
GAZI UNIVERSITESINDEKI ERMENI KONFERANSI ÖZETLERİ
KONFERANSIN KISA BİR DEĞERLENDİRMESİ (Daha çok bilgi için www.turkishforum.com tıklayınız.)
Sabahki ilk oturumda Senol Kantarci siperde duzenli bir ordu halinde
uniformali, ciddi sekilde ates acan Ermenilerin resmini gosterdi. Hem de tehcir karari filancikmadan cook once. Kime ates ediyorlar saniyorsunuz? Benim dedem 1916 da vurulmus. Eger 1912 de sehit olduysa hedefteki sizin dedeniz veya nineniz olabilir...
Baska bir karede siper kazicilarinin resmi, baska bir karede mermi fabrikasinda calisan coluk cocuk. Hani bizim Cumhuriyet Mucadelesini tarif eden kitaplarimizda olan tipte resimler. Yani bizim mazlumlar Kurtulus Savasi vermisler, fakat kaybetmisler. Simdi AB maceramiz yeniden kazanmak hulyasi sogmus. Baska bir konusmacinin dedigine gore belirli bir sinirlari olmadigi icin, azinlikta olduklari topraklara goz diktikleri icin ve yayilmis vaziyette oturduklari icin kaybetmisler. Senol Kantarci bu resimleri bana gonderince ben de size gonderirim.
Arkasindan Vahdet Kelesyilmaz diye bir genc cikti. Teskilati Mahsusa uzmaniymis. Bu konuda yazilanlarin yarisindan cogunu ben yazdim dedi. Bilgi Universitesinde Teskilati Mahsusaya atip tutanlarin hic birisi bana sormadi. O konferansa katilma ricam da reddedildi. Dinleyici olarak bile almadilar beni dedi. Herhalde bir korktuklari vardir. Bu gencin konusma stili Hrant Dinkinkine benziyor. Onun gibi bagirarak, tane tane konusuyor. Akli basinda, detaylarda bogulmadan sonucu cekinmeden soyledi.
Dogu Perincekin oglu Mehmet Perincek konustu. En cok soru ona yoneltildi, iyi cevap verdi, hic bir laf altinda kalmadi. Bir hanim kalkip gozlerinden operim diye iltifat etti. Fikret Adanir ona su soruyu yoneltti; 'demek ki Ermeni arsivleri kapali degil, cunku siz belgelerinizin Ermeni arsiv numarasini bulmussunuz' diye soru yoneltti. Megerse akillimin haberi olmadan Ermeni arsivlerinin bir kisminin kopyasi Rusyaya goturulmus. Ermeni arsivi numarasi yanina bir damga basip kendi numaralarini vermis Ruslar. Fikret Adanir bir seyler ogrenmistir insallah bu konferanstan.
Hikmet Ozdemir'in Adanir'la uzun uzun konustugunu gordum. Bilhassa yabanci misafirlerin yaninda rehber olacak, yabanci dil bilen bilim adamlarimiza ihtiyac var ki bilgi alis verisi olsun. Yuksel Bey Guenther Lewy nin yaninda oturdu, bu gorevi cok iyi yaptigina eminim. Inanc Atilgan da Isvicreli eski parlamenterle gorusmek isteyenlere tercumanlik yapiyordu, filan... Eveeet, butun konusmacilarin cok bilgili oldugu muhakkak. Ben onlari hatiplik yonunden inceledim. Gencler gunumuzdeki asil problemi goruyor, yaslilar ise tarih dersi veriyor, belgeyi anlatiyor. Tarihe de ihtiyacimiz var, ama asil fili fil olarak goren Dr. Ali Guler adli Emekli Albay (ART TV) idi. AB kapisinda dilenmemize bagladi herseyi. Bir de Aytunc Altindal adli arastirmaci yazar daha once kimseden analizini duymadigim, bes ana kitabin (Lepsius gibi) tutarsizliklarini anlatti. Konusmasi iyiydi cok ta zekiydi. ( Sn. Aytunç Altındal'ın Ermeni Konferansındaki konuşmasının metnini daha sonra www.subrosa.com.tr sitesinde bulabilirsiniz . )
Sn.Doğu Perinçek'in Gazi Üniversitesi Ermeni Konferansındaki Konuşmasının Özeti
(Daha çok bilgi için www.turkishforum.com tıklayınız.)
Talat Pasa bir gun Ermenilerin yanına gider ve orada su fikrayi anlatir.Fikranin ardindan da kapiyi vurup cikar gider.
Bir esekle bir deve kervandaki agir yukten bikip kacarlar. Ikisi birbirine yoldas olur. Derken birgun yakinlarindan gecen bir kervan gorurler. Esek deveye 'Ozlemisim o gunleri, anirasim geldi' der. Deve de 'aman sesini kes esek kardes, yoksa kervanci bizi yeniden tutsak eder' der.
Esegin esekligi tutar ve anirir. Kervanci da bunlari yakalayip kervanina baglar. Sirtlarina da yuk vurur. Agir yuk esegi hasta eder. Kervanci da esegi ve yukunu devenin sirtina vurup yola devam eder. Derken bir kopruye gelirler. Bu sefer deve 'oynayasim geldi' der. Ama esek 'yapma deve kardes, sonra ben nehire duserim' der. Ama deve oynar ve esek ucurumdan asagi duser.
Talat Pasa yanindaki Ermenilere doner ve 'siz simdi aniriyorsunuz, ama biz oynamaya baslarsak gorursunuz' der.
Saygıyla,
Konusmasini Talat Pasaya ithaf etti ve sunlari soyledi:
Isvicrenin tutumu Turkiyeninkine bagli.
AB nin stratejisi var. Milli devletimizi kaldiriyor.
Bizim stratejimiz AB(D) onunde diz cokmek olmamali...
(AKP hukumeti) ozgurlugumuzu teslim ediyor.
Ermeniler Hristiyan milletleri kandirmiyor, emperyalist devletler Ermenileri alet ediyor.
Avrupa Ermenileri Turklerin onune tikac yapmiyor, onlari Turkiyenin parcalanmasi icin kullaniyor.
Vurun Cumhuriyete. Ordunuzu kapinin onunde birakarak girersiniz diyorlar.
Isvicre icin sunlari soyledi. Parlamentolarinda Turklerin halk katliami yaptigi karari almislar. Dogu Perincek malum cikislarini yapti, ifadesi
istenince de Lozan'a gitti 200 kisi ile. Gazi Universitesi Rektoru Kadri
Yamac ta gidenler arasindaymis. Esimle ben de listeye adimizi
yazdirmistik, fakat ayni gunlerde oglumuzun yanina gitmemiz gerektigi icin
gidemedik. On kadar AKP ve CHP milletvekilleri de isimlerini
yazdirmislar, hatta bazilari paralarini da odemisler. Sonra parti
baskanlarinin sozu uzerine gitmemisler. Neyse..
Bu cesur cikisin sonunda
1) Iki hafta icinde Isvicre Senatosu bu konuda tartismayi ebediyen kaldirdigini soyledi.
2) En buyuk parti baskani bu karar bizim basimiza bela oluyor, bunu degistirelim dedi.
Simdi takibedilmesi lazim. Recep Tayyip Erdogan ve Deniz Baykal bildiri versinler ki Isvicre Parlamentosu kararini kaldirsin. Dogru strateji,
dogru politika, ve dogru plan uyguladigimiz icin basardik Isvicrede dedi.
Isvicrede konusmasindan once polisten mektup almis 'Ermeni meselesi
hakkinda bir sey soylemesin' diye. Bana Turk polisi hic bir zaman sunu
soyleme demedi' diyor. Gerekeni soyledik, aniden haydi bir de Zurich'e
gidelim dedik diyor. Zurich'te konferans salonuna girmisler ki Dogu Beyin
oturacagi koltugun yanina Isvicre Polis Sefi oturmus. Gitmis yanina siz
kimsiniz diye sormus, polis oldugunu soyleyince git en arka siraya otur
demis. O da kalkti terketti salonu dedi.
1) AB ye girmek strateji olamaz. Stratejimiz milli devlet politikasi olmali.
2) Gercege dayanacagiz. Turkiye versus Ermeni meselesi degil. Emperyalizm versus Sark meselesi. Ermeniler bir tetikci.
Bugun de oyle. Kurtulus Mucadelemiz Canakkale'de basladi 30 Agustos'ta bitti. Ne icin 1914- 1923 arasi sucluyorlar bizi? Milli micadelemizi
yikmak istedikleri icin.
Biraz da kendini bilmezlerden bahsetti. Halil Berktay Turkler Anadolu'yu
zaptetti, Oral Calislar ise TC soykirimlar sureciyle kurulmustur diye
yaziyor dedi. Turk Devleti ise 'Ben vatanimi savundum, tekrar yaparim'
demelidir.
ABnin sartlari arasinda sunlar var; barisci yoldan adalet komisyonuyla
sinirlar tayin edilir. Sehit kaniyla cizilmis sinirlar degismez. Nicin
Hindistan veya Cin parlamentosu bu tur kararlar almiyor? Sadece AB(D) yi
mi uzuyor 100 sene evvelki olaylar? Avrupada irkcilik kabardi. Turklere
karsi irkcilik yapiyorlar. Almanyada ilkokullarda her sinifta bir Turk
cocuk var. Onlara soykirimci yaftasi takarak asagilik duygusu
asilayacaklar. Kendileri cocuk yapamiyor, bizimkileri de bu sekilde
kendilerine bagimli tutuyor. Paris yaniyor, Berlin'de yanar eger boyle
devam ederlerse...
AB ye yalvararak degil, tavir onemli. Dik duracagiz, cigneyecegiz.
Tarihcilere havale edilecek bir durumumuz yok. Kurtulus Savasini biz
yaptik.
Bu ise bas etmek icin urettigi projeler var. Bir daha Lozana gidecegimiz
zaman 1000 kisi olmaliyiz. Avrupada 4 milyon Turku ayaga kaldiracagiz.
Amerikada 1 milyon.
Anzaklari ezdigimiz gibi icimizdeki dusmanlari da ezeriz. Mazlum
edebiyati yapan Ermenilere catti; Kurtulus Savasi yapanlar oldurulmekle
degil oldurmekle ovunurler.
Turkiye AB kapisinda baglanmamali. Kardesleri Suriye ve Irana saldirmaya
suruklenmemeli.
Mustafa Kemal Nutuk'unun 6 gun 36 saatte yazmis. Bitirdikten sonra
etrafindakilere 'Tarih olmus devrim olaylaridir' Insaf ve dilenmekle
devlet yonetilmez' demis. Anayasamizda nicin su tanimlamalar yok? Milli
devlet, cagdas devlet, uniter devlet, demokratik devlet, laik devlet,
sosyal devlet, 7. sini hatirlamiyorum. AB Ataturkculugun ve milli
devletin sonudur. Bize saygili birlikler basimizin ustune, digerleri
batsin yere'.
"PAPA'YI ÜLKEMİZE İSTEMİYORUZ".
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Papa'yı Fener Rum Kilisesi başpapazı I.Bartholomeos"un ricası ile 28 Kasım 2006 günü Ankara'da resmi törenle karşılayacak! Ne yazık ki bu davet, bugüne kadar Laik Cumhuriyetten yana ve Atatürkçü yaklaşımları ile takdir toplayan sayın Cumhurbaşkanı A.Necdet Sezer'e, emperyalist cephenin oyuncularından olan Fener Rum Kilisesinin ricası ile yaptırılmıştır.
Papa'nın Türkiye ziyaretinin, 2004 yılının Haziran ayında Vatikan'da planlandığı ve 30 Kasım 2004 yılında Latin istilası (1204) sırasında kaçırılan iki azize (John Chrysostom ve Gregory Nazianzen) ait reliklerin (kemik) İstanbul'a gelmesi ile kesinlik kazandığı ortaya çıkmıştır…
Vatikan bir din devletidir.Papa'lık dinsel bir oteritedir. Papa'nın Türkiye'de muhatabı yoktur. Türkiye Cumhuriyeti ile bir din devletinin konuşabileceği ve paylaşabileceği hiçbir mesele olamaz. Cumhurbaşkanımızın, ortaçağ zihniyeti ile dünyaya nifak tohumları ekmeğe çalışan katolik bir din adamını muhatap alması Türk devleti adına yakışmamıştır….
Buyrun buradan yakin…..
Papa ziyareti de AP'nin raporuna eklendi
Parlamento'da yarinki Türkiye raporu görüsmesi ' Pontus ve Süryani soykirimi' tartismalariyla geçecek.
Avrupa Parlamentosu'nun yarin Genel Kurul'da görüsecegi Türkiye raporuna, Papa 16. Benedict'in Türkiye ziyareti de bir paragraf eklendi. AP'nin Hiristiyan Demokrat Parti Hollanda milletvekili Camiel Eurlings'in yazdigi, sözde Ermeni soykiriminin AB üyeligi için "ön kosul" olmasini ve Pontus ile Süryani soykirimlarini da Türkiye'nin tanimasini talep eden rapor yarin görüsülecek ve çarsamba günü oylanacak. Hiristiyan Demokratlar rapora, Papa'ya Müslümanlarin tepkilerini kinayan paragrafin eklenmesini istedi. Eurlings bunun yerine, kasimdaki ziyarete atifta bulunmaya hazirlaniyor. Eurlings, "Ziyaretin, Hiristiyan ve Müslümanlar arasinda din ve kültürlerarasi diyalogun güçlenmesine katkida bulunmasini umariz" ifadesini eklemesi bekleniyor. AP Disiliskiler Komisyonu'nda kabul edilen rapora, Strasburg'daki kurul öncesi 79 degisiklik önergesi verildi. Hiristiyan Demokratlar raporun oldugu haliyle geçmesini istiyor.
PATRİKHANE AV. KEZBAN HATEMİ,
DOĞRU SÖYLEMİYOR!!!
Kezban HATEMİ, çıkmaya hazırlana vakıf yasasına istinaden, azınlık ve cemaat haklarının Fener Rum Kilisesinin avukatı olmasından dolayı dün CNN TÜRK'de konuştu. HATEMİ Konuşmasının sonlarına doğru “Fatih döneminden kalan Heybeliada Ruhban Okulu kapatılarak” bugün için açılmadığından söz etti!... Bu doğru değildir. Doğrusu, Heybeliada Ruhban Okulu, “ Patrik IV. Yermanos'un girişimleriyle Heybeliada'da Umut Tepesi'nde bulunan Aziz Triada Manastırının 1821 yılında başlayan onarım çalışması sonrası, 1844 yılında” açılmıştır. Heybeliada Ruhban Okulu kapalı değildir. Statüsünü yüksekokul seviyesine getirmek istediklerinden dolayı kendileri kapatmıştır. Özetle, Patrikhane özel yasalar ile faaliyet göstermek istiyor. Buna da, Lozan ve Laik Türkiye Cumhuriyetin yasaları engel olmaktadır. Bu nedenle de Lozan ve T.C. Anayasasını değiştirmek istiyorlar. Kim için? - Patrikhane için.
Diğer taraftan, tabii ki herkesin savunma hakkı var. Bu nedenle Fener Rum Kilisesinin de avukatı olacak. Fakat, bu kurumu mahkemede savunmak ayrı, kamuya açık yerlerde savunmak ayrı. İkisi bir birine karıştırılınca ortaya doğru olmayan ifadeler çıkıyor… Bir kere hukuk alanın dışına çıkıldığına, adı geçen kiliseye ilişkin YALAN söylemeden savunma yapmak veya lehine söz etmenin olanağı yoktur. Çünkü adı geçen kilise siyaseten ve YALAN üzerine kurulmuştur… Onun için bu kurumun savunmasını yaparken doğruları söylemeyen sayın HATEMİLERİ daha öncede uyardığımız gibi dikkatli konuşma yapmaya davet ediyoruz... Türkiye Cumhuriyetini ve onun var eden bazı yasaları eleştirirken haksızlık yapıyorsunuz… Türk Milleti, Azınlık-etnik-cemaat ve ne derseniz deyin. Bunlar Cumhuriyet Türkiye'sinde en özgür dönemlerini yaşıyorlar. Günümüzde, eğer Osmanlı hukuku ve başta da Fatih olsa I.Bartholomeos çoktan asılırdı! En basiti Osmanlı da Hristiyan Müslüman olabilir, fakat tersi bir durumda ölümle cezalandırılırdı … Hristiyanların veya gayrimüslimlerin evleri taştan olup, çok katlı yapılmasına dahi müsaade edilmezdi. Dün Osmanlıyı parçalayanlar, bugün Türkiye Cumhuriyetine Osmanlı elbisesi giydirip yok etmek istiyorlar!!! Onun için, Laik Türkiye Cumhuriyetini, Fener Rum Kilisesinin istekleri için bir din devletine dönüştürmek adına üretilen yalanların yerine varsa, doğru ve başka gerekçeler ortaya koyun…Tarih sizleri yalanlıyor… Günümüz Türkiye'sindeki sıkıntının ana kaynağı, Cumhuriyetin yerine ne olduğu beli olmayan, temeli YALAN kurgular üretilerek beslenmiş, YALAN bir sistem kurma girişiminden kaynaklanıyor…
Bugün, Türkiye kamuoyu bu YALAN ve YALANCILAR tarafından istila edilmiştir.
Saygılarımızla
Muammer KARABULUT
Milli Güç Birliği
Sözcüsü
ATATÜRK'ün Tanımlaması ile Fener Rum Patriği ATATÜRK'ÜN TANIMLAMASIYLA "BİR FESAT ve İHANET ODAĞI" OLAN FENER RUM PATRİKLİĞİ ve ETKİNLİKLERİ 30 Eylül 2006 |
Ortodoksluk ve Fener Rum Patrikliği : |
AŞAĞIDAKİ TÜRKÇE İMLASI GİBİ GÖRDÜKLERİNİZ ATATÜRK'ÜN EL YAZMALARINDAN ALINARAK, ÖZELLİKLE AYNEN YAZILARAK, KORUNMUŞTUR.. ..
Kaynak: Prof.Afet İnan “Medeni Bilgiler ve M.Kemal'in El Yazmalarından” Türk Tarih Kurumu Basımevi 1998
Sayfa: 351 (Millet üzerine )
MİLLET:
Türkiye Cumhuriyetini kuran, Türkiye Halkına,”Türk Milleti” denir.
Millet Sözünden ne anlaşılır?Ne anlaşılmak lazımdır? Bunu anlatayım: sözlerimin kolay anlaşılması için, yine Türk Milletine bakacağım.Çünkü, dünya yüzünde ondan daha büyük,ondan daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlar tarihinde görülmemiştir.
Bugünkü Türk Milletine bir resim tablosuna bakar gibi bakalım ve o şimdiye kadar edindiğimiz bilgilerin yardımıyla düşünelim! Bu tabloda neler görüyorsak, bir tablo bize neler hatırlatıyorsa, onları, birer, birer söyleyelim
Sayfa 352
1.) Türk Milleti, Halk idaresi olan Cumhuriyetle idare olunur bir Devlettir.
2.) Türk Devleti Laiktir. Her reşit dinini intihapta( seçmekte) serbesttir.
3.) Türk Milletinin Dili, Türkçe'dir. Türk dili dünyada en güzel , en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Birde, Türk Dili, Türk Milleti için mukaddes bir hazinedir. Çünkü Türk Milleti geçirdiği nihayetsiz badireler içinde, ahlakının, ananelerinin, hatıralarının, menfaatlarının, elhasıl bugün, kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk Dili, Türk Milletinin kalbidir, zihnidir.
Sayfa 364
DİN ÜZERİNE
Türk Birliğinin de, bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır. Fakat biz, gözümüz önündeki Türk Milleti tablosunda bunun aksini görmekteyiz.
Türkler, Arapların dinini kabul etmeden evvelde böyük bir Millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din ne Arapların, ne ayni dinde bulunan acemlerin ve ne de mısırlıların ve sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis Türk Milletinin milli rabıtalarını ( birbirine bağlayan bağ TDK ) gevşetti; milli hislerini , milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü, Muhammed'in kurduğu dinin gayesi, bütün
Sayfa 365
Milliyetlerin fevkinde ( fevk üst, üstünde TDK ), şamil ( içine alan, kaplayan, kapsayan TDK.) bir Arap milliyeti siyasetine müncer ( bir yana doğru çekilip sürüklenen ) oluyordu. Bu Arap fikri, Ümmet kelimesi ile ifade olundu. Muhammed'in dinini kabul edenler, kendilerini unutmağa, hayatlarını Allah kelimesinin, her yerde yükseltilmesine hasr ( 1..2. sıfat Örmeden yapılmış olan ) etmeğe mecburdurlar. Bununla beraber, Allah'a kendi milli lisanında değil, Allah'ın Arap kavmine gönderdiği Arapça Kitap'la ibadet ve münacat ( yakarış TDK ) bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe, Allahın ne dediğini bilmeyecekti. Bu vaziyet karşısında Türk Milleti, bir çok asırlar, ne yaptığını, ne yapacağını bilmeksizin adeta, bir Kelimesinin,
Sayfa 366
Manasını bilmediği halde Kuran'ı ezberlemekten beyni sulanmış, hafızlara döndüler. Başlarına geçebilmiş olan haris serdarlar ( Osm.başkomutan TDK ), Türk Milletince, karışık cahil hocalar agziyle ateş ve azap ile müdhiş bir muamma halinde kalan, dini hırs ve siyasetlerine alet ittihaz ( Osm.1.sayma, tutma 2.Alma TDK ) ettiler. Bir taraftan Arapları zorla emileri altına aldılar, bir taraftan Avrupa da, Allah kelimesinin ilası( den; dan;) parulası(parolası ) altında, Hıristiyan milletlerinin idareleri altında geçirdiler, fakat onların dinlerine ve milliyetlerine ilişmeyi düşünmediler. Ne onları Ümmet yaptılar, ne onlarla birleşerek bir kuvvetli millet yaptılar. Mısır'da belirsiz bir adamı, “Halifedir” deye yok ettiler, hirkasıdır ( hırkaTDK ) deye bir palaspareyi ( yırtık giyisi ) , hilafet alameti ve imtiyazı olarak, altın sandıkalara koydular, Halife oldular. Gâh Şark'a ( Doğu ) , gâh Garba ( Batı TDK ) veya her tarafa birden saldıra, saldıra Türk Milletini Allah için, Peyagamber için topraklarını, menfaatlerıni, benliğini unutturacak, Allah'a mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. Milli duyguyu boğan, fani Dünyaya kıymet verdirmeyen, sefaletler, zaruretler, felaketler his olmamaya başlayınca, asil hakiki seadete, öldükten sonra kavuşacağını vat(vaad) ve temin eden dini akide
Sayfa 368
Ve dini his, Millet uyandığı zaman onun şu acı hakikatı görmesine mani olamadı. Bu feci manzara karşısında kalanlara, kendilerinden evvel ölenlerin, ahirette ki seadetlerini düşünerek veya bir an evvel ölüm niyaz ederek, ahiret hayatına kavuşmak telkin eden din hissi; Dünya'nın acısı duyulur tokatiyle, derhal Türk Milleti'nin vicdanindaki çadırını yıktı, davetlileri Türk Düşmanları olan Arap çöllerine gitti. Türk vicdani umumisi, derhal, yüzlerce asırlık kudret ve küşayüşiyla ( Osm. Açıklık, ferhalık TDK ), büyük heyecanlarla çarpıyordu.
Ne oldu?
Türk'ün milli hissi, artık ocağında ateşlenmişti. Artık Türk, cenneti değil, şevki hakiki Türk cedlerinin mukaddes miraslarının
Sayfa 369
Son Türk ellerinin, müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu.
İşte, dinin, din hissinin Türk milliyetinde bıraktığı hatıra.
10. Türk Milleti, milli hissi; dini hisle değil, fakat insani hisle yan yana düşünmekten zevk alır, insani hissin şerefli yerini daima muhafaza etmekle muktedirdir. Çünkü, Türk Milleti bilir ki, bugün medeniyetin şahrahında ( 1.kır, 2. çöl TDK ) müstekil ( müstakil =kullanış bakımından bağımsız, 2. kullanış bakımından kişilere özel ayırılmış TDK . ) ve fakat kendilerine muvazi ( paralel TDK. ) yürüdüğü umum medeni milletlerle
Sayfa 370
mütekabil ( karşılıklı TDK ) insani ve medeni münasebet, elbette inkişafımızda ( 1. gelişme, gelişim 2. Mat. açınım TDK) devam için lazımdır ve yine malumdur ki, Türk Milleti, her medeni millet gibi, mazinin bütün devirlerinde keşifleriyle, ihtiralariyle ( yeni bir şey bulma, üretme TDK . ) medeniyet alemine hizmet etmiş insanların, milletlerin kıymetini takdir ve hatıralarının hörmetle muhafaza eder. Türk Milleti insaniyet aleminin samimi bir ailesidir.
Sayfa 371
Bütün bu hülasa söyledklerimizi kısa bir çerçeve içine sokmak istersek, şöyle deye biliriz; Türk Milleti'nin teessüsünde ( 1. yerleşme, ortaya çıkma, 2. yerleşme, temelleşme,kökleş me TDK ) müessir ( 1.dokunaklı, 2. etkili, sonuçlu, 3. isim,kimyab etken TDK.) olduğu görülen tarihi ve tarihi vakialar şunlardır:
A. Siyasi varlıkta birlik
B. Dil Birliği
C. Yurt Birliği
D. Irk ve menşe birliği
E. Tarihi Karabet ( 1. yakınlık, 2. hısımlık TDK. )
F. Ahlaki Karabet
Türk Miletinin teşekkülünde mevcut olan bu şartlar, diğer milletlerde kâmilen ( büsbütün, toptan, hepbirden TDK ) yok gibidir. Daha umumi bir tarif yapabilmek için, deyelim ki bir cemiyete
Sayfa 372
Millet diyebilmek için, bu şartlar aynı zamanda kâmilen veya kısmen, bir arada bulunmak lazımdır.
Bütün milletler tamamen, aynı şartlar altında teşekkül etmemiş olduklarına göre, Türk Milletinde yaptığımız gibi, diğer her millet ayrı olarak mütalaa edilmedikçe, milliyet fikrini, umumi ve fenni olarak tarif etmek güçtür. Çünkü, tespit ettiğimiz şartlar, insanların millet halinde teşekkülüne umumiyetle yardım etmemişlerdir.
Fakat, bir tarzı teşekkülden başka, adeta bu şartların tesirini, kale aldırmayan Millet teşekkülleri de vardır.
Sayfa 373
Mesela; İngilizler ile Şimali Amerikalılar aynı lisanı konuştukları halde ayrı,ayrı milletlerdir. Sonra, İsviçre de lisanları menşe'leri başka,başka üç unsur vardır, Alaman, Fransız, İtalyan. Bunlar İsviçreli namı altında bir millet itibar edilmektedirler.
Cemahir ( cumhur'un coğulu, Osmanlıca Türkçe Sözlük, Arif Hikmet Par ) müttehidede ( müttehit= 1. birlik durumuna gelmiş, birleşik, birlik olmuş TDK ) beyaz ırkla, kırmızı derili insanlar dirsek dirseğe yaşayan Amerikalılardı r.
Bugün büyük asri milletler olan Fransızların, İngilizlerin muhtelif ırkların tesahübü ( 1.arkadaş olma, arkadaşlık etme, 2. sahip çıkma koruma , Osmanlıca Türkçe Sözlük, Arif Hikmet Par ) neticesi olduğu malumdur.
| Çin'den Türkiye'ye Ahlaksız Tehdit |
Türklerin tarihi düşmanı olan Çinliler, şimdilerde her ne kadar Türklere yakın gözükseler de hep içlerindeki kini ve nefreti gizlemişlerdir. Bunun en basit örneği, 1 hafta kadar önce çıkan bir haber. ABD'nin önde gelen muhafazakâr düşünce kuruluşlarından The Heritage Foundation tarafından yayınlanan, Çin'in Ortadoğu çıkarlarına ilişkin bir değerlendirmede ilgin, ilginç olduğu kadarda düşündürücü iddialar yer alıyor. Haber'de Çin'in Kuzey Irak petrolleri ile yakından ilgilendiği ve Türkiye'ye Müslüman Uygur Türklerine destek vermemesini aksi takdirde Kürtleri destekleyecekleri tehdidinde bulunuyor. İşte kalleş Çinlilerden bir ahlaksız tehdit daha. *** Kuzey Irak petrolleri ile ilgilenmesi hususu Çok yerinde bir tespit. Çünkü bu doymak bilmeyen yayılmacı ve işgalci Çinliler nerede bir enerji kaynağı var hemen oraya üşüşüyorlar. İstiklal Gazetemizin geçen sayısında Çin'in Azerbaycan'daki eski petrol kuyularına bile göz diktiklerini ve girişimlerde bulunduklarını yazmıştık. Kuzey Irak'la ilgilenen Çin'in PKK'yı desteklemediğ ini kimse iddia edemez. Irak'ta ki istikrarsız ortamdan faydalanarak Kürtlerin denetiminde olan Kuzey Irak'a gelen Çinliler buradaki petrole göz dikecek ama Kürtlere destek vermeyecek. Türkiye Mesut Yılmaz Başbakanlığı döneminde Çin tarafından yapılan bir blöfe kurban gitti ve Füze teknlojisi vaadinde bulunan Çin'e şirin gözükmek için Mesut Yılmaz tarafından utanç genelgesi yayınlandı. Yayınlanan genelgeyle Doğu Türkistanlı Türklerin kendi bayrakları olan Gökbayrak'ın toplantılarda asılması yasaklandı. Bakan ve milletvekillerinin Doğu Türkistanlıları n toplantılarına katılmaları da engellendi. Bu tarih 1998'dir. *** Bunun yanında yukarda da belirttiğim gibi Çinliler PKK'ya zaten destek veriyorlar. Çin'de ki bir çok basın yayın organı resmen Türkiye'de ki bölücülüğe destek veren yazılar, makaleler ve kitaplar yayınlıyor. Medyanın yazdığı Çin hükümetinin yazması anlamına geliyor. Çünkü Çin'de hükümetin istemediği hiçbir şey medyada yayınlanamaz da ondan. Wang Zhijuan adında bir Çinli yazar "Kürt Milletinin Dramı Ne Zaman Bitecektir?" konulu bir yazı yazmıştır. "Minzu Yicong" (Etniklerle ilgili Tercüme Eserler Dergisi) adlı dergide "Kürtlerin Acı Durumu" (1984) Çinliler Kıbrıs konusunda da taraflarını Rumlardan yana belli etmişlerdir. Dönemin Çin Devlet Başkanı katil Jiang Zemin'e Kıbrıs konusunda görüş soran gazeteciler şu cevabı almışlardı "Birleşmiş Milletler kararlarına göre hareket edilmelidir. Tek Kıbrıs'tan yanayız... BM Güvenlik konseyinin Kıbrıs sorunu ile ilgili kararının mutlaka uygulanmasından yanayız." *** 15–17 Ocak 1991'de Çin devlet başkan yardımcısı ve Çin Merkezi Askeri Komite Başkan Yardımcısı Hujintao Güney Kıbrıs Rum kesimini ziyaret ederek "Sizin yanınızdayız" mesajı vermiştir. Geçen ay Rum kesimi ile Çin hükümeti arasında bir dizi anlaşma da yapıldı. Bu saydıklarım sonrasında Çin'in aldatma ve kandırma politikalarına Türk Yetkililerin alet olmaması gerekir. Varyag uçak gemisi konusunda söyledikleri her yıl 1 milyon Çinli turist yalanı olsun. Füze teknolojisi konusu olsun. Çin malları konusu olsun Çinliler Türklere karşı samimi değildir ve hiçbir zaman olmayacaktır. *** Son olarak atamız Bilge Kağan'ın binlerce yıl önce Türklerin Çinlilere karşı dikkatli olmaları gerektiği konusundaki sözlerini bir kez daha okuyalım ve ders alalım: "Çinlilerin altınına, gümüşüne, ipeğine, tatlı sözüne, değerli hediyesine kapılmadım. Bunlara kapılan ne kadar Türk'ün can verdiğini, Çin boyunduruğuna düştüğünü unutmadım. Tanrı yardım etti, Türk Hakanı oldum. Dağılmış ulusumu bir araya topladım. Fakir ulusumu zengin ettim. Azalmış ulusumu çoğalttım. Atalarım Bumin Kağan'a, İstemi Kağan'a layik bir oğul olmaya çalıştım. |
Erkinbeğ UYGURTÜRK'ün yazısı
Atatürk'ün Kutsal Topraklar'la İlgili Meclis Konuşması
Bazı çevrelerin Atatürk'le ilgili iddialarına son verecek olan bu belge, İçişleri Bakanlığı Matbuat Umum Müdürlüğü antetini ve 20 Ağustos 1937 tarihini taşıyor. Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Cumhurbaşkanlığı'na hitaben yazdığı ön sunuş yazısında “Bombay Chronicle gazetesinin 27.8.1937 tarihli nushasında ‘Filistin'e el sürülemez, Kemal Paşa Avrupa'ya ihtar ediyor' başlığı altında bir yazı intişar etmiştir. Bu yazının Türkçe örneği ilişik olarak sunulmuştur. Bu vesile ile saygılarımı tekrarlarım” diyor. Belgeden anlaşıldığına göre Mustafa Kemal Atatürk'ün, Meclis'te yaptığı bu konuşmayı, önce, Ankara'da Türkçe yayınlanan Hakimiyeti Milliye gazetesi yayınlamış. Hindistan'da yayınlanan Bombay Chronicle gazetesi de bu açıklamayı Hakimiyeti Milliye gazetesinden almış. Aslı Ankara'da Milli Arşiv'de 030 10 266 793 25 numaları dosyada saklı tutulan belgeye göre, Mustafa Kemal Atatürk'ün Kutsal Topraklar'la ilgili olarak Meclis'te yaptığı bu konuşmanın tam metni şöyledir:
“Arapların Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip bu sözde istiklal kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayanı teessüftür. Arapların arasında mevcud olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet'in mukaddes yerlerinin Musevilerin ve Hristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki; buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmiyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyete lakayt olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen Peygamber'in son arzusunu yani, mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selahaddin'in idaresi altında, uğrunda Hristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hakimiyet ve nüfuzunun tahtında (altında) bulunmasına müsaade etmiyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah'ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur.”
Kaynak : Dünya Gündemi Gazetesi
Gürol Biber, 18.10.2006
Biliyorsan Konuş, İrfân Alalım , Bilmiyorsan Sus, Adam Sanalım
Durmuş Hocaoğlu
Sultan Vahdettin üzerine başlatılan tartışmalar bizi yine, bugüne kadar konuşa konuşa içinden çıkamadığımız birçok dert küpü ile karşı karşıya getiriyor; tarih, siyâset, tefekkür nâmusu, siyâsî ahlâk vb. gibi. Bunların herbirisi tek başına birer heyûlâ; ancak, herşeyi maymun iştihâsı ile ele alan medyamız bu konudan da çabucak doymuş ve sıkılmışa benziyor. Esâsen fikir hayâtımızın bu tarafı, bizzat kendisi olarak, başlı başına bir problem teşkîl ediyor. Diplomanın git-gide yaygınlaşmasına mukabil okumanın, ama bilhassa ciddiyet taşıyan okumanın, hiç de aynı nisbette yükselme trendi gösterememesi, bu ülkede, asıl bilgi kaynağı olarak dergi - ama hakikî dergi, magazin değil - ve kitabın yerine "Medya"nın, yâni, gazete ve televizyonun ikame edilmesine sebep olmuştur. Medya dediğimiz şeyin ise çapı-çeperi belli: Gerek yazarları ve gerekse de okuyucu kalitesi ve performansı ile dökülüyor. Uzun soluklu ve derinlikli tartışmalara girilememesinin en mühim sebebi, bence, bu: Çapsızlık. Çoğunluğu, aydınlatacağı kaarîlerinden daha aydın(lık) olmayan "köşe ulemâsı"nın çala kalem döşendiği, her cümlesi bir paragraf olan, okunma ömrü birkaç dakika, son kullanma tarihi en fazla birkaç yirmi dört saat ile sınırlı, kıraat ameliyesi hitâma erince okuyucusunda bir bilgi seviyesi artışı sağlamayan, yârınlara birşeycikler bırakmayan yazılarla ve ancak bunlara îtibar eden okuyucu kitlesi ile daha zengin, daha bereketli bir müzâkere ortamı elbette yaratılamaz: Sıkıldık; başka bahis aç, yine bir müddet sonra aynı yere dön; tıpkı dolap beygiri gibi! Bu yüzdendir ki, daha evvelini bir yana bırakıyorum, gençlik yıllarımdan altmışıma yaklaştığım bugüne kadar hemen hemen aynı mevzûlarin aynı sığlık, aynı sıradanlık çerçevesinde ele alınmasından, aynı seviyesizlik seviyesinin aşılamamış olmasından duyduğum üzüntü ve öfkeyi ifâde edecek kelime bulmakta zorlanıyorum.
İşte bu noktada Süleyman Demirel''in "bu meselenin tartışılmasının memleketin yararına olup - olmadığını" sorgulamasının, ciddî bir değer taşır hâle geldiğini de düşünmüyor değilim; fikri "bizâtihî fikir" olarak değerli bulduğumdan değil, şundan: Evvelen, müşârünileyh gerçekten öyle düşündü mü bilmiyorum ama, bir ihtimâl, mâdem adam gibi birşeyler söylemeyip kırk yıllık türküleri bozuk plak gibi tekrarlamaya devam edeceksiniz - çünkü cirminiz, cüsseniz belli -, ne diye lüzumsuz "lâf salataları" ile boğuşmayı, zihinleri daha fazla iğtişaş ve teşevvüşe sevk etmeyi sürdürürsünüz demek istemiş olabilir ki elbette haklıdır - eğer cidden böyle düşünerek söylediyse. Hani nasıl derler: "Biliyorsan konuş, irfân alalım / Bilmiyorsan sus, adam sanalım". Sâniyen, O, bir siyâsetçi, bir filozof değil ve unutulmamalıdır ki, siyâsetçi için "doğru olan", illâ ki ve öncelikle, "faydalı olan"dır; öteki, yâni "doğru"nun diğer şekli filozof içindir: "Mahz hakîkat".
Murat Belge de, tam da bu sebepten, köşesinde Demirel''i bombardmana tâbî tutuyor; sâdece bir kısmına bakalım ["Yararlı Gerçek"., Radikal, 22.07.2005]:
''Gerçeklik'' vardır ve tarih boyunca ''insan'' dediğimiz varlığın en önemli uğraşı, ''gerçeklik''in ne olduğunu kavramaya çalışmak olmuştur. Onu hiçbir zaman bütünüyle kavrayamayacağımızı, olsa olsa ona yaklaşabileceğimizi artık biliyoruz - tam kavrayamayacağımızı kavramak da insanın bir başarısı.
Bunu yapabilmenin aracı da, canlı varlıklar arasında yalnız ''insan''ın bir yetisi olan ''düşünme'' yeteneği. Bu sıradan gerçeklikleri tekrarlamak gereğini duyuyorum, çünkü bunlar söylendiğinde ''Bunu bilmeyecek ne var'' diyenler sonra da böyle şeyler hiç yokmuş gibi davranabiliyor. ''Gerçeklik'', şuna buna yaradığı için değil, kendisi olduğu için önemlidir.
Gerçeklik herhangi bir şeye yarayamaz, herhangi bir şeyin yararlılığı, ona ilişkin olarak tartışılabilir.
Yerçekimi kuralları ya da suyun bileşimi gibi madde dünyasına ilişkin ''gerçeklikler'' veya Vahdeddin''e ''vatan haini'' denmesinin doğru olup olmadığı gibi insan hayatına, değerlerine ilişkin ''gerçeklikler'', aradaki bütün farklara rağmen, sonunda ''gerçeklik'' kategorisine girerler; dolayısıyla, incelenmeleri, tartışılmaları gerekir.
Gerçekliğin ''kullanım değeri'' gibi bir kategori, hiçbir yerde Türkiye''de olduğu gibi, uzun süreli ve yaygın bir hegemonya kurmamıştır."
Belge, Türk''e sövmediği zaman fenâ yazılar yazmaz; bu da onlardan biri ve "kendi içinde" tutarlı sayılır; vâkıa hepsi bilinen şeyler, ama, yine de fenâ değil; lâkin doğruluğu ve tutarlılığı "kendi içinde" ve unuttuğu birçok şey var ki, birisi, muhterem zâtının ve ekibinin bütün güçleriyle asıldıkları ve en iddalı oldukları "Ermeni Mes''elesi"nde ortaya koydukları şey, "Türkiye devletinin resmî tezini savunanları bilerek dâvet etmedik" diye koftiden bilim adamı ve aydın dürüstlüğü - çünkü bu taîfe içün işbu dürüstlük, içinde Türk''ün adının, velev ki îmâ yoluyla da olsa, müsbet olarak geçtiği her şeye reddiye ve muhâlefet geliştirmektir; Türk olmasın da kim olursa olsun - pozları takındıkları malûm ve mâhut "akademik" (!) toplantıda, "Ermeni devletinin resmî tezi"nin avukatlığını yapmaktan başka bir fiil icrâ edememiş olmaktan ibârettir. İmdi böyle bir zihniyet Vahdettin mes''elesini ele alacağına, bırakınız hiç almasın daha iyi ve daha doğru - her iki mânâda da "doğru" - olacaktır; çünkü mutlaka bir yerde bir hıtın çıkmayacağından emîn olamayacağımız gibi, her ne kadar ünvânı profesör olsa da - Hegel''in "professoral olmayan profesörler vardır" dediğini hâtırlayınız -, mes''elenin asıl kalbi olan Türk arşivlerini okuma konusunda düpedüz "ümmî" - evet aynen öyle: "ümmî" - olan kişilerle nasıl ki Ermeni Mes''elesi halledilemez ve hattâ müzâkere dahi edilemez ise, bu gibi hususlarda da bu kabîl işlere girenlerden hayır beklenmesi pek fazla iyimserlik olur; bana kalırsa.
Burası mes''elenin bir yanı; diğerine gelince; orası da siyâssî doğru ile felsefî/ilmî doğrunun çatıştığı alan... O da cumaya...
Durmuş Hocaoğlu
Bülent Ecevit''in, Sultan Vahîdüddîn''in - yaygın telâffuzu ile "Vahdettin"- hâin olmadığını söylemesi, yeni bir tartışmaya yol açtı. Konu, bizzat kendisi olarak, bermûtad, Türk intelijansiyasının mahdut sayıdaki gündem maddelerinden birisi, hiçbir orijinalliği ve yeniliği yok.
Ancak, yine de her şeye rağmen, tefekkür hayâtı sâdece yeni suâllerle dolu yeni dosyalar açmakla değil, aynı zamanda, eski dosyaları raflardan indirerek eski suâllere yeni cevaplar aramakla da zenginleşeceği gibi, esâsen hiçbir hususta ''son ve değişmez hüküm'' verme iddiasında bulunmak da tefekkürle bağdaşmaz olduğundan ve ayrıca, Karl Popper''in vaz'' etmiş olduğu Yanlışlama Kuralı''nın esaslarından olan, "bilim, doğrulama ile değil, yanlışlama ile, yâni kendi yanlışlarını ayıklamakla ilerler" prensibinin - Tarih''in bir bilim olup-olmadığını irdelemeye kalkışmadan şimdilik ve ihtiyat kaydıyla "bilim" olduğunu kabûl ederek - bu mevzûun da, tarihimiz üzerindeki birçok yanlışlığın ayıklanmasına vesîle olacak şekilde kemâl-i ciddiyetle ele alınması da çok hayırlı olabilir; ne var ki hiç de öyle görünmüyor diyebiliriz. Hiç de öyle görünmüyor; zîra, suâl ne kadar eski ise tartışma usûlü, uslûbu ve âdâbı da bir o kadar eski. Nitekm Ecevit''in partisinden - DSP''nin hâlâ "Ecevit''in partisi" olduğunun pratikte münâkaşa edilemezliğini farzederek söylüyorum - söz konusu bu açıklamasına tahammül edemeyen iki zâtın istifâ etmesi yerinde bir misâl olsa gerek; sebep basit - ilmî basitlik mânâsında değil avâmî ve pejoratif mânâsında basit - ve rijid bir zihniyetin aynası: "Vahdettin hâindir; daha doğrusu öyle olmalıdır." Bu sebebin altındaki sebep de bir o kadar basit ve rijid: "Aksi takdirde, Cumhuriyet''in meşrûiyet senedine halel geleceği düşüncesi".
Tam anlamıyla bir patolojik vak''a! Zîra, sığ bir düşünce için Tarih, bir yanıyla bir enstrümandır, bir yanıyla da herkesin bilebileceği basit ve sıradan bir şey, ''işte öyle bir şey''. İmdi, Tarih, bir enstrümandır; kendisi olarak bir değer taşımayan, bir başka şey için kullanılmaya müheyyâ, istenildiği gibi şekil verilebilecek, ne şekilde işe yarayacağına inanılıyorsa o şekilde, arzu edildiği üzere, - bir metâ îmâl edercesine - îmâl edilebilecek olan bir âlet. Cumhuriyet''le birlikte ortadan kalkan "Eski Rejim"in, yâni, (Meşrûtî) Monarşinin - bilhassa son devirlerinin - takdîr edilmesi, ola ki "o takdirde Cumhuriyet''e ne gerek olduğunun" sorgulanmasını tetikleyebileceği endîşesi ile, "millete rağmen milletçi, halka rağmen halkçı cumhuriyetçilik" ideologlarının en büyük korkulu rüyâlarından olmuş ve bu sebeple de her dâim bir yakın tehlike, bir potansiyel tehdit unsuru olarak görülmüştür. Ve kezâ, yine aynı sığ düşünce için Tarih denen şey, zâten herkesin bilebileceği bir şeydir, ama herkesin nasıl bilmesi gerekiyora öyle bileceği, öyle bilmesi gereken bir şey ve o da gayet ''basit''tir. Hâlbuki Tarih hiç de o kadar basit bir mes''ele değil- hiç bir mânâda basit değil - ve esâsen Charles Dickens''in "sâdece siz sıradan biriyseniz her şey size sıradan görünür" [Perili Ev] hükmünü te''yid edercesine, ancak sıradan insanlar bu kadar çetrefilli bir mes''eleyi bu kadar basite ircâ edebilirler. "Bu gün biz elektronlar, drozofila adındaki sinek ve yıldız kümeleri hakkında pek çok şey bildiğimiz halde, tarihi belirliyen real faktörler hakkında şaşılacak kadar pek az şey biliyoruz" diyen Hermann Wein [Tarih, İnsan ve Dil Felsefesi Üzerine Altı Konferans (Beitrage zur Philosophischen Antropologie)., Çev.: İsmail Tunalı., İ.Ü Ed. Fak. Yay., İst., 1959, s.13] yerden göğe kadar haklı: Tarih''i bilmek Kozmos''u bilmekten çok daha müşkilâtlı, çok daha mudill olan bir şey; ama sıradan birisinin indinde böyle ince düşüncelerin bir kıymet''i harbiyyesi yoktur: Biz diyoruz ki doğrusu budur! İşte bu kadar!
İmi, Tarih elbette Fizik gibi bir tecrübe ilmi değil ve elbette O''nun kadar sağlıklı bilinemez; aslında mes''eleye hâriçten bakanlar için en sağlam ve sarsılmaz ilimlerden göründüğü hâlde, belirli bir mesâfeden mükemmel bir kompozisyon resmeden bir tabloya fazla yaklaşınca kompozisyonun dağılıp kaybolması gibi, Fizik de, içine girilince o zâhirî sağlamlığını kaybettiğne göre, Tarih için hiç böyle şeylerin yüksek sesle asla telâffuz edilmemesi iktizâ eder; bu sebeple, ilmî temkin ve ihtiyâtı elden bırakmayarak, "elbette Vahîdüddîn Hân hâin değildi" diyebiliriz; demeliyiz de.
Elbette hayır! Hâin öyle olmaz, şöyle olur: Mâdem ki şahsî emellerini müstevlîlerin emelleriyle tevhîd edecek kadar alçalmış, mâdem ki bütün Türk hânedanlarının en muktedîri, en uzun ömürlüsü, en verimlisi, en başarılısı, bütün Türk tarihi boyunca Türklerin ve Türklüğün zirvesini teşkîl eden, bütün Türk dünyasında ve bütün Türk tarihi boyunca, Türklere Türk olduklarını öğreten tek ve biricik hânedanın, nâmı yedi cihânı tutmuş Osmanoğulları''nın son ve fakat alçak evlâdı idi, o hâlde, efendileri kendisini terkettikten sonra hıyâneti dolayısıyla îdam edileceği endîşesiyle alçakça kaçarken hiç olmazsa - fukara İran''ın son şahı Rızâ''nın ve fukaralıkta dibe vurmuş, açlıktan ölen insanların yurdu Habeşistan''ın son imparatoru Hâile-i Selâsiye''nin, kendi halkından çaldığı servetleri (ikisinin tutarı, hâfızam beni yanıltmıyorsa, takrîben elli milyar Dolar''a bâliğdir) daha iktidarda iken İsviçre bankalarına istif etmeleri gibi - hiç olmazsa Topkapı Sarayı Hazîne Dâiresi''ni soyardı, onu da yapamıyorsa bir tek Kaşıkçı Elması''nı cebine atar götürürdü de gurbet ellerde skandal bir şekilde sürünerek yaşamaz ve ölünce de alacaklarının kapıya dayanması yüzünden cenâzesi orta yerde kalmazdı.
Hâin öyle olmaz; şöyle olur....
... bu densizlikler beni çok sinirlendiriyor, bir yazı kesmeyecek; en iyisi yarına....
Tarih''e ve Hâinlere Dâir: II tıklayınız
ABD Ortadoğu'da Ne Yapmak İstiyor.
ABD ‘nin yapmak istedikleri ile Şeytanın yapmak istedikleri hep aynı. ABD derken o kıtada yaşayan insanların tümünü kasdetmiyoruz. Şu anda iktidarda olanlar ve daha önce iktidar gelmiş olanlar her zaman şeytan ile işbirliği içinde olmuşlardır. Bunların işbirliktelikleri Hz. Süleyman zamanına kadar uzanır. Kimi zaman adları, duvarcı ustası, tapınak şövalyesi, gül ve haç kardeşleri, kuru kafacılar, sion tarikatı, evangelist vesaire şeklinde olmuştur.
Şimdi bunlar Ortadoğu'da ne yapmak istiyorlar. Yapmak istedikleri ana amaç ilelebet İsrail devleti mevcut ve hakim kılmak. Ortadoğu coğrafyasında İsrail ile bağımlı ve aynı şekilde hareket eden devletler yaratmak. Kısaca ülkelerin arasında sözüm ona sınırlar olsada Büyük Ortadoğu Projesi ile İsrail'i Ortadoğu'da egemen devlet kılmak.
Ortadoğu'daki her devleti İsrail'in bir dediğini iki etmemek kaydıyla, tamamen itiatkar kılmak. İstesinler veya istemesinler ABD, bir şekilde kendi istediği yapıda bütün Ortadoğu ülkelerini değişmeksizin şekillendirmek istemektedir. Ohalde ABD Büyük Ortadoğu Projesini Nasıl Gerçekleştirecek?
Gerekirse ABD,
Bunlar ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesini Gerçekleştirme takdikleri. Sonuçta ne olacak 3. bin yılda Ortadoğu ve sonra da Çin'i Hıristiyanlaştırmak için çalışacaklardır. Şimdilerde Diyalog diyerek başlattıkları misyonerlik faliyetleri, sonraları silah zoruna dönüşecektir. Allah Müslüman Torunlarımızın Yardımcısı Olsun.
Derya Sarı
11.Mayıs.2005
Washington Ortadoğu'da Etkin Güç Olarak Sahnede
Kutsal topraklara yüzyıllar boyu ekilen şiddetin önüne geçilemiyor. Barış ümidi ile başlayan her dönem bölgede patlayan bombalarla sert kesintiye uğruyor.Kırmızı hat bu bölgede Dünyanın hiçbir yerinde olmadığı kadar ince olan çizgisinden geçiyor. Şubat ayının başında İsrail ve Filistin arasında 4 yılı aşkındır devam eden şiddetin yerini barışa bırakma olasılığı belirdi. İsrail başbakanı Ariel Şaron ve efsanevi lider Arafat'tan sonra Filistin devlet başkanlığına getirilen Mahmut Abbas bir konferans masasında buluştular. Buluşmaklada yetinmeyip şiddetin önüne geçme taahhüdünde bulundular. İki ülke arasında Mısır'da varılan ateşkes anlaşması Ortadoğuda barış yolunda atılan önemli bir adım oldu ancak bir gün sonra 14 yaşlarında üç genci İsrail askerleri tarafından öldürülmesi bu adıma gölge düşürdü. Bir Ortadoğu zirvesi gerçekleşirken Filistin misillemesi gecikmedi. Hamas İsrail hedeflerine havan topu saldırısında bulundu. Bu gerginlik yaşanırken Şaron'nun geri çekilme planına karşı olan İsraillilerin, Müslümanlar için en kutsal mekanlardan biri olan El-Aksa camiine yürüyeceğini açıklaması bölgedeki tansiyonu bir anda en yüksek seviyeye çıkardı. Filistinliler bu açıklamayı bir tehdit olarak algılarken ağır misillemede bulunacaklarını açıkladılar. Bu yürüyüş özellikle ABD'nin baskısı ile polis tarafından engellendi. Ancak ilerleyen günlerde tekrar gerçekleştirileceği açıklandı. Radikallerin başını çektiği tepkinin sebebi İsrail'in boşaltmaya hazırlandığı topraklar .
İsrail başbakanının çekilme planına göre Yahudi yerleşimciler Gazze Şeridinde 21, Batı Şeria'da 4 yerleşim birimi boşaltıcaklar. Birkaç ay sonra 380 km uzunluktaki Gazze şeridinde bir tek Yahudi aile bile kalmayacak En azından İsrail hükümeti böyle olmasını umuyor. Hükümet Gazze Şeridinden yaklaşık 8000, Batı Şeriadan 650 yahudi yerleşimciyi tahliye etmeyi amaçlıyor. Yerleşimcilere tazminat ödenmeye bile başlandı. Boşaltılan yerlerdeki ev sahiplerine evlerini hemen boşaltmaları durumunda 150 ila 400 bin dolar arasında tazminat ödenmesi öngörülüyor. Son güne kadar evini terk etmeyen yerleşimciye ise %30 eksik tazminat ödenecek .Bu planın İsrail halkının desteğini aldığı belirtilsede Yahudi yerleşimciler direnmeye kararlı.Birçok yerleşimci, 1967 yılında savaşta ele geçen toprakların kendilerinin olduğuna inanıyor. Ayrıca geri çekilme 4.5 yıldır süren Filistin direnişine mükafat olacağını söylüyor. Gazze Şeridinden çekilmeye karşı radikal Yahudilerin eylemleride artarak devam ediyor. Radikaller dikkat çekici eylemler yapıyor. örneğin Telaviv çevresindeki 167 okul ve kreşin kapısını zincirliyorlar. Buna karşın İsrail basınında Batı şeriadaki tahliye planını uygulamaya koymadan önce yerleşimcilerin silahsızlandırılacağı haberleri yer alıyor.
Başkan Bush Ariel Şaron'u ağırladı.
Başkan Bush, başlayan süreçte İsrail Başbakanı Ariel Şaron'u Teksas'da kendi çiftliğinde ağırladı. İsrail Başbakanı Ariel Şaron, ABD'de yaptığı açıklamalarda, ömrü boyunca Yahudilerin hayatını savunduğunu, ilk kez hayatı boyunca kendisini Yahudilerden korumak için güvenlik önlemleri alındığını anlattı. İsrail basını Şaron'un ABD ziyaretinde Şaron ve Bush arasındaki görüş ayrılıklarının gün ışığına çıktığını yazdı. Bush tavrını net bir şekilde ortaya koydu. Başkan Bush Ariel Şaron'dan şehirdeki Batı Şeriadaki yerleşim projelerinden vazgeçmesini ve Ortadoğu barış planına uyması gerektiğini talep etti. Gerçektenden 1982 yılından bu yana ilk kez Yahudi yerleşim birimleri boşaltılacak. 1982 yılında İsrail Melahim Begin ile Enver Sedat arasındaki barış anlaşmasından sonra Sina Yarımadasıdaki Yamit'i boşaltmıştı. Boşaltılması planlanan bölgelerin ilginç bir sosyal yapısı var. Buradaki Yahudi yerleşimciler iki gruba ayrılıyorlar. İlk grup, dini nedenlerle bu bölgelerde yaşıyor. Sayıları daha çok olan ikinci grupsa hükümet tarafından yapılan yardımdan yararlanmak için buralara geliyor. Gazze şeridindeki yerleşimcilerin büyük çoğunluğu bu ikinci gruptaki insanlardan oluşuyor. Bütün radikal çıkışlara rağmen işte bu noktada işinin kolay olacağını düşünüyor. Zaten hükümet yardımlarından yararlanmak isteyenlerin çoğunun tazminat almak için evlerini terk edecekleri savunuluyor. Bu karşı radikal gruplar Yahudi yerleşim biriminde yerlerini boşaltmak niyetinde değiller. Buralarda yaşayanların çoğu tahliye planına karşı, çatışmayı bile göze alacaklarını söylüyorlar. Yerleşimciler, tahliyeyi engellemek için İsrail'in dört bir yanından onbinlerce kişinin bölgeye geleceklerini ifade ederken hazırlıklara başlamışlar bile Gazze'de büyük depoda çadır, uyku tulumu, konserve gibi malzemelerin yığıldığı söyleniyor. İsrail gizli servisi Mossad'ın eski başkanı darbe olasılığına dikkat çekerken, sağcı kesimden geri çekilmenin kanlı olacağını söylüyorlar
Soley Akkaya
30.Nisan.2005
Hükümet, ABD'ye Niye Ayak Sürüyor? Ufukta Seçim Göründü
Türkiye'de seçim zamanlarında iktidar değişimleri hep partilerin ikinci adamları üzerinden olmuştur. Atatürk-İsmet İnönü, İsmet İnönü- Ecevit , Süleyman Demirel- Tansu Çiller Erbakan – Yenilikçi Erdoğan bu ikililere dikkat edilirse parti başkanları yetiştirdikleri veya destekleri ikinci adamlarına iktidarı devretmişlerdir. Bu seferki ikili kim olacaktır. Erdoğan-??? . Üç harfli Süleymaniye'de askerlerin kafasına torba geçirilirken tesadüfen mantı yemeğe giden kişi.
Batı yanlısı bir politika izleyen AKP hükümeti, 1 mart tezkeresini geçiremeyerek kırdıkları ABD'yi tekrar kazanma çabaları ile birlikte geçte olsa bazı durumlarda tavır koymaya çalışarak Amerika'lı mütefiklerinin kafasını karıştırıyor.
Şu anda AKP hükümetinin ve dolayısı ile Türkiye'nin ABD ile durumu KÖRLER SAĞIRLAR BİRBİRİNİ AĞIRLAR mahiyetinde. Yani iki tarafta birbirlerinin ne yaptığını anlamıyor. AKP hükümetinin İncirlik çekimserliği, Nato polemiği, Erdoğan'ın Nato'dan çıkmayı düşünelim demesi Türk Mavisi Darbesi şeklinde yorumlandı. Başbakan Erdoğan'ın Nato'dan bile ayrılabilir , Nato adına ne Suriye'ye nede Irak'a nede İran'a gider. Müslüman ülkede savaşmaz, Nato'ya Hayır diyecek kadar gözü kara diye düşündürmesi . ABD'nin ikinci bir İpek Yolu yaratma Alternatifleri dolayısı ile Romanya, Bulgaristan'da üs kullanımına izin alması, Kırgızistan ve O bölgedeki kadife darbeleri desteklemesi, Türkiye ile müttefikliğine ne oluyor dedirtiyor. Hükümet ile ABD arası tıkandı mı sorusunu beraberinde getiriyor.
Başbakan'nın Nato'ya Hayır diyecek kadar gözü kara diye düşünülmesi O'nun Amerika neznindeki siyasi meşruiyetini ciddi sarsar. Amerika'nın sahip çıktığı insanın siyasi meşruiyeti devam ediyor, Hükümet, ABD'ye ayak sürüyormuş gibi görünsede gecikmelide olsa ABD'nin her dediğini yapıyor. Bu şekilde siyasi devamlılıklarını sürdürmeye çalışıyorlar. Milli görüşten doğmalar üzerlerine giydikleri gayrimilli gömlekleri ile milli duruş göstermede hiçbir gayret göstermiyorlar. Kuzey Irak'ta Türkmenler lehine hiçbir varlık gösteremiyorlar. Sözde Ermeni Soykırımını olmadığı konusunda haklı çıkmak için yeterli olamıyorlar. Ermeni soykırımı konusuna tüccar kafasıyla yaklaşıp neredeyse sözde ermeni soykırımını kabul edelim yeterki bizi AB alın diyebilecek durumdalar. Buda yetmiyormuş gibi bu haksız iddiayı kabul edip toprak verip, bizi 50-60 yıl tazminat ödemeye mahkum edebilirler işte bu kadar da milli duruştan uzaktalar. Bayrak yasasını ihlal edip ölen Papa için bayrakları indirebiliyorlar. Bu arada onlara sormak lazım siz bukadar batı yanlısı ve diyalogçu iken acaba onlar bizim Diyanet Başkanımız için aynı manidarlığı yaparlarmıydı? Kıbrıs'taki Ekümenik ve Ruhban Okulu konusundaki tavizler, yaz yaz bitmiyor.
Baskın Seçim Kapıda
Milli görüşü unutacak kadar batı yanlısı olan Erdoğan ile Amerika arasını birilerimi bozuyor? Öyle ise bunu kim yapıyor? Muhalefet anlamında yapabilirliği olmayan AKP dışındaki partilerin tutup birde ABD ile Erdoğan'ın arasını bozma işini yapabilmesi pek manalı gelmiyor. Zira şu anda ABD ve AB'nin en yakın müttefiki AKP hükümeti niçin başka işbirlikçi arasın? Başbakan'a Nato'ya Hayır dedirtirerek siyasi meşruiyetini zedelemek isteyenler yine ABD'nin kendisi olsa gerek. Tam itaat beklediği müteffiki AKP hükümetinin milli konularda çekimserliğe girmesi yönlendirmek istediği Ortadoğu ve Orta Asya politikalarındaki hata payını arttırır. Buda ABD tarafından en son istenecek bir durumdur. Onlarda tabiî ki bu mantık çerçevesinde baştan hatayı ayıklayacaklardır.
Türkiye'de seçim zamanlarında iktidar değişimleri hep partilerin ikinci adamları üzerinden olmuştur. Atatürk-İsmet İnönü, İsmet İnönü- Ecevit , Süleyman Demirel- Tansu Çiller Erbakan – Yenilikçi Erdoğan bu ikililere dikkat edilirse parti başkanları yetiştirdikleri veya destekleri ikinci adamlarına iktidarı devretmişlerdir. Bu seferki ikili kim olacaktır. Erdoğan-Gül.
Sözün kısası Erdoğan'ın raf ömrü dolmuştur, bertaraf edilmesi gerekmektedir. Erdoğan AKP ile Amerika arasındaki resmi iyi okuyamamaktadır, dünyayı iyi değerlendirip batıya tam teslimiyetçi olamamaktadır. Yırtık pırtık ettiği milli görüş gömleğini arada bir ütülediniz mi diyerek giymek istemektedir. Belki geç te olsa Erdoğan için bir şans doğar nezaman? geciktirdiği İsrail ziyaretinde, giydiği gayri milli gömleğinin üzerine birde kafasına KİPPA giyerse belki o zaman…
AKP hükümeti, 3 Ekim'de AB'nin Türkiye'yi alma kararına göre seçime gidecektir. AB'nin kararı Türkiye'yi AB'ye alma yönünde ise seçim kasımda eğer değilse seçim 3 Ekim öncesinde. Ne yapmak lazım Yolu MİLLİ GÖRÜŞ VE MİLLİ DURUŞTAN GEÇEN HERKES SEÇİM HAZIRLIKLARINA BAŞLAMALI. ŞİMDİDEN İTİFAKLAR VE KOALİSYONLAR OLUŞTURULMALI, ZİRA TÜRKİYE GÜÇ KAYBETTİRİLMİŞTİR, AĞIR BORÇLARA VE BİLMEDİĞİMİZ ANLAŞMALARLA SONRADAN ÖNÜMÜZE ÇIKACAK YAPTIRIMLARA MAHKUM EDİLMİŞTİR. ŞİMDİ GÜÇ BİRLİĞİ ZAMANIDIR, AKSİ HALDE TÜRKİYE 70 MİLYONU İLE KÖLELEŞMEYE VE 21.YÜZYIL KOLONİSİ OLMAYA HIZLI ADIMLARLA GİTMEKTEDİR.
Değerli Türk milleti, bütün bunlar olurken İstiklal Marşı'mızın ilk kelimesini hatırla ‘ KORKMA '. Bizde ALLAH'ın izniyle KORKMAYACAĞIZ.
Meryem Kaya
30.Nisan.2005
Araştırmacı Yazar Aytunç Altındal |
R.Tayyip Erdoğan'ın bugün yaşamakta olduğu kariyerin başlangıç noktasında Amerika Birleşik Devletleri var. Hem AKP'nin kuruluşunun başında Amerika'ya yapılmış bir gezi var, hem de, henüz Abdullah Gül başbakanken, Türkiye'nin gelecekteki başbakanı sıfatıyla AKP başkanı olarak Beyaz Saray'a ziyaret var. Belli ki, bu ziyaretler ve temaslarda önemli sözler verilmiş. Bu çok net anlaşılıyor. Bu sözlere rağmen, AKP, önce 1 mart tezkeresini çıkartmadı. Yani, Amerika'ya askerini doldur gemilere, bana yolla dedi ama , sonra geri gönderdi. Şimdi… Amerikalıları birazcık tanıyan herkes bunların, tüm ilişkilerde öncelikle güven aradıklarını çok iyi bilirler. Amerika'lıların AKP ve başkanına karşı inanılmaz bir güvensizliği doğdu. Sonuçta bu güvensizlik artık bütün ilişkilere yansır hale geldi. Erdoğan'ın ilerleyen zamanlarda İsrail'e gitmeyeceğini açıklaması gibi gelişmeler de AKP'nin kendisini destekleyen en büyük güçle son köprüleri atmasına neden oldu.
Türkiye'de merkez-sağ politikacıların iktidara doğru yürüyüşünde ABD'nin bir başlangıç noktası olması Türk siyaseti açısından geleneksel bir tutum olmuştur. Menderes, Demirel ve Özal bu geleneğin en güçlü örneklerindendir. Sonradan bu üç politikacının da başı Amerika ile derde girmiştir. Menderes'in sonu hazindir. Demirel de iki kez yıkılmıştır. Özal'ın serüveni ortadadır. Sanıyorum, Erdoğan'ı da benzer bir korku sarmış durumda. Bu bir iddia değil, çok güvenilir kaynaktan alınmış bir bilgidir. Son zamanlarda ciddi panik atak krizleri geçirdiği ifade ediliyor. Çevresine, yaptıkları her hatada, “beni ipe götüreceksiniz” dediği belirtiliyor. Bu atak hallerinde yardımcıları bir şeyler söylediklerinde “anlatmayın artık kafam karıştı” deyip toplantıları terk ettiği bildiriliyor. Bu sendromlar sağlıklı değil. Sonunda sağlıklı sonuçlar getirmez.
Aytunç Altındal
Nisan 2005
Teşvikiye'de buluştuğumuz araştırmacı-din bilimcisi Aytunç Altındal, bir haftadır savaşını verdiği gribini hala yenememişti. Değerli okuyucular, araştırmacı, gazeteci ve yazar kimliği ile dinleri ve bilimleri araştırarak en ince noktaları önümüze koyan Aytunç Altındal, uzun süredir Türkiye'nin kuşatılmışlığı üzerinde yazıyor, çiziyor ve hatta feryad ediyor. Kimi zaman sesini duyuruyor, kimi zamanda aman bu ses nereden çıktı denilerek, tıpkı bazılarının işine gelmeyen diğer yazar ve araştırmacılar gibi yalnızlığa mahkum ediliyor. Ancak Altındal'ın uluslar arası bir ünün olması nedeniyle yalnızlık yaşadığı söylenemez. Çünkü yazdığı kitapların çoğunluğu Batı üzerine olduğu için konunun ilgilileri tarafından sürekli takip edilmiştir. 30'a yakın kitabı ile Türkiye'nin geleceğine ilişkin inceden inceye, fakat etkili mesajlar vererek, Türkiye'nin milli ruhunu yeniden kazanması için çalışan birisi. Millici, yerlici, ulusalcı bir kişiliğe sahip olan Altındal, aslında birçok kişi için gizem olmuştur. Yüzlerce baskı yapan kitaplarını, bu röportajı okuduktan sonra sizlerde okuyacaksınız.
Sizin de üzerinde durduğunuz konuların toplamına binaen şu soruyu sormak istiyorum Türkiye nedir? Neden önemli bir ülkedir?
Evet, Türkiye'yi ele alırken ilk önce Türkiye nedir sorusunu ele almak lazım. Bu soru hiç sorulmaz. Neden? Çünkü, Türkiye sadece coğrafi bir bölgenin adı değildir. Türkiye, aynı zamanda 22 ülke demektir. Demekki, Türkiye tek başına bir ülke anlamına gelmiyor, bilakis 22 ülkenin birleşik yapısı, hülasası demektir. Japonya 20 devlettir diyemezsiniz. Aynı şekilde Almanya da öyle. Ama Türkiye 22 devlettir. 22 devlet demek; 22 değişik duyuş, düşünüş ve davranışın bünyede barındırılması demektir. Türkiye bu anlamıyla ABD'ye örnek olmuş bir ülkedir.Bunun için önce şunu bilmeliyiz: Türkiye, model bir ülkedir. Bakın daha da ilginci 1910'lu yıllarda Türkiye için Dünya Bilim Konseyleri Türkiye'nin ve Balkanların bir dünya laboratuarı olduğunu söylemişlerdir. Tesadüf ilk defa sizinle konuşuyorum bu konuları. Birçok olay ilk önce Türkiye'de denenir, daha sonra başka ülkelerin bünyelerine sokulur. Bunu kimse bilmez. Ama denemeler daima Türkiye ve Balkanlar üzerinde yapılır.
Türkiye'nin 22 ülke anlamına geldiğini ve 22 farklı düşünüş, duyuş ve davranışın varlığını ifade ettiğini söylediniz. Tam olarak bu ne anlama geliyor?
Bakın Amerika'yı Amerika yapan teori Melting Pot Teorisi. Bu teori; kazan, pota anlamına gelir. Bir kazanın içinde değişik bünyelerin işe yarayacak şekilde eritilerek bir maddenin elde edilmesidir. Kısacası bir eritme kazanı diyebiliriz. Şimdi bu eritme kazanı, Amerika'yı Amerika haline getiren düşüncenin kendisidir. Kaldı ki, bunun Türkiye'den örnek alındığını, Türkiye'nin Melting Pot olduğu düşünülerek ABD'liler tarafından kabul edilmiştir. Öyle ki, dünyada bir Melting Pot yapabilmeniz için gerekli olan ilk koşul; hukuktur, kanun yapıcılıktır. Bakın ABD Anayasa Mahkemesi'ne gittiğiniz zaman 12 tane kanun yapıcının ismini görürsünüz. Bunlardan iki tanesi Osmanlıdır. Birincisi Fatih Sultan Mehmet, ikincisi ise Kanuni Sultan Süleyman'dır. Adı üzerinde Amerika Birleşik Devletleri. Ama Türkiye üniter devlet yapısına sahip.
Türkiye'nin Üniter Devlet oluşu tam olarak neyi ifade ediyor?
Türkiye, Almanya gibi federal bir devlet değildir. Türkiye, birleşik devletlerden oluşan bir sistem değildir. Türkiye'nin kendisi bizatihi Uniterian dediğimiz bir üniter devlettir. Yani şu kastediliyor: Birleşik devlet değil, birleştirici devlettir. Dünyada iki tane örneğin vardır. Birincisi Türkiye, ikincisi ise Ukrayna'dır. Demek ki cumhuriyet kurulurken Uniterian statüsünde kurulmuştur.Yani birleştirici özelliği dikkate alınmıştır. Öyleyse bugünkü Türkiye'nin hukuku da Federal Almanya hukuku gibi, AB hukuku gibi olamaz, özel bir hukuk anlayışına sahip olmak zorundadır.
Üniterian (birleştirici) devlete uygun bir hukuk anlayışı olmalıdır. Federal bir devletin, federal bir devlet sistemine uygun hukuku vardır. ABD'nin olduğu gibi birleşik devletler statüsüne uygun bir hukuku anlayışın vardır. Ama Türkiye'deki üniterian devlet modeli, gerçekte en üst modeldir ve onun için hukuk anlayışı da farklı olmalıdırç
Melting Pot (kazan,pota) sistemine göre üniterian sisteminin eksik tarafı var mı?
Bakın Amerika Birleşik Devletleri'nde en üst yetkili şahış değil, Anayasa kurumudur. Hatta devlet beşinci sırada gelir. ABD'de sistem; Anayasa, Senato, Kongre, Başkan ve Devlet şeklinde sıralanır. Ama Türkiye'de ise durum tam tersi: en tepede Anayasa değil Devlet vardır. Dolayısı ile Türkiye'nin değiştirmesi gereken en önemli meselesi Anayasa'yı en tepeye koymasıdır. Üniterian (Birleştirici) Devlet Sistemi'nin eksik bırakılmış olan kısmı budur. Hangi anayasa sorusu ayrıdır, ama en tepede Anayasa kurumu olmak zorundadır.
Türkiye'nin 22 devlet olma durumuna dönersek…
Osmanlı devleti 100 yıl öncesine kadar, bugünün 22 devletinde asırlarca hüküm sürmüş; kan, şiddet, kavga olmadan yönetmiştir. Bakın ABD, bugün sadece bir Irak'ı bile yönetemiyor. Ama Osmanlı yönetmişti. Nasıl ve ne yaparak yönetmişti bunca ülkeyi? Osmanlı'nın en büyük özelliği; tebaasına demişti ki; ‘Sen dininde özgürce, dilediğin gibi davran ve yaşa' Düşünebiliyormusunuz ki, bir imparatorlukta; her güneş ağardığında 13 değişik dil ve 40 farklı lehçe kullanılıyordu aynı anda. Üstelik hiç kimse bir başkasının özgürlük alanını ihlal etmeden. Kaldı ki, çok güçlü bir ekonomik yapı olsa, bu olabilir diye düşünülebilir. ‘Efendim, aralarında ortak nokta paradır. Güçlü para olduğu için bu iş oluyordu' denilebilir ama,Osmanlı'nın ekonomisi hiçbir zaman çok kuvvetli olmamıştır. Demek ki, gönüllü bağlayan başka nedenler vardı. Kaldı ki, 1900'lü yılların başlarında yabancıların rakamlarına göre, Osmanlı İmparatorluğu'nun tim nüfusu 23 milyondu. Bu rakamın 8.5 milyonu ise gayr-ı müslüm. Bu rakamlar çerçevesinde baktığımız zaman, o kadar yüzyıldır bizimle beraber yaşamış olan gayr-ı Müslimlerin sadece ekonomik nendenlerle değil, serbest iradeleri ile kaldıklarını görüyoruz. Başa dönersek; bu 22 devletin yıkılması ve küçük küçük devletlerin meydana getirilmesi tamamıyla İngiliz politikası idi. Her ne kadar Rus ve Fransızların projeleri olsa bile Osmanlı, İngilizlerin oyunları ile parçalandı.
Bu süreç ne zaman ve nerede başladı?
Özellikle 1820'lerden itibaren Harput, Elazığ, Erzurum, Siirt, Van, Bitlis, Muş, Batman gibi yerlerde çok güçlü misyonerlik faliyetleri yürüttüler. Sakın aklınıza 7-8 kişi gelmiş de misyonerlik yapıyorlar görüntüsü gelmesin. Örneğin Harput'a gelmiş yerleşmişler. Düşünebiliyormusunuz, o dönemde Harput'a yerleşmiş ABD'liler var.
Peki misyonerlik faaliyetlerini yürüten okullar konusunda ne düşünüyorsunuz? Bir rakam verebilirmisiniz?
1918'de Osmanlı topraklarında 1000'den fazla okul vardı. Buna karşılık 138 Osmanlı okulu vardı. Bunlardan 500'ü Protestan, 60'ı Rus Ortodoks, 25'i Alman, geri kalan ise İtalyan ve Alman Katolik eğitimi veren okullardı. Buradan bakıldığı zaman yetiştirilmiş kadrolar ve bu kadrolarla birlikte gelen değişim ve değiştirme hareketleri Osmanlı'nın sonunu, Cumhuriyet'in başlangıcını hazırlamıştır.
Bu noktada dış sanayinin zorlanması olduğu konusunda neler söyleyeceksiniz?
Dışımızdaki sanayinin zorlanmasına baktığımız zaman tekstil sektörü ile ilgili olarak çok enteresan bir olay karşımıza çıkıyor. 1924'lerden itibaren Mustafa Kemal'in Amerikalılara yaptırdığı davet üzerine Türkiye'ye gelen ve DODD Raporları diye bilinen üç ciltlik; ‘Türkiye Ne Yapmalı?' raporları bulunmaktadır. Bu raporları kimse bilmez ne yazık ki. DODD Raporları'nda, özellikle Tekstil Sanayi'ni ele alıyor ve diyorlar ki; ‘Osmanlı İmparatorluğu çökerken dahi, dünya tekstilinin %8'ini karşılıyordu.'En büyük rakibi ise İngiltere idi.
Ne demek bu şimdi?
Bakın İngiltere'de demokrasi –Türkiye'nin geliştirilmesi amacından söz edilirken bahsettiğimiz- bildiğimiz demokrasi değil, Kraliyet-Meşruti Kraliyet çerçevesinde demokrasi anlayışını geliştirenler de tekstilciler oldu. Ama Türkiye'de öyle olmadı. İngiltere'de ise Kraliyet normundaki demokrasiyi tekstilciler geliştirdi.
Bu gelişme nasıl oldu?
Tekstil makinalarının en küçük evlere, köylere, kasabalara ve şehirlere kadar intikal ettirilmesi, oradaki yerel birimlerin kendilerinebir geçim kaynağı temin etmelerinden dolayı şu yada bu şekilde makinasına ve ürününe sahip çıkma bilinci geliştirildi. Osmanlı'da bu şekilde olmadı ve İngiltere, Osmanlı'yı tekstilde büyük rakip olarak gördüğü için Osmanlı'nın tekstilini bozmaya yönelmiştir. Tıpkı bugün AB'nin, Türkiye'yi tarımda büyük bir rakip görerek, verimli topraklarımızı yok ettirmeye çalışması meselesi gibi. Şimdi DODD Raporları'na dönersek; raporda deniyor ki, ‘tekstil devletin denetimi altında olmalıdır. Çünkü tekstil hem iç, hem dış pazarlarda çok önemli bir sanayidir.' Böylelikle DODD Raporları, Sümerbank ve diğer tesislerin kurulmasını öneriyor ve bu tesisler kuruluyor. Ancak bununla yetinilmiyor. 1930'ların başında deniliyor ki, ‘Türk Kadını eğer, hala tek seçenekli giyimde devam ederse, iç pazarı geliştirilemez ve iç piyasa canlanamaz. O halde ne yapmalı? Kadınlara hak vermelisin. Kadınlara hak vermelisin ki, kadın açılacak, saçılacak ve dolayısı ile giyimde rekabeti getirecek.'
Bazı değişimleri kadını iş dünyasına sokarak mı gerçekleştirdiler?
Bakın bunun tipik örnekleri İngiltere'de 1880'lerde yaşandı. Ekonomi darlaştığı, bozulduğu zaman kumaş yetmediği için kısa etek modasını yaymaya çalışarak herkesi kısa etek giymeye teşvik etmişler. Bir diğer örnek ise II . Dünya Savaşı öncesinde tekstilde büyük sıkıntı olduğu için Hitler, erkeklerin uzun kol gömlek giymesini yasaklamıştır. Çünkü yeterince kumaş yoktu. Kumaş bolluğu yaşandığı zamanlarda uzun etek ve uzun kol gömlek modası başlatarak kumaş stoklarını erittiklerini görmekteyiz. Demek ki, tekstil, moda, marka vs. gibi konularda bu işlerde kullanılabiliniyor.Diğer bir konu ise tekstilde kadın işçi çalıştırmak. Tekstilde kadın işçi hem daha ucuz iş gücü demek, hem daha sağlam hem kadının bildiği bir iş. Dolayısı ile kadınları iş dünyasına ve bizzat üretimin içine sokarak iç piyasayı genişletmek iş gücünü değerlendirmek ve mümkün mertebe kadınlara ürün aldırtmak istenmiştir. Yani 1930'lu yıllardan bu yana şunu görüyoruz; kadının tekstilde çok özel bir yeri olmuştur.
Sayın Altındal, buraya kadar anlattıklarınızı toparlarsak ortaya ne çıkıyor?
Evet buraya kadar anlattığımız şu: Adına Türkiye denilen ülkenin 22 değişik duyuş, düşünüş ve davranışı kendi içinde mezcetme çabasından kaynaklanmaktadır. Burada ortaya çıkan husus da şu; bunların hepsi birer üst tasarımdır. Yani Cumhuriyet kurulmadan önce hazırlanmış planlar çerçevesinde yürüyen işler yapılmış Türkiye'de.
Peki Türkiye, bunları yaparken inisiyatifi ne olmuştur?
Evet bu sorunun cevaplandırılması gerekir. Yani milli, muhafazakar ya da mukaddesata bağlı değerlerin korunması ne kadar sağlanabilmiştir. Bu tartışmalı. Dolayısı ile son 50-60 senedir tartışılan en önemli konu bu olmuştur. Daima üst tasarımların bir laboratuar ortamı olarak uygulandığı bir bölgedeyiz. Bizim fonksiyonlarımız maalesef; gelen üst tasarımları uyguladıktan sonra çıkan problemlerle uğraştırılarak sınırlı bırakılıyoruz. Biz çözdükten sonra bunlar alıyorlar ve diyorlar ki; ‘bakın biz bu problemi bu laboratuarda denedik ve bu problemi Türkler de bunu bu şekilde çözdüler. Ölerek, öldürülerek, çoluk-çocuk sefalet çekerek, aç kalarak, cahil kalarak, perişan olarak geçtiler ve biz bunu alıp kullanabiliriz' diyorlar.
Bu oldukça önemli. Peki bu üst tasarımları yapan güçler kimdir?
Bunlara baktığımız zaman evvela şunu görüyoruz: Avrupa Birliği dediğimiz; Hıristiyan kubbesinde yüze yakın değişik yapı mevcut. Bunların hepsi çeşitli gizli örgütler olduğu gibi, kiliseye karşı olanlar, kiliseyi savunanlar olduğu gibi Ezoterik-Okültik gizli örgütler vardır. Bunların başında da 16.yüzyıldan beri etkili olan Gül ve Haç Kardeşliği teşkilatı gelmektedir. Bu teşkilatın 1621'den itibaren belgeleri var. Bu belgelerde Avrupa'nın cumhuriyetler olarak birliğinin sağlanması ve cumhuriyetlerin üst bir tasarım çerçevesinde birleştirilerek Avrupa'nın Gnostik-Masonik Hıristiyan olarak geleceğinin devam ettirilmesi sağlanmaya çalışılmıştır.
Bu sağlandı mı? Yani AB bu düşüncenin eseri midir?
Özellikle 1717'de İngiltere'de Anderson Anayasası olarak bilinen bir gizli Mason Anayasası yapılmış, bu anayasa çerçevesinde İngiltere'de Masonik değerlerin ön plana çıkarılmasına karar verilmiş ve gündelik hale getirilmiştir. Avrupa'da ise 1720'lerden itibaren Gül ve Haç Kardeşliği'nin İlluminate'ye kadar giden yolda, hazırlanan üst tasarımlarda Fransız İhtilali meydana getirilmiş, ondan sonrada Gnostik dediğimiz Rafizi (Kilise dışı) bir Hıristiyanlık anlayışı ile Avrupa Birliği tesis edilmiştir. AB içinde bütün bu teşkilatların çeşitli ülkeler bazında bir Mason teşkilatının ferdiyetleri ile operatif ve spekülatif bir şekilde girift ilişkileri var. Bakın ilginç diğer bir konu ise Bilinmeyen Hitler adlı kitabımda dile getirdiğim gibi; Hitler'i Gizli (Okültik) İlimler Teşkilatı olan Thule Gessellschaft diye bir örgüt tarafından adım adım iktidara taşıdığını görüyoruz.
Yani Hitler, aslında bir üst tasarımın ürünüdür. Öyle mi?
Evet Hitler, Okültik (Gizli İlimler) Örgütü'nün bir ürünüdür. Ama bundan daha önemlisi Bilinmeyen Hitler kitabımda belirttiğim gibi, Hitleri adım adım iktidara taşıyan Thule Gesselschaft örgütünün kurucusu Türk vatandaşı, Bektaşi aynı zamanda Mason olan Baron Rudolf von Sebottendorff diye birisidir. Tarihçilerden kendisini on yıllarca gizlemeyi başaran, Hitler'in yol göstericisi ve rakibi olan Sebottendorff, Türk vatandaşıydı ve Hitler'i iktidara getiren esrarengiz örgütü ilk kez İstanbul'da kurmuştu. Hitler'in hiç bilinmeyen bu yönünü Alman ve İsrailli araştırmacılar da ilk kez bu kitaptaki belgelerden öğrendiler.
Bir üst tasarım olarak da bilinen ve son yıllarımıza ciddi anlamda yön veren Skulls&Bones (Kurukafalar ve Kemikler) Örgütü'nün amacı nedir?
Bu örgüt, İsa'nin kendisine ‘kurtarıcılık ve yeniden yapılandırma' görevini verdiğini düşünüyor. Bunun için bu örgütün en tanınmış üyesi ABD Devlet Başkanı George W.Bush, İsa'nın kendisine bu misyonu verdiğine inanarak, yeniden yapılandırma ve kurtarma işine Irak'tan başlamıştır. Müslüman Irak halkını ‘Kurtarmak' ve Müslüman coğrafyasını ‘Yeniden Yapılandırmak' misyonunun kendisine verildiğine inanıyor Bush. Methodist, yobaz Evangelist bir gizli örgüt üyesi Hıristiyan'ın başkanlığında ABD savaş makinesı 2003 yılında insanlığı ‘Yeni Dünya Düzeni'ne hazırlamıştır.
Gerçekten ilginç bilgiler. Peki yüz yıllardır devam ede gelen teşkilatların eylemleri nasıl işliyor ve nasıl bir takvime sahipler?
Evet, üst tasarımlar, bizim gündelik yaşadığımız takvimlere göre yapılmıyorç Bu adamların kendilerine özel takvimleri var. Örneğin biz 365 günlük takvimi kullanıyoruz, ama bu adamlar 1540'lardan bu yana 360 günlük takvim kullanıyorlar. Demek ki, biz 5 gün onların gerisinden gidiyoruz. Bu takvimi kullandıkları tarihten bu yana 8-9 sene önümüzde gidiyorlar. Bizim kutsal saydığımız günler, onlar için hiç de kutsal değildir. Buna Hz.İsa'nın doğum günü kabul denilen günde dahildir. Demek ki dikkat etmemiz gereken en önemli kavram; bizim hakkımızda karar vericilerin kim olduklarıdır? Önemli olan da karar vericilerin arasında yer almaktır.
Bu noktada şunu sormak istiyorum: Türk ve Müslüman olmak kaydıyla bu karar vericilerin arasında yer alan var mı?
Göstermelik olarak var. Ama en çok iki kişi olacak şekilde. Bakın son 150 yıldır Türkiye'yi yönetmiş ve yönetimde ağırlığını hissettirmiş karar vericilerin hepsi devşirme, dönme ve masondur. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, tam anlamıyla İslami yaşamın gereklerine uygun bir şekilde yaşamını sürdüren hiç kimse Osmanlı'nın yönetiminde söz sahibi olmuş değildir. Sultan Abdülhamit Han bunların baskısı altındaydı. Öyleyse şöyle bakıldığındabu 22 devletin çeşitli unsurlarında oluşan ve bunların arasından sivrilerek şu veya bu nedenlerle başkaları tarafından seçilen, mason teşkilatlarına katılmış, yabancı okullarda eğitimini tamamlamış İslam dini ile ilişkilerini kesmiş, fakat Müslümanmış gibi görünen pek çok insan görülmüştür.
Birkaç İsim verebilirmisiniz?
Gül ve Haç Kardeşliği kitabımızın 148 – 149. sayfalarında bu isimlerin 28 tanesi yer almaktadır. Bir örnek verirsek, 1963 yılında Türkiye'de Gül ve Haç Kardeşliği Şövalyesi olarak İzmirli Avdeti Sebataycı Cemal Birik diye birisi seçiliyor. 17. derecede Mason olan Birik 1964'te İskoç Riti'nin izniyle önce Tapınak Şövalyeliği mertebesine, sonra da 33. dereceye çıkartılarak Gül ve Haç Baş Şövalyesi tayin ediliyor. Birik'i tayin edenler ise Cumhurbaşkanı Celal Bayar'a yakınlığı ile tanınan Menderes'in ekonomi danışmanı ünlü iktisat Profesörü Hazım Atıf Kuyucak, Necmettin Erol ve T.C. Dışişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı vekili ve adayı İhsan Sabri Çağlayangil'dir. Birkaç isim daha örnek verirsek; Özbekler Tekkesi Şeyhi Ataullah Efendi, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Meclis Başkanı Kazım Özalp, Devlet Başkanı Celal Bayar, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve daha nicelerini saymak mümkün. Bunların tamamı 33. dereceden masondurlar. Bakın 33.derece Mason olan Çağlayangil MRA olarak bilinen Moral Rearmament ( Manevi Cihazlama Derneği ) Türkiye'deki güçlü ellerinden biriydi. Başta Koç ve Sabancı aileleri olmak ğzere kalburğstğ kişileri bu İsviçreli örgütle tanıştıran da oydu. Manevi Cihazlama Derneği (MRA)'nın Türkiye kurucularından birisi ise dönemin İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay'dır. Türk Milleti bu kişilerin gerçek kimliklerini hiçbir zaman bilmemiş, bilememiştir. Bunlar ve daha yüzlercesi Osmanlı İmparatorluğu'nu çökerten güçlerin ‘Gizli' örgütleri ile gönüllü ‘İnanç Bağları' kurmuşlar ve kendilerinden istenilen yasaları yapıp Türk Milleti'nin önüne koyarak bu ulusun hayatına yön vermişlerdir. Sonuçta Türkiye'de dünyaya gelen her bebek bu dünyada yaşayacak olduğu için bu gizli örgütlerin koydukları ‘Bu dünyaya gelme vergisi' olarak 2500-3000 dolarlık bir haraç ödemek zorunda bırakılmışlardır. AB'ye bir de bu yönde bakmakta fayda vardır. Yukarıdaki isimlerin hepsi ne yazık ki, batının Masonik güçlerine hizmet etmekten başka bir işe yaramamışlardır.
O halde Türkiye'nin kurtuluş şansı var mı? Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği bunun için bir şans olarak değerlendirilebilir mi?
Hayal. Türkiye'nin AB üyeliği ile kurtuluşu hayalden başka bir şey değildir.
Peki bu güçler tarafından Türkiye'de ne olması isteniyor?
Bu husus çok önemlidir. Bilindiği gibi I.Dünya Savaşı sonunda 1918'den itibaren Türkiye'ye Sevr Anlaşması dayatılmıştır. Bakın bir anlaşmaya taraf olabilmeniz için millet statüsünde olmanız gerekir. Bu anlaşma sırasında Türkiye taraf olamamıştır. Çünkü Türkiye'ye bir millet değil, bir ümmet olarak bakıyorlardı. Diyorlar ki, ‘Siz millet değil, ümmetsiniz. Dolayısı ile taraf olamazsınız. Onun için sizin hakkınızdaki kararları biz alırız ve biz uygularız.' Şimdi Lozan'a da kötü bakanlar ‘Lozan'da şunu kaybettik, bunu kaybettik' diyorlar. Fakat 1918'den 1923'e kadar geçen 5 yıllık dönemde Lazı, Kürdü, Çerkezi'yle bie millet olduğunu ispat etmiştir ve Türkiye Lozan'a bir taraf olarak oturmuştur. Bakın Lozan'da Ermeniler taraf olarak katılamamıştır. Çünkü Türkiye, ‘biz bir milletiz' diyerek engellemiştir ve bu tarihte Türkiye, Cumhuriyet ilan etmiştir. Üniter devlet statüsünü bileğinin hakkıyla kazanmıştır. Bakın Türkiye, anti emperyalist savaşla kurulmuş ilk cumhuriyettir. Bundan önce kurulmuş cumhuriyetlerin tamamı ya ihtilallerle yada darbelerle kurulmuşlardır.
Peki bu günlerde hararetle tartışılan Sevr Anlaşması yürülülükten kaldırılmış mıdır?
Tek kelime ile hayır. Çünkü tek taraflı olarak Sevr'i biz reddettik. Ama Sevr Anlaşması'na taraf olan ülkeler, şuana kadar imzalarını geri çekmiş değiller. Dolayısı ile onlar için Sevr halen yürürlüktedir. Parave toprak tazminatı gibi talepleri Avrupa Birliği aracılığı ile Türkiye'nin önüne getirilecektir. Peki Lozan Anlaşması tek başına yeterlimi? Hayır, yetmiyor. Çünkü adamlar diyorlar ki, ‘Lozan Anlaşması bir uluslar arası anlaşmadır. Ama biz uluslar arası anlaşmadır. Ama biz uluslar arası anlaşmalar çerçevesinde değil, uluslarüstü bir anlaşmalar çerçevesinde ele alıyoruz.' Nedir bu? Soykırım hukuku ve insan hakları hukuku olarak önümüze getiriyorlar. ‘Uluslarüstü olan hukuk sizi aşar. Lozan Anlaşma'nızı hiçbir şekilde tanımıyoruz. Dolayısı ile ben seni uluslarüstü hukuka göre yargılıyorum. Bir Soykırım ve İnsan Hakları Hukuku mevcut ve buna göre tazminat vereceksin' diyorlar.
Sevr Anlaşması'nın yürürlülükte olduğu bir durumda Lozan Anlaşması bize nereye kadar güvence sağlıyor?
Hiç güvence sağlamıyor. Çünkü Lozan Anlaşması, ABD tarafından kabul edilmiyor. En önemli müttefikimiz olan ABD, Türkiye'nin Lozan Anlaşması'nı halen kabul etmiş değil. Dolayısı ile ABD diyor ki, ‘Türkiye'nin Doğu sınırları benim tarafımdan kabul edilmiş sınırlar değildir. O nedenledir ki, Irak'ın Kuzeyinde İngiltere bukunması gerektiği halde ABD var. İngiltere olsaydı, Türkiye ile İngiltere arasında anlaşma olduğu için bir tek Kerkük meselesinde BM tarafından dondurulmuş bir hukuki statü bulunduğu için Türkiye'nin işi çok kolay olacaktı. Ama özellikle ABD geldi ve Türkiye aleyhindeki faaliyetleri sürdürüyorlar. M aalesef bunun için zavallı Kürtleri kullanıyor. GAP Bölgesi'nde oynanan oyunlar da bunun birer uzantısıdır. Şimdi ne kadar manidardır ki, dünyada en kolay verilen kredi, baraj kredisidir. Çünkü garanti paradır. Ama İsrail, GAP bölgesi için hiçbir bankaya tek bir kuruş kredi verdirtmemiştir.
NEDEN?
Çünkü Türkiye'de yaşanan enflasyon, hem terör, hemde GAP'a dökülen paralar dolayısıyladır. GAP'ı, Türk Halkı kendi paraları ile ve yüzde yüzlük enflasyonlar yaşayarak yapmıştır. Fakat bugün elden gitmek üzeredir.
imdi iktidarda olan hükümetin gelişi de başlı başına bir olay gibi gözüküyor. Ne düşünüyorsunuz? Üst tasarımcılar burada da mı devrede?
Siyasi bir partinin altı ayda kurulup, iktidara getirilmesi manidardır. 70 yıllık Cumhuriyet Halk Partisi bile böyle bir şey yapamadı. Düşünün ki, partinin başkanı olan kişi daha hapishanede iken başbakan olacak. Var mı öyle bir hikaye? Demek ki, dışarıdan hazırlanmış bir projedir. Bu yüzden bu hükümet geçicidir. Sadece istediklerini yaptirincaya kadar iktidarda olacaktır.
Sizi bu kanıya sevkeden nedenler nelerdir?
Dikkat ederseniz bu hükümet, Türkiye'yi ve Türk olma unsurlarını sahiplenmediği gibi, ilk çıkışları olan İslam söylemleri de yok artık. Erbakan bile bunlara göre daha milli birisi. Milli görüş, Erbakan'ın tekelinde olsa ne olur? Olmasa ne olur? Türkü, Kürdü, Lazı,Çerkezi her kim olursa olsun mutlaka milli bir duruş, milli bir görüş içerisinde olmalıdır. Erbakan'ın partisine üye değilim, yanlış anlaşılmasın. Burada yatan şey Kuvay-i Milliye ruhudur. Müdafa-i Hukuk'tan, Misak-ı Milli'den geliyoruz. Dolayısı ile bu topraklarda yaşamak milli olmayı gerektirir. Ve bu hükümet milli unsurlara sahip çıkmadığı için ABD, İsrail, İngiltere ve AB'nin bir üst tasarımıdır. Bizim dışımızdaki planlayıcılar üzerimizdeki paylaşımı çoktan yaptılar. Böyle devam ederse Türkiye tamam veya devam diyebilmek için son on yılını oynuyor. Ben böyle görüyorum. Dolayısı ile herkesin gözünü açması ve uyanması gerekir diye düşünüyorum çünkü üzerimizdeki oyunları bozabilmek için vakit kalmadı.Yani şu anda uzatmaları oynuyoruz ve bununda iyice anlaşılması lazım artık.
Bu gerçekleri kimse görmüyormu? Vatandaş neden uyanmıyor?
Bakın ülkeyi sokaktaki vatandaşlar yönetmez. Onlar ülkeye sahip çıkarlar. Ülkeyi yönetenler daima elitlerdir. Osmanlı'nın elitlerini yok ettiler. Elit kadrolar olmadan hiçbir ülke ayakta duramaz. Okuma yazma bilmeyen insanlar ülkeyi nasıl yönetsin? Bakın bir örnek vereyim Çok sevdiğim Ali Rıza Septioğlu, bakan bile olmuştu, eğitimi olmadığı halde. Ancak adam bakanlığında bekçi bile olamıyormuşum demişti. Ne yazık ki Türkiye'in seçkinleri kaybetmişlerdir. Disiplin özel eğitim, özel birikim demektir. Otoriter demek değildir. Bunun için acilen Türkiye'nin çok acilen disiplin ihtiyacı vardır. Ayrıca Türkiye'nin hayatı algılayışta milli duruş halinde bulunabilme, oradan gelip gitmeme gücüdür. Değerlerin neyse, o değerlerini korumak için direnme ve savunmatır disiplin. Türkiye'de otorite var ama disiplin yok ne yazıkki.
Yani demek istiyorsunuz ki Türkiye'nin asıl ihitiyacı; ilk Meclis'in ruhudur. Öyle mi?
Evet kesinlikle öyle. İlk meclis ruhuna her zamankinden fazla ihtiyacımız var.
Aytunç Altındal, Röportaj
F.İnce, Bistrol , Kasım 2004
TÜRKİYE – ABD ILISKILERI HAKKINDA BAZI HATIRLATMALAR
Türkiye- ABD iliskilerinin baslangiç tarihi, simdilerde unutulmustur ama oldukça gerilere 1780'lere kadar gider. Söz konusu yillarda Amerikan gazetelerinde Türk-Osmanli tarim ürünlerini -basta da Izmir'in incirini- pazarlayan firmalarin ilanlari yer almaktaydi. 1799'da Baskan John Adams, bir komisyon kurdurtarak, komisyon baskanligina atadigi William L. Smith'ten, Osmanlilarla bir dostluk ve ticaret anlasmasi yapabilmek için görüsmeler baslatmasini istemisti. Nedir ki bu komisyonun gayretleri bir sonuç getirmemis, Osmanli Devleti henüz “ rüstünü ispat etmemis ” olan Amerika ile dostluk ve ticaret anlasmasi imzalamaya yanasmamisti. Bu anlasma daha sonra Baskan Andreq Jackson döneminde, 7 mayis 1830'da Istanbul'da imzalandi. Böylelikle Amerika, 1535 yilindan beri Osmanli'nin vermekte oldugu kapitülasyonlardan da yararlanmis oldu. Amerika, kapitülasyonlarin verilis sirasina göre 12. devletti. Daha önce kapitülasyon almis olan Fransa, Avusturya, Ingiltere, Hollanda, Isveç, Danimarka, Prusya, Bavyera, Rusya ve Italya bu özel ticaret anlasmalarindan büyük karlar elde etmekteydiler.
Amerika ile imzalanan ticaret anlasmasi ve verilen “ en imtiyazli ulus ” statüsü Amerika Senatosu tarafindan çabucak ve 40 lehte 1 karsi oyla onaylamisti!
Osmanli topraklarina ilk ayak basan Amerikali misyonerler ise Pliny Fisk ve Levi Parsons olmuslardi. Bu iki din adami 5 Ocak 1820'de Izmir'e gelmislerdi. Anadolu topraklarinda misyonerlik faaliyetlerini sürdürmek ve Hiristiyanligin diger kollariyla misyonerlik yarisina girmek için ugrasan bu iki din adamindan Amerikan Devleti ilginç bir talepte bulunmustu. Kisaca ABCFM diye bilinen Congregational Kilisesi'ne bagli olan Amerikan Yabanci Misyonerlik Komisyonu bu iki din adamindan önce Anadolu'daki asiretlerin yerlesme alanlarini, göreneklerini ve yasam tarzlariyla Osmanli'daki SINIFSAL konumlarini incelemelerini ve raporlar halinde Kiliseye iletmelerini istemisti!
Amerika ile Türkiye arasinda 1830'da imzalanan dostluk ve ticaret anlasmasi yaklasik 100 yil yürürlülükte kaldi. Lozan (1923) anlasmasiyla Türkiye, Osmanli tarafindan verilmis olan tüm kapitülasyonlardan kurtuldu.
Aytunç Altındal, 20.02.2004,İspilandit
Yonca Bayrak : Sayın Altındal B.M. Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından sunulan Kıbrıs Planı hakkındaki görüşlerinizi alabilirmiyiz
Aytunç Altındal : B.M. Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından sunulan Kıbrıs Planı'nda yer alan ve gerek KKTC gerekse Türkiye Cumhuriyeti tarafından kabul edilmesi olası gözükmeyen hususlar vardır.
Yonca Bayrak : Sayın Altındal nedir bunlar?
Aytunç Altındal : Söz konusu planda KKTC'den “ COMPONENT / COMPOUND STATE ” diye söz edilmiştir. Component State ve / veya Component Republic kavramı kamuoyuna duyurulduğu gibi Belçika ve İsviçre MODELLERİNDE değildir. Doğrudan doğruya SOVYET MODELİNDE yer almış bir tanımdır. Geçmişteki Sovyet Modelinde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nde her Cumhuriyet, Sovyet SİSTEMİNİN BİR PARÇASI daha doğru deyişle MÜTEMMİM CÜZ'Ü ( İngilizcesi: Component State / Republic) görülmüşlerdi. Bu ifade sadece KISMİ bir ÖZERKLİK demektir. Oysa KKTC, EGEMEN DEVLET statüsündedir.
Yonca Bayrak : Sayın Altındal o halde KKTC bu plana göre EGEMEN DEVLET olarak tanınmıyor mu?
Aytunç Altındal : Çok doğru. Planda KKTC'den öncelikle PARÇA - DEVLET yani Component Republic olarak değil CONSTITUENT STATE / REPUBLIC olarak söz edilmesi gerekirdi. Bu KASTEN yapılmamış ve KKTC'nin KIBRIS RUM YÖNETİMİNİN bir Mütemmim Cüz'ü olduğu dile getirilmiştir. KKTC, Constituent Republic olarak, yani ANAYASAL KURUCU CUMHURİYET OLARAK TANIMLANMALIDIR. Bu husus TEKNİK bir ayrıntı değil, tüm çözüm arayışlarındaki BELİRLEYİCİ HUSUSTUR.
ULUSLARARASI HUKUK'TA her türden GÖÇ VE TOPRAK PLANLAMASI RESMİ METİNLERDE YERALAN TANIMLAR DAHA ÖNCE NASIL YAZILMIŞLARSA ONA GÖRE DÜZENLENİRLER. COMPONENT REPUBLIC İLE CONSTITUENT REPUBLIC FARKI DA BURADADIR MEVCUT TANIM HEM KKTC'NİN HEM DE TC'NİN ALEYHİNEDİR. Öte yandan SOVYET Modeli'nin akibeti belli olmuştur.
Yonca Bayrak : Sayın Altındal bir de İsviçre Modeli'nden söz ediliyor
Aytunç Altındal : Eğer gerçekten de bir İsviçre Modeli uygulanacaksa bu uygulamaya öncelikle kullanılacak olan tanımlardan başlamak gerekir. İsviçre Modeli'nde HER KANTON, İLK DÖRT KURUCU KANTON'A SERBEST İRADELERİYLE KATILMAYI KABUL ETMİŞ ANAYASAL – KURUCULARDIR.
İnsanlık tarihinin en eski iki mesleğinden biri “fahişelik” diğeri “casusluk” dersek yanılmamış oluruz. Bu iki faaliyet yeryüzünde nerede başladı bunu bilemeyiz ama elimizde çok eski sayılabilecek bir kanıt vardır. Bu kanıtın adı da TEVRAT'dır (TORAH)
İlginçtir ki Tevrat'taki, Yargıçlar kitabında (Jud:16) Samson ve Delilah'ın öyküsü anlatılmıştır. Fahişe Delilah 1100 gümüş sikke karşılığında Samson'u kandırmış ve aldatmış, saçlarını kesmiş, gücünü almış onu ölüme göndermiştir.
Yine Tevrat'ın ilk bölümünde (42:9) Yusuf (Joseph) Mısır'a gelen kardeşlerine “casussunuz” der. Sayılar kitabının 13. bölümünde ise Tanrı, Musa'dan kendi Topraklarına casuslar göndermesini ister. Musa'da 12 Yahudi kavminden 12 adam seçer ve …… iline gönderir.
Joshua'ya adanan kitapda ise (1:2) Ürdün'e iki casus yollanır. Bir fahişe olan Rahab onlara bilgi verir, yardım eder. Yahudiler aldıkları bilgilerle kenti yakıp yıkarlar ama Fahişe Rahab'a dokunmazlar. Çünkü Rahab evinin penceresine “ Kızıl Kurdela”asmıştır. Yeryüzünün ilk casusluk ve kodlama faaliyetleri Tevrat'ta geçer dersek yanılmamış oluruz, Yahudiler bu faaliyetleri binlerce yıldır yapar dersek de yanılmamış oluruz.
Sözün Özü ¡
“ Nerede Bir Orospuluk ve Casusluk Varsa Mossad Orda Vardır.”
Hande Karlukzade, Zürih
DEVEYE SORMUŞLAR: “BOYNUN NEDEN EĞRİ?” O DA DEMİŞ Kİ: “NEREM DOĞRU?”
26 Aralık 2002'de 2002 yılının son büyük bombasını yine Dışişleri Bakanımız Sayın Yaşar Yakış Beyefendi patlattı. Bu bomba T.B.M.M. Dışişleri Komisyonunda Irak Brifinginde patladı. Öyle büyük bir bombaydı ki, hasarı kolay tamir ve telafi edilemez. Bakınız Sayın YAKIŞ ne demiş: “Eğer biz bu savaşa katılmazsak daha çok Amerikan askeri ölecek. Ve Amerikalılar ömür billah ‘eğer Türkler katılsaydı bu kadar şehit vermezdik, Türkler nasıl müttefik' diyecekler. Bu da ABD ile yol ayrımı demektir.”.
Şimdi bu sözleri analiz edelim,
1-) ‘Eğer biz bu savaşa katılmazsak daha çok Amerikan askeri ölecek .'
Bu cümlede geçen savaş ne demektir? Bunu sayın bakana sormak gerekir. Çünkü sözlüklerdeki manasının dışında kullandığını zannediyoruz. Sonra daha çok Amerikan askeri ölecek, bu da Türk Milleti için hiçbir mana ifade etmiyor. Bizim için Türk Askerinin kılına dahi zarar gelmemesi en mühim meseledir. Yine bizim için hiçbir mazlumun burnunun kanamaması mühimdir. O halde bu cümle yorumlanamaz.
2-) ‘Ve Amerikalılar ömür billah ...'
Yapılan istatistikler göstermiştir ki Amerikalıların % 65'i bir olaya kızdıklarında fuck you veya shit kelimelerini kullanıyormuş. O halde böyle bir olay karşısında muhtemelen yine aynı kelimeleri kullanma ihtimalleri çok yüksektir. Fakat Sayın YAKIŞ ömür billah diye bir laf etti. Sayın YAKIŞ billah'ın ne olduğunu bilmek için ALLAH'ı bilmeye ihtiyaç vardır. Onun için lütfen ...........lütfen???
3-) ‘eğer Türkler katılsaydı bu kadar şehit vermezdik...'
ŞEHİT ŞEHİT ŞEHİT
“ ALLAH yolunda öldürülenler için “ölüler” demeyin . Tam aksine, onlar dirilerdir ama siz farkında olmazsınız” ( Bakara Suresi 2 / 92.sure 154.ayet)
Akıl sahibi olan insanların ağrına da en çok bu gidiyor. Herşey denir de Salamonun, corcun, emanuelin ölüsüne ŞEHİT denmez, dense dense g....... denir. Bu ayıptır, günahtır, yazıktır! İnsan utanır da TÖVBE der. Bu lafın neresini düzelteceksin. İnsan yazarken bile boğazına kelimeler düğüm olur da tıkanır. Akıl sahibi olan herkes tansiyon sorunu yaşar. Elleri titrer, yüreği sıkışır.
4-) ‘Türkler nasıl müttefik , diyecekler.'
Sayın okurlar: Ülkeler, devletler birbirleriyle anne, baba, kardeş veya karı-koca ilişkisi kurmazlar. Anlık ve çıkarları için ilişkiler kurarlar. Yani ortak fayda bittiğinde yollar ayrılır. Kısacası utanarak müttefik ne demek müttefiklik ne demektir bunları açıklamayacağım. Zaten bunu benim gibi bir cahil nerden bilecek? Koskoca Dışişleri Bakanımız Sayın YAKIŞ çok daha iyi biliyordur herhalde!!!
“ Yalanı ancak, ALLAH'ın ayetlerine inanmayanlar uydururlar. Yalancılık edenler onların ta kendileridir.”
(Nahl Suresi 16 / 70. Sure 105.ayet)
27.12.2002, Oya Alpan
Geçenlerde bir Fransız klasiği olan Üç Silahşörler filminin yeni versiyonunu seyredince, birden aklıma Sayın Tayyip Erdoğan'ın etrafındaki üç ilginç kişi geliverdi.
Pek de gavurca konuşmayı sevmem, onun için bu Üç Silahşörlerin isimlerini çıkaramıyorum galiba Salamis, Zapsos Patatos, Dartalyanos Çitosdoritos muydu neydi! Her neyse uzatmadan konumuza tekrar dönelim.
Aynı filimdeki gibi Sn. Erdoğan'ın da etrafında 3 kafadar ahbap çavuş var. Şimdi bunları tek tek tanıyalım.
Birincisi: Ömer Çelik ;
Hani Tayyip Bey nereye giderse oraya giden, bütün iç ve dış gezilerde yanında olan, zırt pırt kulağına bir şey fısıldayan, esmer, uzun boylu, çok kültürlü (manken Deniz Akkaya öyle diyor), arkadaşları tarafından sohbetlerde Ömer Zetung (solcu liberal) diye tanınan, bir dönem Uzanlar'ın Star Gazetesi'nde köşe tutan, sonra ayrılan bir zat. Ayrıca milletvekili.
İkincisi: Egemen Bağış ;
Hani kısa boylu, tombulca olan. Tayyip Bey'in bütün dış gezilerinde bulunup, Amerika'yla arası çok çok çok iyi olan. Hani bütün tercümanlık işlerini vazife bilip yapan. David'in kampında çok yakın olarak tanınan. Bu arada AKP ve CHP'li milletvekilleri tarafından Türk-Amerikan milletvekilleri konseyinden düşürülüp Tayyip Bey'in bastırmasıyla ve ikna kabiliyetiyle tekrar kazanan. Hani arabulucu. Ayrıca milletvekili.
Üçüncüsü: Cüneyt Zapsu ;
Hani saçını bazen arkadan toplayan, bazen de Cin Ali gibi AKP'nin bahçesinde top oynayan. “Toptan fiyatına Perakende satış” diyen BİM Marketlerinin ortağı. Tang tung Azizler, Holdingler. Hani hayatında fındık yetiştirmeden Karadeniz fındığını Almanlar'a satan. Hani Kıbrıs'ı da toptan fiyatına………. Desoto'nun (B.M. Kıbrıs Temsilcisi) ahbabı (çocukları aynı okulda okuyormuş). Amerika gezisinden sonra ayağını çatlatan. Wolfvizt'le canım, Dick Ceny'le ciğerim, Rumsfeld'le moruk diye konuşan. Hani evinde babaannesinin yaptığı hatları göstermekten hoşlanan. Tayyip Bey'le neredeyse bütün özel toplantılara katılan.
İşte sayın okuyucular, Üç Kafadarlar Yazı Dizisine başlıyorum. AKP'yi iyi tanımamaız için bu şart. Çünkü nasıl bir lisanı öğrenmek için önce alfabeyi öğrenmek gerekirse, bu partiyi ve zihniyeti öğrenmek için de önce bu üçlüyü (Ömer Çelik – Egemen Bağış – Cüneyt Zapsu) tanımak gerekiyor.
Sayın okuyucularım yazı dizisinin devamında üstte yaptığım gibi cıvık bir üslup göremeyeceksiniz. Biraz derinlere dalacağız.
Bu üçlüden sonra Halil Turgut Özal'a , Korkut Özal'a , Round Table'a , 19-26 Kasım 1996 yıllarında Londra'ya, milletvekili aday listelesi ve sıralarını kimlerin hazırladığına, taze Mason milletvekillerine, Sn. Abdullah Gül Beyefendi'ye dair ilginç, Sn Kemal Unakıtan Beyefendi'nin son dakika milletvekilliğine dair şaşırtıcı konuları bulacağınızı sanıyorum.
Saygılarla.
Firdevs Akkaya,Moda – İstanbul,23.06.2003
Bu günkü sohbetime biraz tarih anlatarak başlamak istiyorum. Daha da doğrusu sizlere ROMA TARİHİ anlatacağım. ROMA denince akla güç, kuvvet, ihtişam ve de şüphesiz SEZAR gelir. İşte birazdan anlatacağım olaylarda SEZAR'ın başından geçer.
Biliyorsunuz ki, JULİUS SEZAR'ın doğumu oldukça problemli geçmişti. Ve normal doğum şansı kalmamıştı. Çünkü bebek ters dönmüştü.Bunun üzerine doktorlar karar verdiler: annenin karnı yarılıp bebek alınacaktı.Sonun da böyle de oldu. SEZAR anne karnı yarılarak dünyaya geldi. Ogün bugün böyle doğanlara SEZERYAN “Doğumu SEZAR'A benzeyen” denir.
İşte bu büyük kumandanın hayatı çocukluktan itibaren hep başkalarından farklıydı. Talihsizlik bir türlü yakasını bırakmadı. Çünkü KABAKULAK olmuştu.Biliyorsunuz ki bu ateşli hastalık erkek çocukları kısır bırakabilirdi ve SEZAR'ın başına o da geldi.Büyük kumandan ROMA'nın tek hakimi herşeye sahipti ama kısırdı. Bir çocuğu bile olmuyordu.
Sonunda karar verdi: bir çocuğu evlat edinecekti. Öyle de oldu. Ve canından çok sevdiği bu çocuğun adı da BRÜTÜS idi.Yıllar yıllar geçti. Çetin ve uzun yıllar. SEZAR zaferlerin birinden ötekine koşuyor ROMA ayaklarının altında titriyordu.
Ve onun bir oğlu vardı. Adı “BRÜTÜS”.
Komutan, imparator, tek hakim derken senatonun yetkilerini kıstı. Birgün kükreyerek şöyle dedi: “HERKESİN HAKKI SEZAR'A SEZAR'IN HAKKI YİNE SEZAR'A”. Bunun üzerine birgün senatonun önünde düşmanları SEZAR'a tuzak kurdu.
Düşmanları dediysek aralarında bir de BRÜTÜS vardı. Hem de canından çok sevdiği birtanecik oğlu BRÜTÜS.
Onu da kandırdı düşmanları. Daha da iyi olacak dediler. Senin yerine ANTONIUS geçecek dediler, ROMA gidiyor dediler, dediler de dediler……….
Sonunda BRÜTÜS te onlara katıldı.
Ogün geldiğinde silahsız senatoya giden SEZAR'ın etrafını SIRTLAN GİBİ SARDILAR. Hançerlerin biri inip biri kalkıyordu. Büyük komutan, o yaşlı adam korkusuzca direniyordu. Tokatlıyordu acımasızca inen kolları. Tokatlıyordu nefretten kararan suratları.
İşte o anda tam o anda sırtına bir hançer indi. Tam kürek kemiklerinin arasına. Yaktı kavurdu yüreğini SEZAR'ın. Döndü BİR YARALI ASLAN GİBİ ARKASINA.
“Yapıştı gözleri hayretle kısılan celladına”. Ve ne görsün??????
CANI, BİRTANESİ, HERŞEYİ, EVLADI, VELİAHTI yerine geçecek OĞLU değilmiydi o insafsız?
Yapıştığı yakasını aniden bırakıverdi.
Ve dedi ki JULİUS SEZAR:
----------- Sende mi!!! Sende mi OĞLUM BRÜTÜS
ÖYLEYSE YIKIL SEZAR.
İşte dostlarım derler ki: ogün SEZAR'ın üzerinde 30 bıçak yarası bulunmuş. 29'u ön tarafında ve bir tanesi de sırtında.
Ama emin olun ki, SEZAR bıçak yaralarından ölmedi
BRÜTÜS'ün İHANETİ YÜZÜNDEN KANSERDEN, KAHIRDAN ÖLDÜ.
Bu tarihi gerçeği neden anlattım biliyormusunuz? Çünkü Türk siyasetinin içersinde BRÜTÜS'ler var. Özellikle Milliyetçi camianın başından buna benzer çok vahim bir olay geçti. Ama bu büyük ve köklü davaya hançerler sivrisinek vızıltısı gibi gelir. Ben çok ağır konuşmak yada insanları incitmek istemiyorum.
O yada bu sebepten dolayı ayrılanlar birilerinin MÜTEMMİM CÜZ'Ü olmadılar mı? Arkadaşlar, davalar da vücut gibidir. Bir insanın eli kesilse, kolu kesilse, ayağı kesilse bile
“Şunu herkes bilmelidir ki KAFA NEREDEYSE VE SAĞLAMSA VÜCUT YAŞAR ama daha yeryüzünde kendi kendine yaşayabilen AYAK TESPİT EDİLMEMİŞTİR”.
Bu dava şerefli bir davadır. Bu dava yüce bir davadır. Çünkü AKİF'in dediği gibi:
Feryadı bırak, KENDİNE GEL, ÇÜNKÜ ZAMAN DAR….
Uğraşki: TELAFİ EDECEK BUNCA ZARAR VAR.
Anlayanlar anlamayanlara ne demek istediğimi anlatsın.
HAKKINIZI HELAL EDİN!
Yonca BAYRAK, 08.05.2003
Lefkoşa - KIBRIS
Büyük Babil Kralı Nebukadnezar M.Ö. 587 yılının 9 AV günü, Kudusü ele geçirir. Ve Yahudileri Babile götürür. Bunun üzerine yahudiler intikam yemini ederler. Kuşaklar boyu bu hasretle yanıp tutuşurlar. Sonunda Saddam Masonu iktidara gelir. 2590 yıl sonra Abraham tankları, Nebukadnezar ve Hammurabi tümenlerini savaşmadan bozguna uğratır. Eski Babil toprakları işgal edilir. Binlerce masum çocuk ölür. İlk, Babil Kızları dedikleri Müslüman kadınları ve onların doğum evleri bombalanır…………Katliam, katliam, katliam.
Yahudiler Nebukadnezar'ı asla unutmadıkları gibi, Babil'den intikam almaktan asla vazgeçmediler. Bu umutlarını şiir ve edebiyatlarına da yansıttılar. İşte bunlardan biri;
Babil'in nehirlerinin kenarında, orada oturduk ve Sion'u andıkça ağladık.
Oradaki söğütlerin dallarına çalgımızı astık.
Çünkü orada bizi sürgün edenler bizden şarkılar istemişti.
Ve bize acı verenler, azap edenler bizden eğlence istemişti.
Sion şarkılarından birini okuyun bize demişlerdi.
Babil topraklarında Tanrı'nın şarkıları nasıl okunur ki?
Eğer unutursam seni ey Yeruşalayim sağ elim çalmayı unutsun.
Eğer seni anmazsam,
Eğer Yeruşalayim'i en büyük sevincimden üstün tutmazsam.
Dilim kurusun, damağıma yapışsın.
Onu temeline kadar yıkın, yıkın diyen Edomoğullarına karşı,
Hatırla Yeruşalayim gününü Ey Tanrım.
Ey sen harap olası BABİL KIZI, bize karşı yaptığın,
Karşılığını sana verecek olana ne mutlu,
SENİN YAVRULARINI TUTUP DA, KAYAYA ÇARPACAK OLANA NE MUTLU.
(MİZMOR 137)
Süleyman EYYÜP, 20.05.2003
MUSA'NIN NECİP (!) EVLATLARI BİLSİNLER Kİ:
Yahudi denilen mahluku dünyada Yahudi'den ve sütü bozuklardan başka hiç kimse sevmez. Çünkü insanlık daima kuvvete, kahramanlığa ve iyiliğe tapındığı halde Yahudi zilletin, korkaklığın, kötülüğün ve seciyesizliğin örneği olmuştur. Dilimizdeki "YAHUDİ GİBİ", "ÇIFITLIK ETME", "ÇIFIT ÇARŞISI", "HAVRAYA BENZEMEK", "YAHUDİDEN YUMURTA ALAN İÇİNDE SARISINI BULAMAZ" gibi sözler bu alçak millete ırkımızın verdiği değeri gösterir. Bu yalnız bizim memleketimizde böyle değildir. Almanya'dan kovulan Yahudileri kabul etmek misafirperverliğinde bulunan Fransa'da bile Yahudiler hakkındaki en basit iltifatın "PİS YAHUDİ" terkibi olduğunu o memlekete gitmiş olan arkadaşlarımız söylüyor.
Almanya, Lehistan, Macaristan, Romanya gibi bazı memleketlerde ise Yahudi aleyhtarlığının nasıl yırtıcı bir şekil aldığını ve birgün bu memleketlerdeki Yahudilerin muhakkaka kapı dışarı edileceğini hepimiz biliyoruz. Yahudi meselesini ilk halleden memleket Almanya olmuştur. Başka milletler bundan ders alacaklardır. İsveç gibi kendi halinde bir milletin bile Yahudi düşmanı olması bu menfur milletin bütün dünyada nasıl telakki olunduğunu ispat etse gerekir.
İstanbul'da çıkmaya başlayan Milli İnkılap mecmuasının Yahudilerin hakiki mahiyetini meydana koyan neşriyatı üzerine Yahudiler arasında bir galeyan olduğunu, hatta onların Beyoğlu'nda gizli bir toplantı yaparak Milli İnkılap mecmuasına karşı mukabil cephe almak için bazı kararlar verdiklerini işittik. Yalnız bu hareketleri bile onların Türkiye'ye karşı besledikleri duyguları gösterir. Bir defa hükümetten gizli toplantı yapmak kanuni bir cürümdür. Müddei umumiliğin dikkatini celbederiz. Saniyen kendi aleyhlerinde neşriyat yapılmamasını istiyorlarsa bu vatana sadık kalmağa mecburdurlar. Onlar her hareketleriyle ve çıfıt yaygaralarıyla bizden ayrı olduklarını daima bize anlatırlarken biz de herhalde onlara methiye yazacak değiliz. Biz Yahudi'lerin memleketteki meş'um iktisadi ve ahlaki rolünü biliyoruz. Hatta mütareke yıllarında İstanbul'u süsleyen İngiliz, Fransız, Amerikan, İtalyan, Yunan ve Ermeni bayrakları arasında bir de Yahudi bayrağı olduğunu unutmadık. Eliza Niyego adındaki Yahudi kızının cenaze merasiminde yaptıkları edepsizliği de kendileri unutmamışlardır. Bir maliye memuruna rüşvet teklif ederken Ankara'da yakalanan iki Yahudi avukatla, Türklüğü tahkir yüzünden tevkif olunan Yahudi kızı meseleleri de onların namussuzluklarının son perdesini teşkil ediyor. Öyle ikide bir Yahudileri Türkleştirme cemiyetleri kurarak bizi kandırmağa çalışacaklarına namuslu Türk tebaası olarak kalsınlar yetişir.
Çünkü biz onları Türkleşeceklerini asla unutmadığımız gibi bunu istemeyiz de. ÇAMUR NE KADAR FIRINA VERİLSE DEMİR OLMAYACAĞI GİBİ YAHUDİ DE NE KADAR YIRTINSA TÜRK OLAMAZ. Türklük bir imtiyazdır, her kula, bilhassa Yahudi gibi kullara nasip olmaz.
Onlara yapılacak ihtar şudur: Hadlerini bilsinler. Sonra biz kızarsak Almanlar gibi Yahudileri imha etmekle kalmaz, daha ileri giderek: ONLARI KORKUTURUZ. MALUM YA ATALARIN SÖZÜNE GÖRE YAHUDİ'Yİ ÖLDÜRMEKTENSE KORKUTMAK YEKTİR.
Nihal ATSIZ
Orhun, 1934 Sayı:7
Büyük Türk düşünürü ve yazarı Nihal Atsız'ın Musa'nın necip evlatları yazısını 69 yıl sonra okumak insana ayrı bir haz ama aynı zamanda da büyük bir üzüntü veriyor. Bugün o çıfıt ve korkak Yahudi yeryüzüne nizam veriyor. Hatta aleyhinde iki satır yazı bile çıksa Tanzanya'nın ormanından, Tibet'in dağına kadar seni arayıp bularak, hesap soruyor.
Ey Atsız! Sen yaşarken bir Yahudi devleti görmüştün. Şimdi sayıları bir elin parmaklarını geçen Yahudi devletleri var. Ömrün mücadele ile geçti. Ama mücadele daha yeni başladı. İyi ki görmedin bugünleri, hazmedemez, ağlardın. Sizden sonra felaketler oldu. Milletimizin başına "benim teyzem Kürt'tü" diyen Cumhurbaşkanları, "verdimse ben verdim" diyen Başbakanları, Kıbrıs'ta sırtaki oynayan Dışişleri bakanları, Bilderberg gömleği giyen çoluk çocuklar geldi.
Ey Koca Atsız! Sen hapislerde tahtakurulu tek battaniyeli yatakta yatardın. Bugün Hain Başı İmralı'da arı sütlü, az kaymaklı kahvaltılar yapıyor. Bir vakit kafayı Kürt Yahudisi, General Mustafa Barzani'ye takmıştın. O artık öldü. Şimdi küçük Mesud Barzani "Musul - Kerkük Kürt'tür Kürt kalacaktır" diyor. Bir vakit kafayı Said'i Kürdi'ye takmıştın, onu sorarsan artık yok. Ama baş talebesi Vatikan'a Papa'nın ayağına gitti. Daha sonra da Pensillvanya'yı nurlandırmaya ABD'ye uçtu, daha da dönmedi. Bu arada Dönmeler tam gaz ilerliyor. Liselerden sonra Üniversiteler de açtılar. Üç Sabatay bir kanalda, bir Sabatay bir kanalda Mehmet Aziz Aziz Avrupa Birliği ve ekonomi anlatıyorlar. İnanmayacaksın ama Kemal Derviş diye bir Selanik'li Meclis'te Amerika aleyhine oy kullandı! Yani anlayacağın it ürür kervan yürür.
Ey Koca Atsız! Türkçülük Dünyası'ndan da haberler var. Hayalin bir kerecik bile olsun Ural Altay Dağlarını görmek, Tanrı Dağlarından su içmekti. Bir grup hareketli milliyetçi de iktidara geldi. Hem de Ramazan'da Küba'ya bile gittiler. Biri puroyla, Kastro Şapkasıyla poz verirken öteki kumsalda şortuyla el salladı. Bu arada unutmadan söyleyeyim biri de Çin Cumhurbaşkanı'na Doğu Türkistan'da yaptıklarından ötürü herhalde en büyük devlet nişanını taktı. Artık Türkçülük yüzünden hapse giren yok. Ya ortada Türk kalmadı ya da fikir yok! Belki de herşey çok güzel gidiyor da bizim haberimiz yok!
Ey Koca Atsız! Ekonomi rayında! Kurtuluşumuz turizmde! Eğer bir iki tane daha çıplaklar kampı açarsak Akdeniz'de bir şeyler patlayacakmış. Bu arada Nezahat'in adı "Nez" oldu, Şakire'nin de "Şakkira", Leyla'nın da "Laila". Sen iyi bilirdin Mehmet Akif "değmesin ma'bedimim göğsüne na-mahrem eli" derdi, şimdi turistler cenabet cenabet camilerde dolaşıyor. Aman bunu atlarsam çatlarım Baş Papaz Haliç'i Vaftiz etti! Foka Yortusunda! Foka Yortusunda! Maksat turizm kalkınsın. Turizmin başındaki ulu ulu soylar, öger öger bu olaya baktılar!
Hey Koca Atsız! Anlat anlat bitmiyor. İyisi ile kötüsü ile bir davaya sıkı sıkı sarıldın. Siz bir nesil idiniz gelip geçtiniz. Sizin yaptıklarınız size, bizim yaptıklarımız bize kalır. Herşeyin en doğrusunu ALLAH bilir.
BİR KERE YÜKSELEN BAYRAK BİR DAHA İNMEZ .
Yonca BAYRAK, Bebek, İstanbul, 20.05.2003
AMERİKA IRAK'TA NE YAPMAK İSTEMİYOR?
Hristiyan Tarık Aziz'in de teslim olduğu bu günlerde sadece Iraklılar'ın değil tüm dünyanın kafası iyice karıştı. Hala Irak'ta kimyasal silah bulunamadı.(pardon; birkaç sheltox, birkaç detan, iki şişe tuz ruhu). Saddam'ın da ne ölüsü ne de dirisi ortalarda gözükmüyor. Çok gariptir ki, yinede savaşın meşruiyeti tartışılamıyor. Çünkü Bush çıktı ve dedi ki: "biz bu harekatı Irak'a demokrasi getirmek için yaptık....". Hoppala!
Yahu Bush madem demokrasi istiyorsun o zaman tam katılımlı bir genel seçim yaptır. Irak Halkı kendi liderini kendi kaderini tayin etsin. Sen de bu adil seçimde İsrail, AB, BM, Vatikan'la birlikte gözlemci bulundur.
Ne yazık ki bu asla olmayacak bir hayalden ibaret. Çünkü böyle bir seçim olsa %65'i Şii olan Irak Halkı ezici bir çoğunlukla iktidarı Şii yönetime verecektir. O zaman da İran, Suriye ve Irak sanki Şii Paktı kurmuş gibi olurlar. Bu da Amerikanın ve İsrail'in hiç işine gelmez. Demek oluyor ki Irakta tam katılımlı bir genel seçim demokrasi havarileri tarafından asla yaptırılmak istenmiyor.
Yine çok ilginçtir ki, Wasp 'çı olduğunu vurgulayan Amerikan yönetimi ( Türkiye'deki bazı aklı evveller kendilerini Anadolu Wasp'çısı ilan etmişlerdir). İnatla Irak'a yahudi asıllı generaller ve emekli generaller yollamaya devam ediyor. Bu olay kaderin bir tesadüfi değilse ki ben öyle olduğunu zannetmiyorum, organize bir planı gösteriyor. Bu da apaçık "Suriye'nin Golan tepeleri'ne ve su kaynaklarına sonsuza dek veda etmesi" demektir.
Sonuç olarak Amerikan Yönetimi ne adil bir seçim, ne insan hakları, ne de medeniyetler arası diyalog istemiyor.
Yonca BAYRAK, 28.Nisan.2003
29 Haziran Pazar günü Edirne'de tarihi kırkpınar yağlı güreşleri yapıldı. O an aklıma Kel Aliço lakaplı bir pehlivan geldi. Zaten herkesin aklına yağlı güreşler deyince Kel Aliço ve Koca Yusuf gelir. Pekala kimdi bu Kel Aliço? Rivayete göre kırk yıl hiç yenilmeden Baş Pehlivan kalmış bir şampiyonlar şampiyonuydu. Bugün üst üste dört yıl kazanabilen bir Baş Pehlivan yokken onun bu gücü her halde herkesi etkiler. Sonunda bu Kel Aliço kendi talebesi Koca Yusuf isimli pehlivana bırakmıştı yerini. Bu olayı da herkes bilir.
Oysa işin aslı hiç de öyle değildir. Bu Kel Aliço dedikleri vicdansız, utanmaz, acımasız bir adamdır. Evet gücü vardır ama esas gücü hainliğidir. Bu Kel Aliço er meydanında ilerde kendine rakip olabilecek ve hatta yenebilecek gençleri belirler, daha sonra onlarla idman yapıyor bahanesi ile güreşir ve kollarını kırardı. Kırardı ki, gelişip serpildiklerinde kendine rakip olamasınlar diye.
Türk Milleti!!! Ne yazık ki bu millet siyasetin içindeki Kel Aliço'ları çok gördü. Bu adamlar sağın, solun, her partinin başında kırk yıldan bile fazla kaldılar. Ve nice pırlanta gibi gençleri, aslan gibi lider adaylarını kimi zaman teröre, kimi zaman eyleme, kimi zaman yolsuzluğa ve hatta kimi zaman da ihanetin içine soktular ki bu fosiller alttan gelen olmadığı için Allah canlarını alıncaya veya tasfiye oluncaya kadar partilerinin başında kaldılar. Bu Tanzanya'da bile olmayacak bir hadise iken Türk Yurdu Türkiye'de bu milletin başına geldi. Fakat görülüyor ki Kel Aliçoluk bir müddet daha sürecek. Kırkpınar Pehlivanları kemerden vazgeçemedikleri için bunu yaparlardı. Bizim siyasetin Kel Aliçoları koltuktan vazgeçemedikleri için bunu yapıyor.
SON SÖZ: “İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden, bizi helak eder misin, ALLAH'IM…..” (A'raf / 155. ayetin bir kısmı)
Oya Alpan , 02.07.2003
Diğer Haberler İçin www.suBRosa.com.tr Tıklayınız