nin Ermenistan ve Güneydoğu sınırlarını tanımıyor. Ermeni soykırımının tanınması Türkiye'de çok büyük olaylara yol açar. Ermenilerce öldürülmüş 500 bin kişinin aileleri ayağa kalkar. Başbakan Ermeni gerçeklerini neden açıklamıyor? Yanındaki danışmanlarına bakın, nedenini anlarsınız. Ona böyle bir sorunu yansıtmıyorlar ki orada.
Şimdi bir de Katolikler sorunu çıkacak önümüze. Vatikan'ın 2004 tarihli İnsan Hakları Raporu var elimde. Bir tür papalık bildirisi. Bu raporda diyor ki, ‘1946'dan bu yana Fener Patrikhanesi'ne ait olan malların tamamı ellerinden alınmıştır. Eskiden 167 tane vakıf varken, şimdi bu sayı 30'a düşmüştür.' Oysa 78 vakıf var. Bu raporda bir ifade var ki tüyler ürperticidir. ‘Bir gün bunun hesabını Türk yetkililerden soracağız.' Vatikan, bir insan hakları raporunda bu tehdidi savuracak kadar gözünü karartmıştır.
17 Aralık Zirvesi'ne kadar siyasi partiler, sessiz kalmayı tercih ettiler. Eleştiriler sonradan gelmeye başladı. Bunu neye bağlıyorsunuz?
17 Aralık Zirvesi ile ilgili olarak ne siyasi partiler, ne de askerler, tek kelime karşı çıkmadı. Siyasi partiler, AKP'ye koz vermek istemediler. Bir başarısızlık durumunda, AKP'nin bundan muhalefeti sorumlu tutacağını bildikleri için beklediler. 18 Aralık'ta da itirazlar yükselmeye başladı. Bundan sonra AKP hükümetinin ayakta kalması çok zor. Gelecek seneye kalmadan erken seçim gündeme gelecektir.
AB ülkelerinde yapılacak referandumlarla Türkiye'nin üyeliği reddedilirse ne olacak?
Hayır referanduma gerek kalmayacak. Fransa Cumhurbaşkanı Chirac diyor ki, ‘Elimizde 88 bin sayfalık mevzuat var. Türklerin önüne bunları koyduğumuz zaman zaten kendileri girmeyecekler. Fransa niye heyecanlanıyor onu anlamadım. Referanduma bile kalmayacak bu iş merak etmeyin' diyor. 17.07.1987'de imzalanan AB Deklarasyonu'ndan anlatılanları Türkiye kabul etmek zorundadır diyorlar. Nedir bu, Türkiye Ermeni soy kırımını tanıyacak. Sınırları açacaksın, Ermenilerle ticaret yapacaksın, yani haraç vereceksin.
Peki Başbakan zirvede satır aralarındaki bu maddeleri görüp orada karşı görüşlerini net bir şekilde neden ortaya koymadı sizce?
17 Aralık'taki zirve sırasında Başbakan'ın yanında kimler vardı? Egemen Bağış, Cüneyt Zapsu gibi danışmanlar. Burada devlet suçu var. Adamı ipe götürür. Başbakan'ın yabancı devlet başkanlarıyla özel görüşmelerinde, devletin tercümanları yok yanında. Dışişleri Bakanlığı'nın deneyimli yeminli tercümanlarını almıyor yanına. Danışmanları ‘Sayın Başbakan merak etmeyin bizim dediğimize geldi bunlar' diyorlar. Zapsu ‘Bunu imzalayalım' diyor. Başbakan pozunda herif. O da imzayı çakıyor. Görüşmelerde niye yanına üç tane büyükelçi almıyorsun? Türkiye'nin o kadar deneyimli büyükelçileri var. Tercümeyi büyükelçilerin yapsın senin. O nedenle Ermenilere verilen tavizleri anlamadan atıyor başbakan imzayı. İpe gidecek olan Zapsu değil tabi, Tayyip Erdoğan.
İşin bir de mali boyutu var. Müzakereler süresince pahalı dönüşüm projeleri ve yükümlülükleri yerine getiren Türkiye üye olmazsa bu faturayı kim ödeyecek?
Türkiye mali protokole imza attı. Buna göre, ‘2014 yılına kadar sen AB Bütçesi'nde yoksun. Fakat 2014 yılına kadar borçlarını ödemezsen, maliyeni düzeltmezsen, faizleri ödemezsen, senin maliyeni ben yöneteceğim' diyor AB. Bu, Duyun-i Umumi'dir. 2014'e kadar gayrisafi milli hasılanın %66'sına varan borçlarını ve faizlerini ödeyebilecek misin? Osmanlı imparatorluğu'nun borçları gayri safi milli hasılasının %21'indeyken batılılar Duyun-i Umumi'yi başlatmışlardır. Yüzde 70'lere gelmiş bir ülkede ne yaparlar, paramparça ederler. Yani bu işin mali açıdan da sonu büyük hüsran olacaktır.
AB'nin temel felsefesi ve kuruluş amaçları dikkate alındığında, Türkiye'nin Birlik ile kaynaşabilmesi mümkün görünüyor mu?
AB projesi agnostik bir proje. Adamlar, ‘Bu batı medeniyetini dönüştürmek için hazırladığımız bir projedir. Sen ancak medeniyetini değiştirirsen girebilirsin' diyor. 100 bin sayfalık mevzuat onunla ilgili. İnsanını, hayatını değiştirmek zorundasın. Türklerin Avrupa'nın ortak tarihinde yeri yok. O tarih de zaten Türklere karşı yazılmış bir tarihtir.
Dolayısıyla, Türkiye AB'ye değil, AB Türkiye'ye girecek. Girmiş vaziyette zaten. 70 milyonluk Türkiye, sadece ve sadece bütün yer altı ve yer üstü zenginlikleriyle AB'nin sömürge alanı olmuş durumdadır.
Türkiye'deki Kürtler ve Aleviler de azınlık olarak mı tanınmak zorunda bu süreçte?
Kürt meselesinde diyorlar ki, Kürtlerle Kuzey Irak dahil konfederasyon kurun. Bakın Musul'u da size verdik diyecekler. İleri aşamada, İsrail'in en ufak bir işareti ile Türk toprakları da dahil birleşen Kürtler, devlet kuracaklar.
Ermeni meselesi, Kürt meselesi, Ekümenik meselesi, Alevilere azınlık hakkı meselesi, bunlar kabul edilirse, Allah saklasın, Türkiye'de bir iç savaş çıkartır. Ondan sonra AB bu iç savaşa müdahil olup, ‘Doğuyu ne yapacaksın, biz senin batı bölgelerini AB'ye alalım' diyebilir.
Türkiye'nin AB dışında hiçbir alternatifi yok mu sizce. Türkiye'nin kendi inisiyatifi ile geliştirebileceği yeni bir dış politika mümkün değil mi?
AB'ye niye muhtaç hissediyoruz? Çünkü Türkiye'nin içinden yetişen bir hain kadrosu, Kendinden nefret etme hareketi başlattı. Kendimizden nefret ettik. Tarihimizden nefret ettik bu yüzden. Bu nedenle kendi alternatif projelerimizi ortaya koymamız, kendi beyinlerimizde bile ulaşılması imkansız bir ütopya halini aldı.
Aralık 2004
KÜRESEL İKLİM DEĞİŞİKLİKLERİ VE OLASI SONUÇLARI
.
TÜRKİYE İKLİMİNDE GÖZLENEN DEĞİŞİKLİKLER
.
I.BÖLÜM
.
Sıcaklık Değişiklikleri ve Eğilimleri
Türkiye'de 1929-1999 dönemindeki uzun süreli sıcaklık değişikliklerini ve eğilimlerini ortaya çıkarmayı amaçlayan yeni çalışmaların sonuçları aşağıda özetlenmektedir.
Yıllık, kış ve ilkbahar ortalama sıcakları, özellikle Türkiye'nin güney bölgelerinde artma eğilimi göstermesine karşın, yaz ve özellikle sonbahar ortalama sıcaklıkları, kuzeyde karasal iç bölgelerde azalmaktadır. Gece en düşük hava sıcaklıklarında saptanan ısınma eğilimleri, Türkiye'nin birçok kentinde istatistiksel olarak anlamlıdır. Yaz mevsimi gece en düşük hava sıcaklıklarındaki ısınma, ilkbahar ve sonbahar gece sıcaklıklarının ısınma oranlarından genel olarak daha büyüktür. İlkbahar ve yaz gece sıcaklıklarındaki ısınma oranları ise, ilkbahar ve yaz maksimum (gündüz en yüksek) sıcaklıklarındakilerden genel olarak daha kuvvetlidir. Türkiye'nin sıcaklık rejimindeki daha ılıman ve / veya daha sıcak iklim koşullarına yönelik değişiklikler ilkbahar ve yaz mevsimlerindeki anlamlı gece ısınmasıyla daha kuvvetle açıklanmatadır. Gece en düşük hava sıcaklıklarındaki belirgin ısınmasıyla karşılaştırıldığında, gündüz en yüksek sıcaklıkların bazı istasyonlarda zayıf bir ısınma ve bazılarında ise zayıf bir soğuma sergilediği görülmektedir.
Gece hava sıcaklıklarındaki belirgin ısınma eğilimlerinin oluşmasında, küresel ısınmanın genel ve uzun süreli etkisine ek olarak, Türkiye'deki hızlı nüfus artışına ve kentsel alanlara yönelik büyük göçe bağlı yaygın ve hızlı kentleşmenin etkisi vardır.
Türkiye ve Bölgesindeki Yağış Değişiklikleri ve Eğilimleri
Sahel'de ve Subtropikal kuşak yağışlarında 1960'lı yıllarda başlayan ani azalma, 1970'li yıllarla birlikte Doğu Akdeniz Havzası'nda ve Türkiye'de de etkili olmaya başlamıştır. Yağışlardaki önemli azalma eğilimlerive kuraklık olayları, kış mevsiminde daha belirgin olarak ortaya çıktı. 1970'li yılların başı arasındaki kurak koşullardan en fazla, Ege, Akdeniz, Marmara ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin etkilendiği gözlendi. Kış mevsimindeki yağış değişiklikleri dikkate alındığında kuraklık olaylarının en şiddetli ve geniş yayılışlı olanlarının, 1971-1974 dönemi ile 1983, 1984, 1989, 1990,1996 ve 2001 yıllarında oluştuğu görülür. Bu yıllarda oluşan uzun süreli ortalamanın çok altındaki yağış koşullarına bağlı meteorolojik kuraklıkların bir sonucu olarak , su açığı ve su sıkıntısı, yalnız tarım ve enerji üretimi açısından değil, sulamayı, içme suyunu, öteki hidrolojik sistemleri ve etkinlikleri içeren su kaynakları yönetimi açısından da kritik bir noktaya ulaştı. Kasım 2001'den 2004 ilkbaharına kadar olan dönemde ise, yağışlar Türkiye'nin önemli bir bölümünde genel olarak uzun süreli ortalamanın üzerinde gerçekleşti.
GELECEK YÜZYIL İÇİN ÖNGÜRÜLEN İKLİM DEĞİŞİKLİKLERİ
Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli'nin (IPCC) Üçüncü Değerlendirme Raporu'nda (TAR) temel alınan tüm salım senaryoları ve projeksiyonları, atmosferdeki karbondioksit birikimlerinin yüzey sıcaklıklarınınve deniz seviyesinin 21.yüzyıl süresince yükseleceğini;kara ve deniz buzullarının alansal ve hacimsel olarak azalacağını göstermektedir.
Sıcaklık Öngörüleri
1990-2100 döneminde, küresel ortalama yüzey sıcaklığının 1.4 ile 5.8 C arasında artacağı öngörülmektedir. Öngörülen ısınma oranı 20. yüzyılda görülen değişikliklerden daha büyüktür ve eski iklim verilerine dayanarak, büyük olasılıkla bunun en azından son 10000 yıl boyunca bir benzeri yoktur.
Son küresel model benzeştirmelerine dayanarak, neredeyse tüm kara alanları, özellikle soğuk mevsimde yüksek kuzey enlemlerindeki karalar daha hızlı ısınabilecektir. Bunlar arasında en dikkat çekici olanı, tüm modellerde küresel ortalamayı %40 ‘dan daha fazla aşan Kuzey Amerika'nın kuzey bölgelerinde ve Orta Asya'nın kuzeyindeki ısınmadır. Buna karşılık, yazın güney ve güneydoğu Asya'da ve kışın Güney Amerika'daki ısınma küresel ortalama değişiklikten daha azdır.
Yağış Öngörüleri
Küresel model benzeştirmelerine dayanarak ve çok sayıda senaryo açısından, küresel ortalama su buharı birikimi ve yağış tutarının 21.yüzyıl süresince artacağı öngörülmektedir. 21. yüzyıl süresince artacağı öngörülmektedir. 21.yüzyılın ikinci yarısına kadar yağışlar, kışın orta ve yüksek kuzey enlemlerde ve Antartika'da artmış olabilecektir. Alçak enlemlerdeki kara alanlarında, hem bölgesel artışlar hemde azalışlar beklenilmektedir. Ortalama yağış için bir artışın öngörüldüğü pek çok alanda, yıldan yıla yağış değişkenliği daha büyük olabilecektir.
Yağışta mevsimlik kaymalar olabileceği de öngörülmektedir. Genel olarak, yağışlar, yüksek enlemlerde yaz ve kış mevsimlerinde artabilecek. Yağışların, kışın, orta enlemler, tropical Afrika ve Antartika'da, yaz mevsiminde ise, güney ve doğu Asya'da artacağı öngörülmektedir. Avusturalya, Orta Amerika ve güney Afrika'nın kış yağışlarında sürekli bir azalma bekleniyor. IPCC modellerinde, özel olarak Akdeniz havzası için önemli bir yağış değişikliğinden söz edilmemekle birlikte, Hadley Centre'nin iklim modellerine ve başka model sonuçlarına göre, özellikle Doğu Akdeniz havası ve Orta Doğu için, yağışlarda, su kaynaklarında ve akımlarda gelecek yüzyıl için önemli azalmalar beklenmektedir. Yağış projeksiyonları arasındaki model tutarlılıkları, dünyanın birçok bölgesi için göreli olarak zayıftır.
Kar ve Buz Öngörüleri
Kuzey yarımküredeki kar örtüsü ve deniz buzu yayılışının daha da azalacağı öngörülmektedir. Buzulların ve buz şapkalarının geniş ölçekli geri çekilmesinin 21.yüzyılda da süreceği beklenmektedir. Antartika buz kalkanı daha fazla yağış nedeniyle akışlardaki artış yağıştan fazla olacağından Grönland buz kalkanı kütle kaybedebilir. Deniz seviyesinin altında kalması yüzünden, Batı Antartika buz kalkanının kararlılığı konusunda kaygılar bulunmaktadır.
Deniz Seviyesi Öngörüleri
TAR'da temel alınan tüm senaryolara göre, küresel ortalama deniz seviyesinin, 1990 ve 2100 arasında 0.09 ile 0.88 metre kadar yükseleceği öngörülmektedir. Bu yükselme, esas olarak okyanusların termal genişlemesi ile buzullardan ve buz şapkalarından olan kütle kayıplarına bağlıdır.
Doç.Dr.M.Türkeş
Birlik Dergisi Ocak-Şubat 2005
Türk Milletine vurulan darbe sadece, ekonomik, terör, eğitim boyutunda kalmıyor işin birde sağlık boyutu var.
ŞİMDİ ŞOKKKK
Türkiyede 6 milyon Hepatit B taşıyıcısı var. Yani nüfusumuzun neredeyse 10'da 1'i bu hastalığa sahip. Gerçekten korkunç ve büyük bir orana inanmak güç ama ne yazıkki doğru kullanılan ilaç miktarı, tedavi gören hasta sayısı bize bu acı gerçeği gösteriyor.
Geçenlerde TÜRK Karaciğer Vakfının davetlisiydim. Prof.Dr.Muzaffer Gürakar çok değerli bir insan aynı zamanda Karaciğer Vakfının da Başkanı, seminerde şöyle konuştu.
“ Türkiye'de 6 milyon Hepatit B ve C taşıyıcısı olduğunu buluyoruz. Ancak Hepatit B'ye karşı aşı yaptırma bilinci geliştiği için, B hepatitli hastaların sayısı azalmaktadır. C hepatiti ise son yıllarda dünyada giderek artmakta ve bu durum kaygı yaratmaktadır. Türkiyede de 1.5-2 milyon arasında Hepatit C taşıyıcısı bulunmaktadır.
Hepatit B ve C'nin tedavi edilmemesi durumunda SİROZ ve KARACİĞER Kanserine neden olduğu vurguladı.
Hepatit B aşısının yaygınlaşması durumunda, Türkiye de 20-25 yıl sonra siroz a dönen Hepatit B'lerde. Karaciğer nakline gerek kalmayacağını kaydeden Gürakar, Hepatit C aşısının ise henüz deneme aşamasında olduğunu söyledi.
Türkiye'de Hepatit B taşıyıcılığı oranının % 7.8 olduğunu anlattı ve bu oranın Diyarbakır'da %15, Mardin'de de % 25'e çıktığını söyledi .”
Arkadaşlar bildiğiniz gibi bu hastalık büyük oranda pislikten geçer, pislikten yayılır.
İyi yıkanmayan bardaklar, kaşıklar, kağıt paralar, pis tuvaletler, oyun kağıtları, açıktan geçen kanalizasyon, kan ve kan ürünleri v.b.
Kutsal Metinler'deki Teolojik İsa ile, Katolik Kilisesi'nin Teleojik (Mekan ve Zaman'a uyarlamak) İsa'sı hiçbir surette bağdaşmaz –bazı temel olguların dışında. Bugünkü Katolisizm'de yer alan başta Easter (Yortu) olmak üzere, Noel (Christmas), Pazar Tatili, All Souls day, Epiphany, Babtism of Our Lord Fest, Mother of God, Octave of Christmas, Solemnity of Mary, Mark Evangelist Fest, Day of Immaculate Conception vd. vd. bir çok “Kutsal Gün” bu kutsal metinlerde yer almamıştır ve yoktur. Bunların tamamı Teolojik değil Telelojik bakış açısıyla sonradan uydurulmuşlardır. İsa'nın bunların hiçbirinden haberi ve bilgisi yoktu.
Hatta Katolik Kilisesi'nin başlattığı PAZAR TATİLİ'ni duysaydı belki de, “Ben böyle bir Tanrı- Buyruğundan söz etmemiştim, bu sahtekarlığı kim yaptı? diye sorardı. Çünkü İsa, kendisinin oğlu olduğunu öne sürdüğü Tanrı-Babası'nın Kutsal Metinlerde tatil olarak haftanın 1.Gününü (Pazar) değil 7.Gününü (Cumartesi) tatil yaptığını biliyordu.
Pazar SUN-DAY, Paganlar'ın Güneş'e Tapınma günüydü. Bunun Tek-Tanrıcılıkla hiçbir ilgisi ve kutsiyiyet itibariyle de bağlantısı yoktu. Benzer şekilde İsa, Kutsal Metinler'e göre Babası Tanrı tarafından kendisine verilmiş olan Takvim'in de 360 günden oluştuğunu biliyordu. Baba-Tanrı'nın buyruklarını ve Tanrı'dan geldiğine İMAN edilen metinleri, kendi egemenliğini pekiştirebilmek ve sürdürebilmek uğruna dilediği gibi değişmiştir.
Lazer, tıp alanında
son yılların en çok kullanılan tedavi yöntemlerinden biridir.
Ülkemizde de bilim adamlarımız lazer alanında çeşitli araştırmalara imza atıyorlar.
Dicle Üniversitesinden bir grup ilim bilim aşığı fedakar hocalarımız, Laser Tıbbi Kongresinde birincilik ödülü aldı.
Yaklaşık 30 yıldır tıp dünyasının gündeminde olan laser; başta estetik cerrahisi olmak üzere, tıbbın hemen her alanında kullanılıyor.
Dicle Üniversitesinden Prof.Dr.Ayşegül Jale Saraç, Doçent Ali Gür, Yrd.Doç.Dr. Kemal Nas ve Remzi Çevik hazırladıkları iki projeyle İtalya'da 19'uncu Uluslar arası Lazer Tıbbi Kongresine katıldılar.
“Ameliyat Sonrası Yapışıklıkları Önlemek İçin Lazer Kullanımı” ile “Diz Kireçlenmesinde Klasik Fizik Tedavisi ve Düşük Laser Kullanımı” projelerini birleştirerek laser tedavi yöntemleri projesini hazırlayan ekibimiz büyük bir başarıya imza attılar.
Kongreye katılan 200 bilimsel çalışma arasında yapılan değerlendirmede, birinciliğe layık görüldüler.
ALLAH hepsinden razı olsun. ALLAH ilimlerini açsın, rızıklarını bol etsin
Üniversiteler ödenekten mahrum bırakılmış, öğretim görevlileri literatürleri takip edemeyecek, kitap alamayacak zorlukların içerine itilmişlerdir. Uzun lafın kısası O kafa yüzünden uluslar arası yayın yapılamaz, Türk bilim adamlarını buluş yapamaz hale getirmiştir. Özalizm'in tahribatları bu kadarla kalmamış “Tercüme Bürosunun Telefonunu ve İsmini Makalesiyle Birlikte Veren Öğretim Üyeleri”, “Başkalarının Eserlerini Sahiplenen Yıllarca Rektörlük Yapan Profesörler” türemiştir.
Bu açıdan Dicle Üniversitesinden alınan bu başarı mana bakımından çok büyüktür. Aya ilk adım attığı söylenen astronotun dediği gibi “Benim İçin Küçük Ama İnsanlık İçin Büyük Bir Adım”
Evet bizde aynısını söylüyoruz. Siz yeter ki gölge etmeyin, yeter ki tahrip etmeyin.
TÜRK MİLLETİ, TÜRK ALİMİ, TÜRK BİLGESİ en iyisini yapar.
YONCA BAYRAK, 5 Kasım 2004 , Bebek
TOMOGRAFİ ÇEKTİRMEK TEHLİKELİ Mİ?
Pek çok hastalığın tanısına yardımcı olmak için çektirilen tomografilerin riskleri, Amerika'da yayınlanan saygın tıp literatür ergilerinden “RADIOLOGY” de yayınlanan bir makaleyle yeniden tartışmaya açıldı.
Makaleye göre, bir tam vücut tomografisi çektiren kişiyle atom bombası atılan yere 1,5 mil uzaktaki kişin aldığı radyasyon miktarı aynı
Röntgen ve Tomografilerin yaydığı X ışınlarının etkileri dünynın radyoloji alanındaki sayılı tıp dergilerinden Amerika'da yayınlanan RADIOLOGY ‘de yayınlanınca bizde konuyu uzmanına soralım dedik
Küçükçekmece Nükleer Araştırma Merkezinden; Radyasyon Korunması uzmanı Doç.Dr. Mehmet Altunkaya:
“ Gereksiz kar-zarar araştırmsı yapılmadan çekilen röntgen ve tomografilere karşı olmakla birlikte yapılan tesbitin abartılı olduğu görüşünde. 1.5 mil epey bir uzaklık ama yinede çok daha büyük radyasyon dozları aynı zamanda burada dış radyasyona ilave aolarak birde meydana gelen kontominasyon dediğimiz fizyon ürünlerinin vücuda alınması, ilk etapta solunum yoluyla daha sonra yiyecek-içeceklerle alınmasıylabu doz daha da büyüyebiliyor” dedi.
Uzmanlar bir konuda anlaşıyor: Net fayda sağlamayan hiçbir radyasyon uygulamasına izin verilmemeli.
SONSÖZ > Son yıllarda özel hastaneler, özel tıp merkezleri vb. çoğaldı. Pek çoğunda şikayetler aldı başını gidiyor. Birileri her şeyi para gözüyle görmeye başlarsa, ipin ucu iyice kaçar hatta ortada ip kalmadı kalmadı diyebiliriz.
Lütfen sağlığınız, evlatlarınızın gelecekleri için işin ehli olan Hipokrat yeminine sadık kalan doktorlara gidiniz. İnsanın yedek parçası yok. Unutmayın ATATÜRK bile “Beni TÜRK Hekimlerine emanet edin” demişti.
Y.Kim.Müh.Meryem Kaya
Şiilerin Hz. Hasan ve Hüseyin'i andıkları en önemli günlerden olan AŞURA gününde Bağdat ve Irak kana bulandı. Ve bunu anında dünya televizyonlarında izledik. Peşinden bambaşka bir yerde PAKİSTAN'da Şiilerin yoğunlukla gittiği bir caminin önünde bomba patladı. Ardından da buna benzer bir olay AFGANİSTAN'da yaşandı. Yüzlerce ölü bine yakın yaralı.
Bu eylemleri yapanlar bir mesaj vermek istiyor. O mesajda açık ve net: “Bu bombalı saldırılar Şiiler'e yönelik ve Sünniler tarafından yapılıyor”. Ama eylemlere imzayı atan katiller bir noktayı atlamışlardı, “HER KATİL BİR İZ BIRAKIR”. Ne Şiiler ne de Sünniler asla kutsal mekanlara saldırmazlar aralarındaki husunet ne olursa olsun mübarek günlerde kan dökmezlerdi.
İşte Irak'taki Şiiler ve Şiilerin manevi lideri SİSTANİ bunu bildikleri için hemen açıklama yaptılar “Bu olayın arkasında ABD ve İSRAİL var”. Her ne kadar BBC ve CNN “yok illada bunu Sünniler yaptı” dediyse de buna çok şükür kimse inanmadı. Sonra bu kanallar taktik değiştirdiler “Saddam'ın Fedaileri” yaptı dediler. Ama bu da tutmadı. Bunun da izahı çok basitti, eğer Saddam taraftarlarının nokta atışı yapabilen hafif yada ağır silahları vardıysa bunu neden ABD'li veya müttefiki olan güçlere karşı kullanmadılar? Tıpkı Irak'ta birileri hala nükleer silah arayıp bulamıyorsa, Irak'ta artık canını Saddam için verebilecek kimse yok.
Aslında olayın gerçek sebebi kanaatimce Geçici Irak Anayasası'dır. Bildiğiniz gibi Kürtlere ayrı bir devlet kurdurabilecek maddeler içeren bu anayasaya SİSTANİ, karşı çıktığını söyledi. Dolayısıyla geçici konseyin Şii üyeleri imzalamadılar. Fakat bu bombalardan sonra neler olacak göreceğiz. Özellikle Kerkük'te büyük karışıklıklar olabilir. Bölgede çok kan akacak gibi gözüküyor. Şii radikal grupların kürtlere Kerkük'ü yedirme gibi bir niyetleri yok. Bu arada hatırlatmakta fayda görüyorum Irak'ta yaşayan TÜRK'lerin (TÜRKMEN) büyük çoğunluğu da Şii.
Kerkük ve Musul'un savunulması ikibuçuk Şii Arap gönüllüye kaldıysa Vah bizim halimize!!! Vah bizim kırmızı sınırlarımızı ihlal ettirenlere!!!! Vah askerlerimizin kafasına çuval geçirilirken Kayseri'de mantı yiyenlere!!!! Vah ki Vah!!! RABBİM ordaki TÜRKlere kolaylık versin.
Makalemin başlığını Fay Kırılması diye attım. Demek istediğim şu Şii- Sünni çatışması gündeme getirilmeye çalışılıyor. Buna benzer olayları yakın zaman içinde tekrar duyabiliriz. Türkiye'ye bunun yansıması ise Alevi – Sünni Çatışması şeklinde olabilir. Hepinizin bildiği gibi 12 Eylül 1980'den önce Alevi – Sünni Çatışması Türkiye'nin kanayan yaralarından biriydi. Çok can gitti, çok. İnşallah tekrar o günleri yaşamayız. Hatırlarsanız birkaç yıl önce Galatasaray – Fener maçı sırasında Küçükköy Gazi mahallesinde bir kahve tarandı, bir anda ortalık savaş alanına döndü. Yüzlerce örgüt, binlerce militan sokaklara döküldü. Kaos, yağma, talan bir haftaya yakın sürdü. Sonra ölüler, ölüler, ölüler… Dikkatli olmalıyız! Provakasyonlara gelmemeliyiz. Ama ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Birileri dünya çapında çatışma çıkarmaya çalışıyor. İnşallah içişlerimizle ilgilenen büyüklerimiz, dışişlerindeki büyüklerimiz gibi MANTI YEMİYORLARDIR.
08.03.2004, Yonca BAYRAK, Bebek - İSTANBUL
Sahte tarih, sahte kimlik demektir
İSTİKRAR ( = Stability) kavramına ülkemizde çok değinilmesine rağmen, ilginçtir ki, gereken bilimsel önem verilmemiştir.
Oysa istikrar Batı Avrupa'nın iktisadi ve siyasi literatüründe yer alan temel kavramlar dan biridir. Söz konusu kavram Batılı diplomatik çevrelerde olmazsa olmaz ön koşulu kabul edilen bir başka kavramla, Dengelilik ( = Equilibrium) kavramıyla ele alınır. Dengelilik, klasik ve yerleşik Eşitlik anlayışından çok farklı bir kavramdır. Diğer bir anlatımla Dengelilik, sadece zihinsel bağlamda varolan ama doğasalgerçeklikte varolmayan Soyut Eşitlik fikrinden ayrı olarak olayların ve nesnelerin bire bir özdeşliklerini öngörmez. Dengelilik, doğada ve evrendedeğişimin kalıcı olduğu gerçeğini göz önünde tutarak geliştirilmiş bir fikirdir. Buna göre olaylar ve nesneler kendi içlerinde kalıcı olan ilişkilerinde de bu değişimselliğin yönlendiriliciliğine göre ‘etki – tepki' gösterirler. Kısacası olaylar ve nesneler, dengelilik ilkesine göre hem kendi içlerinde değişimler yaşarlar hem de bu değişimlerin yönlerine göre yeni ilişkilere girerler. 19. yüzyılın sonunda 20. yüzyılın başlarında Batı Avrupa'da Dengelilik ilkesi üzerine inşa edilmiş felsefi ve siyasi akımlar çok revaçta olmuşlardı. O zamanların Rusya'sında ise Ekilibrist denilen sanat ve kültür akımı oldukça etkili bir akımdı.
Bu kısa açıklamalardan sonra şu söylenebilir: Değişimin dengesi ( Dengeli Değişim) istikrarın esasıdır. Değişimin dengeselliğinde meydana gelecek olan kırılmalar istikrarı bozarlar. Bu kaziye siyasetçiler tarafından bilinmesine rağmen ne yazık ki, uygulamada daima sorunlar yaratır. Bu nedenle de ülkedeki hassas dengeler bazı yetkisiz ve sorumsuz unsurlarca tek – yanlıolarak kullanılırlarsa bundan en çok dış ve düşman güçler yararlanırlar. Çünkü değişimin dengesini ‘ kıran ' en önemli unsur, mevcut dengeleri tek yönlü, tek çıkara hizmet etmesi gereken tek taraflı bir araç olarak görmektir.
İstkrarın Dengesini bozabilecek unsurlardan biri de, Türkiye'nin yöneldiğideğişim çizgisini – Çağdaş Uygarlığın Üstüne Çıkma – “ Sahte – Tarih ” (ler) üreterek bozma gayretleridir. Sahte – Tarih yaratma çabası içinde olanların Türkiye'de sahte tarih anlayışına uygun ‘Sahte – Kimlikli' bireyler oluşturmak istedikleri bellidir. Bu tip girişimler sonucunda Türkiye'deki hassas dengeler sismik sarsıntılara uğrayabilirler. Bundan da en büyük zararı Anadolu'da yaşayan insanlar çekerler. Türkiye'yi istikrarsızlaştırmayı umut edenlerin bu olası istikrarsızlaşmanın etki alanının çok geniş olduğunu unutmamaları gerekir. Türkiye'deki fay kırılmasının sarsıntıları Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar uzanır. Bizden hatırlatması.
Aytunc Altındal
Yonca Bayrak : Sayın Altındal B.M. Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından sunulan Kıbrıs Planı hakkındaki görüşlerinizi alabilirmiyiz
Aytunç Altındal : B.M. Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından sunulan Kıbrıs Planı'nda yer alan ve gerek KKTC gerekse Türkiye Cumhuriyeti tarafından kabul edilmesi olası gözükmeyen hususlar vardır.
Yonca Bayrak : Sayın Altındal nedir bunlar?
Aytunç Altındal : Söz konusu planda KKTC'den “ COMPONENT / COMPOUND STATE ” diye söz edilmiştir. Component State ve / veya Component Republic kavramı kamuoyuna duyurulduğu gibi Belçika ve İsviçre MODELLERİNDE değildir. Doğrudan doğruya SOVYET MODELİNDE yer almış bir tanımdır. Geçmişteki Sovyet Modelinde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nde her Cumhuriyet, Sovyet SİSTEMİNİN BİR PARÇASI daha doğru deyişle MÜTEMMİM CÜZ'Ü ( İngilizcesi: Component State / Republic) görülmüşlerdi. Bu ifade sadece KISMİ bir ÖZERKLİK demektir. Oysa KKTC, EGEMEN DEVLET statüsündedir.
Yonca Bayrak : Sayın Altındal o halde KKTC bu plana göre EGEMEN DEVLET olarak tanınmıyor mu?
Aytunç Altındal : Çok doğru. Planda KKTC'den öncelikle PARÇA - DEVLET yani Component Republic olarak değil CONSTITUENT STATE / REPUBLIC olarak söz edilmesi gerekirdi. Bu KASTEN yapılmamış ve KKTC'nin KIBRIS RUM YÖNETİMİNİN bir Mütemmim Cüz'ü olduğu dile getirilmiştir. KKTC, Constituent Republic olarak, yani ANAYASAL KURUCU CUMHURİYET OLARAK TANIMLANMALIDIR. Bu husus TEKNİK bir ayrıntı değil, tüm çözüm arayışlarındaki BELİRLEYİCİ HUSUSTUR.
ULUSLARARASI HUKUK'TA her türden GÖÇ VE TOPRAK PLANLAMASI RESMİ METİNLERDE YERALAN TANIMLAR DAHA ÖNCE NASIL YAZILMIŞLARSA ONA GÖRE DÜZENLENİRLER. COMPONENT REPUBLIC İLE CONSTITUENT REPUBLIC FARKI DA BURADADIR MEVCUT TANIM HEM KKTC'NİN HEM DE TC'NİN ALEYHİNEDİR. Öte yandan SOVYET Modeli'nin akibeti belli olmuştur.
Yonca Bayrak : Sayın Altındal bir de İsviçre Modeli'nden söz ediliyor
Aytunç Altındal : Eğer gerçekten de bir İsviçre Modeli uygulanacaksa bu uygulamaya öncelikle kullanılacak olan tanımlardan başlamak gerekir. İsviçre Modeli'nde HER KANTON, İLK DÖRT KURUCU KANTON'A SERBEST İRADELERİYLE KATILMAYI KABUL ETMİŞ ANAYASAL – KURUCULARDIR.
PROTESTAN SENDROMU VE ESKİ MİLLİ GÖRÜŞÇÜLER
Eski Milli Görüşçülerle, protestanların ve özellikle protestan sendromunun ne alakası var demeyiniz!!! Bilakis pek çok benzerlik var. Bu konunun anlaşılması için biraz açmak istiyorum.
İlk kez Amerika'da ortaya çıkan bu sendrom 1960'lı yıllarda görüldü. Sizin de bildiğiniz gibi Amerika Birleşik Devletler başkanları biri hariç (Kenedy) protestandılar. Ve yine ABD'de üst düzey kamu yönetiminde neredeyse bir protestan tekeli vardı. Katoliklerden de üst düzey kamu yönetiminde görev almak isteyenler oldu. Fakat önerilen çok ilginç bir teklifti; protestan olacaklardı!!!(Evanjelik Calvinist…)
Bazıları bu teklifi kabul ettiler. Yani inandıkları bütün dini temel esasları, görüşlerini bir kenara koydular. Bir anda bütün değer sistemleri değişti. Önce sakallar gitti, sonra kiliselerin adresleri değişti. O güne kadar öğrendikleri bütün değerlerin aslında yanlış olduğunu düşündüler. Bazıları buna ruhen inanmadı ama inanıyormuş gibi gözüktüler. Hatta Katolik kayıtlarından, kütüklerinden, nüfuslarından çıkarılmayı göze aldılar. İşte bu büyük bedellerin sonunda pekçoğunun kimyaları bozuldu. Ruh yapıları sarsıldı. Uyku düzenlerini kaybettiler. Çok garip ama peşinden cinselliklerini. Sonra …………. Sonrası çok vahim.
Uzman psikologlar, ruh bilimciler, nörologlar bu vakkaya Protestan Sendromu dediler.
İşte ABD'de 60'lı yıllarda ortaya çıkan protestan sendromu acaba ülkemizde de ortaya çıkacak mı? Benzerlikler çok fazla neredeyse herşey birebir uyuyor.
Türkiyedeki eski Milli Görüşçüler aynı yolda ilerliyorlar. Bir insan 45-50 yaşına kadar inandığı tüm değerlere bir anda ters dönüp küfretmeye başlarsa aklı başında olan herkes şunları düşünür:
1) Ya bu insanlar GERİZEKALIDIR çünkü hatalı olduklarını ancak 50 yaşında anlayabilmişlerdir. Ve bunlar birkaç kişi değil pekçok kişidirler. Bildiğiniz gibi tıpta bazı hastalıklar genetiktir. Babadan, anneden ve atadan miras alınan hastalıklar vardır (şizofreni gibi). O halde 50 yaşından sonra fikir değiştiren, görüş değiştiren bütün inandığı değerlere sırt çeviren bu insanların gelecekteki nesillerine de sorumluluk verilemez.
2) Ya da bu insanlar takiyye yapıyordurlar. Hani liderleri dedi ya “Musa Firavun'un sarayında yaşadı ama Firavun olmadı”. Eski fikir ve görüşlerinden hiçbirşey kaybetmemişler fakat modaya uyup Milli Görüş gömleğini çıkartarak Bilderberg Gömleğini giymişlerdir. Ama bunun pek inanılır tarafı yok; girdikleri yer Firavun'un sarayı ama onlar Hz. Musa değil!!!
Protestanlarla benzerlikleri çok fazla hatta şu an Dışişleri Bakanı olan Sayın Abdullah Gül 3 Kasım seçimlerinden önce seçim meydanlarında “Biz Anadolu WASP'çısıyız demiyormuydu? Allah kaderlerini benzetmesin. Çünkü pekçok belediye başkanı ve bazı milletvekilleri bir zamanlar (peygamberin sünneti) dedikleri olmazsa olmaz dedikleri sakalları kestiler. Hatta bazıları (yaşı ilerlemiş olanlar) saçları boyattılar çok komik ama bıyıkları kestiler. Duyduğumuza göre boşanma davaları da açılmaya başlanmış. Durum vahim ABD'de bunalıma girenler psikiyatristlere gider. İşin kötü tarafı Türkiye'de (adama deli derler) diye doktora da gidilmiyor!!!
ALLAH kolaylık versin. ALLAH beterinden saklasın.
Son Söz: Karga kekliği taklit ederken kendi yürüyüşünü unutur.
Oya Alpan , 22.02.2004
Bu günkü sohbetime biraz tarih anlatarak başlamak istiyorum. Daha da doğrusu sizlere ROMA TARİHİ anlatacağım. ROMA denince akla güç, kuvvet, ihtişam ve de şüphesiz SEZAR gelir. İşte birazdan anlatacağım olaylarda SEZAR'ın başından geçer.
Biliyorsunuz ki, JULIUS SEZAR'ın doğumu oldukça problemli geçmişti. Ve normal doğum şansı kalmamıştı. Çünkü bebek ters dönmüştü.Bunun üzerine doktorlar karar verdiler: annenin karnı yarılıp bebek alınacaktı.Sonun da böyle de oldu. SEZAR anne karnı yarılarak dünyaya geldi. Ogün bugün böyle doğanlara SEZERYAN “Doğumu SEZAR'A benzeyen” denir.
İşte bu büyük kumandanın hayatı çocukluktan itibaren hep başkalarından farklıydı. Talihsizlik bir türlü yakasını bırakmadı. Çünkü KABAKULAK olmuştu.Biliyorsunuz ki bu ateşli hastalık erkek çocukları kısır bırakabilirdi ve SEZAR'ın başına o da geldi.Büyük kumandan ROMA'nın tek hakimi herşeye sahipti ama kısırdı. Bir çocuğu bile olmuyordu.
Sonunda karar verdi: bir çocuğu evlat edinecekti. Öyle de oldu. Ve canından çok sevdiği bu çocuğun adı da BRÜTÜS idi.Yıllar yıllar geçti. Çetin ve uzun yıllar. SEZAR zaferlerin birinden ötekine koşuyor ROMA ayaklarının altında titriyordu.
Ve onun bir oğlu vardı. Adı “BRÜTÜS”.
Komutan, imparator, tek hakim derken senatonun yetkilerini kıstı. Birgün kükreyerek şöyle dedi: “HERKESİN HAKKI SEZAR'A SEZAR'IN HAKKI YİNE SEZAR'A”. Bunun üzerine birgün senatonun önünde düşmanları SEZAR'a tuzak kurdu.
Düşmanları dediysek aralarında bir de BRÜTÜS vardı. Hem de canından çok sevdiği birtanecik oğlu BRÜTÜS.
Onu da kandırdı düşmanları. Daha da iyi olacak dediler. Senin yerine ANTONIUS geçecek dediler, ROMA gidiyor dediler, dediler de dediler……….
Sonunda BRÜTÜS te onlara katıldı.
Ogün geldiğinde silahsız senatoya giden SEZAR'ın etrafını SIRTLAN GİBİ SARDILAR. Hançerlerin biri inip biri kalkıyordu. Büyük komutan, o yaşlı adam korkusuzca direniyordu. Tokatlıyordu acımasızca inen kolları. Tokatlıyordu nefretten kararan suratları.
İşte o anda tam o anda sırtına bir hançer indi. Tam kürek kemiklerinin arasına. Yaktı kavurdu yüreğini SEZAR'ın. Döndü BİR YARALI ASLAN GİBİ ARKASINA.
“Yapıştı gözleri hayretle kısılan celladına”. Ve ne görsün??????
CANI, BİRTANESİ, HERŞEYİ, EVLADI, VELİAHTI yerine geçecek OĞLU değilmiydi o insafsız?
Yapıştığı yakasını aniden bırakıverdi.
Ve dedi ki JULİUS SEZAR:
----------- Sende mi!!! Sende mi OĞLUM BRÜTÜS
ÖYLEYSE YIKIL SEZAR.
İşte dostlarım derler ki: ogün SEZAR'ın üzerinde 30 bıçak yarası bulunmuş. 29'u ön tarafında ve bir tanesi de sırtında.
Ama emin olun ki, SEZAR bıçak yaralarından ölmedi
BRÜTÜS'ün İHANETİ YÜZÜNDEN KANSERDEN, KAHIRDAN ÖLDÜ.
Bu tarihi gerçeği neden anlattım biliyormusunuz? Çünkü Türk siyasetinin içersinde BRÜTÜS'ler var. Özellikle Milliyetçi camianın başından buna benzer çok vahim bir olay geçti. Ama bu büyük ve köklü davaya hançerler sivrisinek vızıltısı gibi gelir. Ben çok ağır konuşmak yada insanları incitmek istemiyorum.
O yada bu sebepten dolayı ayrılanlar birilerinin MÜTEMMİM CÜZ'Ü olmadılar mı? Arkadaşlar, davalar da vücut gibidir. Bir insanın eli kesilse, kolu kesilse, ayağı kesilse bile
“Şunu herkes bilmelidir ki KAFA NEREDEYSE VE SAĞLAMSA VÜCUT YAŞAR ama daha yeryüzünde kendi kendine yaşayabilen AYAK TESPİT EDİLMEMİŞTİR”.
Bu dava şerefli bir davadır. Bu dava yüce bir davadır.. Çünkü AKİF'in dediği gibi:
Feryadı bırak, KENDİNE GEL, ÇÜNKÜ ZAMAN DAR….
Uğraşki: TELAFİ EDECEK BUNCA ZARAR VAR.
Anlayanlar anlamayanlara ne demek istediğimi anlatsın.
HAKKINIZI HELAL EDİN!
Yonca BAYRAK, 08.05.2003
Lefkoşa - KIBRIS
ARAŞTIRMACI YAZAR
AYTUNÇ ALTINDAL HOCAMIZIN:
CHRISTENDOME KAVRAMI VE AVRUPA BİRLİĞİ ile ilgili yorumları
Avrupa Birliği ile ilişkiler Türkiye'nin son 15 yılında ekonomik, siyasal, toplumsal ve tarihsel gündemi en çok belirleyen konulardan biri olageldi. Kimi tartışmacılara göre,AB Hıristiyan Kulübüydü, kimilerine göre de değildi. Türkiye'de AB'nin ekonomi – politiği ayrıntılarıyla tartışılmıştır ama bu kuruluşun “kültürel” dokusu ve geri planı (backbone) kanımca yeterince araştırılmamış ve tartışılmamıştır. Bu hususu göz önünde tutarak AB'nin “kültürel mirası”na ilişkin bazı bilgileri aktarmak gerektiğini düşünüyorum.
Günümüzde Avrupa diye anılan coğrafi bölgenin geçmişteki resmi adı Avrupa değildi. Tarihçi Peacock'a gore geçmişte “Avrupa” diye bilinen coğrafi alan, belki şaşırtıcı gelecek ama, günümüz Türkiye'sinin Çanakkale'den Datça'ya kadar uzanan sahil şeridiyle, günümüz Yunanistan'ının Ege sahillerini kapsayan dar bir alandaki bölgenin adıydı. Geçmişte bu Avrupa'nın dışında kalan bölgeye, yani günümüzdeki Avrupa kıtasına Latinler Christianitas, Yunanlılar da Oikoumene (Ekümene) diyorlardı. Tarihçi Judith Herrin'in de gösterdiği gibi, ilk kez MS. 893 yılında Anglo-Sakson Kralı Alfred bu bölgeyi CHRISTENDOME (HIRİSTİYANLIĞIN KUBBESİ) olarak tanımlamış ve resmi literature sokmuştu. Günümüzde o tanım hala o ilk tanımına uygun tarzda, “Hıristiyan Oluş Konumu ve Koşulu” (the state and condition of being Christian) anlamında kullanılmaktadır.
Kral Alfred'in tanımı çift yönlüydü ve günümüze kadar da bu tanımın kapsama alanına sokulmuş olan anlayışla ele alınmış ve dile getirilmiştir. Kral Alfred'in tanımı bir yönüyle geçmişe, diğeriyle de geleceğe yöneltilmişti. Geçmişe yönelik yönünde iki eski tanım vardı. Bunlar Katolik Kilisesi tarafından yapılmış olan “ Orbis- Mundis ” (dünyevi – seküler olan ) ve “ Orbis – Ecclesia” (Kilisenin kapsama alanı) idi. MS. 800'de Kutsal Roma İmparatoru olan Muhteşem Karl, o yüzyıla kadar bilinmeyen “Hıristiyanlığın Evrenselliği” fikrini temel stratejisi haline getirdi ve Orbis-Mundis'te (yeryüzünde) Orbis-Ecclesia 'yı (Hristiyanlığın egemenlik alanını) tesis edeceğini açıkladı. Kral Alfred'in CHRISTENDOME'u bir yönüyle işte Karl'ın bu imparatorluk stratejisini ve siyasetini yansıtıyordu. Diğer yönüyle, CHRISTENDOME, o dönemde çok hızlı bir yayılma içinde olan İslamiyet'in Dar-ül-İslam (İslam dininin egemenliği ve uygarlığı içinde yer alan coğrafi alanlar) kavramına karşı Hıristiyanlaştırılmış coğrafi alanları simgeliyordu. İslamiyet'in rakip din olmasıyla birlikte CHRISTENDOME, hıristiyan milleti ve soyu (race) anlamını kazandı. Böylelikle tüm Hıristiyanlar Tek Millet, tüm Müslümanlar da Tek Ümmet olmuşlardı. Bu dinsel siyasal ayrılık ve karşıtlık, Dar-ül-İslam'ın son temsilcisi Osmanlı Devleti'nin çöküşüne (1918) ve Hilafet'in ilgasına (1924) kadar bazen suyun altında, bazen üstünde daima süregetirilmiştir.
Günümüz Avrupası'nda ise ilginçtir ki, Christendome kavramı bu kez AB'deki Hıristiyanların kendi aralarında bir ayrımcılık ve karşıtlık içerecek tarzda kullanılmaktadır. Bu kavram, Katolik-Protestan-Anglikan-Ortodoks vd. kiliseler arasında hangisinin daha gerçek Hıristiyan olduğu tartışmalarını su yüzüne çıkartmıştır. Ayrıca Laik, Seküler, Ateist, Teist ve Deistlerle olan tartışmalarda da yine belirleyici rol oynamakta ve/fakat sadece Türkiye'ye karşı tümünü aynı “kubbenin” altında toplayabilmektedir.
Sözün özü; Türkiye AB'nin tarihinde vardır ama kültüründe yoktur. Günümüzde AB , Batı Uygarlığı'nı geliştirmek amacıyla yapılmış olan bir projedir. Ne varki, bu proje Türkiye'ye bir “uygarlığını değiştirme projesi” olarak dayatılmaktadır. Doğrudur, günümüzdeki Avrupa Birliği kültürel planda bir Hıristiyan Kulübü değildir ama uygarlaşma planında daima CHRISTENDOME olmuştur.
Türkiye'ye yönelik böylesi siyasal ve dinsel zorlamalar hem yanlıştır, hem de tarihe ihanettir. Çünkü en basit deyişle, ne Hıristiyanlar artık tek millettir, ne de Türkiye artık Dar-ül-İslam'ın tek temsilcisidir. Türkiye kendi kültürel değerleri ve uygarlık anlayışıyla Avrupa Birliği'nin zaten kurucularından olduğu tarihsel platformunda bütünleşebilir. Şu hiç unutulmamalıdır ki, AB'nin tarihi Türkler olmadan yazılamaz. Bu yargıya 15.yüzyılın ünlü Katolik dinadamı ve bilgini Nicolaus Von Ceus , Fatih'in İstanbul'u fethinden sonra kaleme aldığı “ Dinlerarası Barış” (De Pace Fidei ) adlı kitabında dile getirmişti. Avrupalı Türkiye düşmanları Von Ceus'u bir kez daha okurlarsa, 21. yüzyılda, 15. yüzyılda yaşamış bir bilginden bile ileri görüşlülük planında daha bağnaz ve geride olduklarını göreceklerdir.
01.01.2003, AYTUNÇ ALTINDAL, İspilandit
AMERİKA IRAK'TA NE YAPMAK İSTEMİYOR?
Hristiyan Tarık Aziz'in de teslim olduğu bu günlerde sadece Iraklılar'ın değil tüm dünyanın kafası iyice karıştı. Hala Irak'ta kimyasal silah bulunamadı.(pardon; birkaç sheltox, birkaç detan, iki şişe tuz ruhu). Saddam'ın da ne ölüsü ne de dirisi ortalarda gözükmüyor. Çok gariptir ki, yinede savaşın meşruiyeti tartışılamıyor. Çünkü Bush çıktı ve dedi ki: "biz bu harekatı Irak'a demokrasi getirmek için yaptık....". Hoppala!
Yahu Bush madem demokrasi istiyorsun o zaman tam katılımlı bir genel seçim yaptır. Irak Halkı kendi liderini kendi kaderini tayin etsin. Sen de bu adil seçimde İsrail, AB, BM, Vatikan'la birlikte gözlemci bulundur.
Ne yazık ki bu asla olmayacak bir hayalden ibaret. Çünkü böyle bir seçim olsa %65'i Şii olan Irak Halkı ezici bir çoğunlukla iktidarı Şii yönetime verecektir. O zaman da İran, Suriye ve Irak sanki Şii Paktı kurmuş gibi olurlar. Bu da Amerikanın ve İsrail'in hiç işine gelmez. Demek oluyor ki Irakta tam katılımlı bir genel seçim demokrasi havarileri tarafından asla yaptırılmak istenmiyor.
Yine çok ilginçtir ki, Wasp 'çı olduğunu vurgulayan Amerikan yönetimi ( Türkiye'deki bazı aklı evveller kendilerini Anadolu Wasp'çısı ilan etmişlerdir). İnatla Irak'a yahudi asıllı generaller ve emekli generaller yollamaya devam ediyor. Bu olay kaderin bir tesadüfi değilse ki ben öyle olduğunu zannetmiyorum, organize bir planı gösteriyor. Bu da apaçık "Suriye'nin Golan tepeleri'ne ve su kaynaklarına sonsuza dek veda etmesi" demektir.
Sonuç olarak Amerikan Yönetimi ne adil bir seçim, ne insan hakları, ne de medeniyetler arası diyalog istemiyor.28.Nisan.2003 ,Yonca BAYRAK
Diğer Haberler İçin www.suBRosa.com.tr Tıklayınız